10"Kim verir, ittika eder ve o en güzeli de tasdik ederse, Biz de en kolaya hazırlarız. Amma kim de cimrilik eder, kendisini müstağni görür ve o en güzeli yalanlarsa, Biz de ona en güç olanı kolaylaştırırız". Ayetteki, verir ifadesiyle ilgili şu iki izah yapılır: 1) Bundan murad, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in de yaptığı gibi, ister farz (zekat), ister nafile (sadaka) türünden olsun, köle azad etmek, esirlerin fidyesine destek sağlamak, müslümanları düşmanlarına karşı takviye etmek gibi bütün hayırlı hususlarda mal infakı kastedilmiştir. Bunun mutlak olarak sadece "verir" şeklinde getirilişi, tıpkı "Kendisine rızık olarak verdiklerinizden infak eder" (Bakara, 2/3) ayetindeki mutlak zikrediliş gibidir. Çünkü bununla ister farz, ister nafile olsun, Allah yolunda verilen herşey kastedilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ, mesela bir topluluğu medhederken, "Onlar, kendilerinin de ihtiyacı olmasına ve arzu etmelerine rağmen, yiyeceklerini yoksula, yetime ve esire yedirirler" (İnsan, 76/8) buyurmuştur. Allahü teâlâ bu sûrenin sonunda da "Malını temizlemek için veren, en muttaki kimseler, o (cehennemden) uzaklaştırılacaktır. O'nun nezdinde bir kimsenin mükafaat verilecek hiçbir nimeti yoktur. O kişi, sırf çok yüce Rabbinin rızasını aramak için bunu yapmıştır" (Leyl, 17-20) buyurmuştur. 2) Hak teâlâ'nın bu ifadesi, Allah yolunda mal ile hem can ile ilgili hakları vermeyi içine alır. Nitekim Arapça'da "Falancaya taat ve mal verildi" denilir. Ayetteki, "Kim... ittika ederse" ifadesi, yapılmaması gereken şeylerden sakınmaya bir işarettir. Küçük günahlardan sakınmanın, muttaki olmanın şartı olup-olmadığı meselesini, "(O Kur'ân) müttakiler için bir hidayettir" (Rahman, 55/2) ayetinin tefsirinde ele almıştık. “el-Hüsnâ” Kelimesi Hakkında Ayetteki “Vesaddaka bi'l-husnâ” "ve o en güzeli de tasdik ederse" ifadesinde geçen, "en güzel" ile ne kastedildiği hususunda şu izahlar yapılır: 1) Bu, "La ilahe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) sözüdür. Buna göre mana, "Kim verir, ittika eder ve Benim birliğimi, peygamberlik müessesesinin haklığını tasdik ederse, onun için cennet var" şeklinde olur. Çünkü küfür (inkar) ile birlikte, tasaddukta bulunmak ve yasaklardan sakınmak fayda vermez. Bu manