16

"Ama insan, ne zaman Rabbi onu imtihan edip de, kendisine keremiyle muamele eder, ona nimetler verirse, "Rabbim beni şerefli kıldı" der! Fakat, ne vakit de, onu, denemek üzere rızkını daraltırsa, şimdi de, "Rabbim bana ihanet etti" der!".

Tenasüb

Bil ki, Cenâb-ı Hakk'ın, "Ama insan..." ifadesi, az önceki, "Çünkü Rabbin şüphesiz ki gözetlemededir" ayetiyle ilgili olup, buna göre adeta, "Allahü teâlâ, ahirette gözetlemededir. Dolayısıyla O, ancak ahiret günü çaba sarfedilmesini ister. Ama insana gelince, onu, dünyasından, dünyevi lezzet ve nazlardan başka bir şey ilgilendirmez. Şimdi, eğer dünyada rahata kavuşur, bunu elde ederse, "Rabbim bana lütfetti" der; eğer böyle bir rahata ulaşmazsa, "Rabbim bana ihanet etti" der" denilmek istenmiştir. Ki, bunun bir benzeri de, Cenâb-ı Hakk'ın, kafirlerin sıfatı hakkında "Onlar bu dünya hayatından (yalnız) bir dış (yüz)ü bilirler. Ahiretten ise onlar gafillerin tâ kendileridir" (Rûm, 30/7) ve "İnsanlardan kimi de, (dininin) yalnız bir taraf(ın)dan (tutup) ibadet eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, ona yapışır. Eğer fitne isabet ederse yüz üstü geri döner" (Hacc, 22/11) ayetleridir.

Böylesi bir duygu şu bakımlardan yanlıştır:

1) Ahiretteki saadet (mutluluk), şekavete (mutsuzluğa) nisbetle, dünyanın saadet ve şekaveti, denizdeki bir katre, damla gibidir. Şimdi, dünyada iken nimetlere gark olmuş olan bir kimse, şayet ahirette şaki olacaksa, bu nimet, saadet değildir. Dünyada iken, fakr u zaruret içinde bulunan, acı çeken kimse, şayet ahirette mutlu olacaksa, bu da bir mutsuzluk ve bedbahtlık değildir. Çünkü, dünyada iken nimetler içinde yüzen kimsenin, kendisi hakkında, saadet ve keramet ile hükmetmesi uygun olmayacağı gibi, dünyada iken, acı çeken, fakr u zaruretten kıvranan bir kimsenin de kendisi hakkında şakavetle, hor ve hakir kılınmış olmakla hüküm vermesi uygun değildir.

2) Dünyada iken bazı kimselerin nimet içinde, bazı kimselerin de acılar içinde olması, onların bunu hak ettiklerine delalet etmez. Çünkü Allahü teâlâ, çoğu kez, asi ve kafir kimselerin rızkını daha bol vermiştir. Bu, Allah'ın ya, istediğini yapıp dilediğine hükmetmesinden, yahut "maslahat"a hükmetmiş olmasından, yahut da "istidrâc-mehil, süre tanıma" ve "mekr"den dolayı böyle olmuştur. Bazan da, dünyada iken, bahsettiklerimizin aksi bir durumdan dolayı, sıddîk, mü'min ve müslüman kimselerin rızkını dar tutmuştur. Binâenaleyh, kulun, bunun bir cezalandırma olduğu zannına düşmesi uygun düşmez.

3) Dünyada iken, nimetler içinde yüzen kimsenin, akibetinin ne olacağından gaflet etmemesi gerekir. Çünkü işler, neticelerine göre değer taşırlar. Fakir ve muhtaç olan kimselerin de, Allah'ın, kendisi üzerinde, beden, akıl sağlığı; din ve hadsiz hesapsız afet ve acıları bertaraf etmesi gibi nimetlerinin bulunduğundan gaflet etmemesi, dolayısıyla da, kendisi hakkında mutlak manada hor ve hakir kılındığına dair hükmetmemesi gerekir.

4) Nefis, bu maddi şeylere alışmaktadır. Binâenaleyh, arzu edilen bu şeyler gerçekleşince, nefsin bunlardan kopması, bunlara dalmaması güçleşir. Ama, insan için, bu maddi şeylerden herhangi birisi gerçekleşmediği zaman, ister istemez, Allah'a yönelir, Allah'a kullukla meşgul olur. Binâenaleyh, dünyalık elde etmek, Allah'tan mahrum kalmaya bir sebeptir. Bu sebeple, en büyük saadeti elde etmeye götüren sebeplerin en büyüğü bu, yani dünyalık elde etmeme olmasına rağmen, daha nasıl, dünyayı elde edemediği zaman, kişinin, mutsuzluğuna, ihanete uğradığına ve şakavete hükmetmemesi caiz olur?!

5) Aşırı derecede alışkanlık peyda etmek, muhabbetin pekişmesine; muhabbetin pekişmesi de, ayrılık esnasında elem ve acının pekişmesine sebeptir. Binâenaleyh, bu demektir ki, ileri derecede dünyalık elde eden herkesin, dünyada olan muhabbeti hem sürekli; hem de ileri derecede olur. Böylece de ölüm esnasında, dünyayı terkederken, duyacağı acı ve sızı, ileri derecede olur. O halde bu demektir ki, dünyanın lezzetlerini elde etmek, öldükten sonra, ileri derecede duyulacak bir acıya; dünyalığın elde edilmemesi (dünyalığa teslim olmama) ise, öldükten sonra ileri derece bir mutluluğa sebeptir. Ohaide daha nasıl, "Dünyalık elde etmek bir saadet; elde etmemenin ise bir şakavet olduğu..." söylenebilir.

Bil ki, bu izahlar ancak, ister maddî isterse manevi olsun, öldükten sonra dirilmenin olabilecğini söyleyenlere göre doğru izahlardır. Ama, her halükarda, bütün yönleriyle öldükten sonra dirilmeyi inkar edene göreyse, bu izahların hiçbiri doğru değildir. Tam aksine bu kimsenin, dünyalık elde etmenin, mutluluğun ta kendisi; elde edememenin ise mutsuzluğun ta kendisi olduğuna hükmetmesi gerekir.

Ancak ne var ki burada, bir diğer incelik de şudur: İleri derecede dünyalık elde etmek çoğu kez, öldürmenin, yağmalamanın bir sebebidir. Mahrum oluş ise çoğu kez, güven halinin devamına sebeptir. Böyle olması halinde de, öldükten sonra dirilmeyi her yönden inkar eden kimsenin, yine de dünyalık elde eden kimsenin, saadet içinde olduğuna; elde edemeyenin ise, hor-hakir olduğuna hükmetmemesi gerekir. Çünkü bu kimse, bundan sonra zaman zaman durumun tersine döndüğünü görmekte ve müşahede etmektedir.

Ayetle ilgili olarak şöyle birkaç soru sorulabilir:

Ayetle İlgili Altı Soru

Birinci Soru: Ayette geçen "insan" sözüyle belli bir şahıs mı, yoksa insan cinsi mi kastedilmiştir?

Cevap: Bu hususta iki görüş ileri sürülmüştür:

a) Bununla belli bir şahıs kastedilmiştir. Bu cümleden olarak, İbn Abbas'tan, bununla, Utbe ibn Rebîa ile, Ebû Huzeyfe ibnu'l-Mugîre'nin kastedildiği rivayet edilirken, Kelbî, bunun, Ubeyy ibn Halef olduğunu söylemiştir. Mukatil de, bu ayetin Ümeyye ibn Halef hakkında olduğunu söylemiştir.

b) Bununla, bu sıfatı taşıyan herkes kastedilmiş olup, bu da, ceza gününü inkar eden kafirdir.

İkinci Soru: Cenâb-ı. Hak, ne diye rızkın bolluğunu ve darlığını, bir "imtihan, ibtilâ" diye adlandırmıştır?

Cevap: Çünkü, bu iki halden herbiri, kul için bir imtihandır. Binâenaleyh, rızkı bolca verilen kimsenin durumu, şükrediyor mu yoksa küfrediyor mu diye sınamadan geçirilmiştir; rızkı daraltılan kimsenin durumu da, sabrediyor mu, yoksa feryad u figan mı ediyor diye, sınamadan geçirilmiştir. Binâenaleyh, her ikisinde de hikmet, tek ve aynı olup, bu yönüyle bu ifade, "Biz sizi, imtihan etmek üzere, hayır ve şer ile sınıyoruz..." (Enbiyâ, 21/35) ayeti gibi olmuş olur.

Üçüncü Soru: Cenâb-ı Hak, “Feekramehu” buyurunca, O'nun ona ikram ettiği ve bunu yaptığı anlaşılmaktadır. Ama daha sonra Cenâb-ı Hak, insanın, "Rabbim bana ikram etti" dediğini nakledince, böyle demesinden dolayı (sanki) insanı kınamış oluyor... Binâenaleyh, bu iki durumun arası nasıl telif edilebilir?

Cevap: "İnkârı ifade eden kelimenin, yani “Kellâ” ifâdesinin Cenâb-ı Hakk'ın sadece, "Rabbim bana ihanet etti" ifadesiyle ilgili bir ifade olduğu niçin söylenemesin? Biz, bu ifadenin, her ikisiyle birden alakalı bir ifade olduğunu kabul etsek bile, ne var ki bu konuda şu üç izah yapılabilir:

1) O, bu ikramda, bir hak edişin olduğuna inanmaktadır.

2) Allah'ın nimetleri mal-mülk elde etmezden önce de mevcut olup, bunlar, beden ve akıl selameti ile, din nimetidir. Binâenaleyh, bu kimse, ancak mal mülk elde ettiğinde nimetleri itiraf edince, biz, onun bu itirafından gaye ve maksadının, Allah'ın nimetlerine şükretme değil, tam aksine, elde ettiği dünyalık mal ve çoluk-çocuk ile laflanma, onlarla övünme olduğunu anlamış bulunuyoruz.

3) Kişinin, dünya nimetleriyle laflanması ve ahiret nimetlerinden yüz çevirmesi, bu kimsenin, öldükten sonra dirilmeyi inkar ettiğini göstermektedir. Bu sebeple de hiç şüphesiz, Cenâb-ı Hakk'ın naklettiği şöylesi bir zemme müstehak olmuştur: Çünkü Cenâb-ı Hak bu kimseler hakkında da, "O nefsine zulümde berdevam olarak bağına girdi, dedi ki: "Bunun ebediyete kadar helak olacağını zannetmiyorum. Kıyametin de kopacağını sanmıyorum. (Ama, senin iddiana göre) eğer ben Rabbime döndürülüp götürülürsem, andolsun, bundan daha hayırlı bir akıbet bulurum. Arkadaşı, ona cevap vererek dedi ki: "Seni (evvela) bir topraktan, sonra da bir damla sudan yaratıp, seni tekrar bir adam seviyesine getiren Allah'ı inkar mı ettin?!" (Kehf, 18/35-37) buyurmuştur.

Dördüncü Soru: Cenâb-ı Hak, birinci bölümde, “Feemme'l-insânu izâ mebtelâhu Rabbuhu feekramehu” ikinci bölümde de, “Veemmâ izâ mebtelâhu fekadera aleyhi rızkahu” buyurmuş; peki niçin, bunlardan birincisini fâ ile, ikincisini de vâv ile ifade etmiştir?

Cevap: Allah'ın rahmeti, gazabından önce gelir. Binâenaleyh, nimetlerle imtihan etmesi, elem ve kederler yağdırmak suretiyle imtihan etmesinden öncedir. O halde, fâ, bu kısmın çokça olacağına; ikinci kısmın ise, az olacağına delalet etmektedir.

Nitekim Cenâb-ı Hak da, "Eğer Allah'ın nimetlerini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız..." (Nahl, 16/18) buyurmuştur.

Beşinci Soru: Cenâb- Hak birinci kısımda, “Feekramehu feyekulu Rabbi ehânen” buyurunca, ikinci kısımda da, “Veemmâ izâ mebtelâhu fekadera aleyhi rizkahu feyekulu Rabbi ehânen” demesi gerekirdi. Ancak ne var ki, O, böyle buyurmamıştır. Niçin?

Cevap: Çünkü insan, “Ekrameni” demesinde, doğru söylemektedir. Ama, "buna ihanet etti" demesinde doğru söylememektedir. Çünkü insan, az miktarda bir dünyalık elde etmenin bir ihanet olduğunu sanmaktadır. Halbuki bu, bir cehalettir, yanlış bir inançtır. Öyleyse nasıl olur da, Cenâb-ı Hak, bu sözü ondan nakleder?

Altıncı Soru: Cenâb-ı Hakk'ın “Fekadera aleyhi rizkahu” ifadesi de ne demektir?

Cevap: Bu, insana yetecek kadar rızık vermek suretiyle, onun rızkını dar tutması demektir. Bu kelime, aynı manada olmak üzere şeddeli ve şeddesiz olarak “kadera” “kaddera” şeklinde okunduğu gibi, "derc" halinde kesre ile yetinmek suretiyle, ya'yı terkeden kimselere göre, vakf yapılması halinde, nûn'un sükûnu ile, “Ekramen” ve “Ehânen” şeklinde okunurlar.

Yetim ve Yoksul İçin Çalışma

16 ﴿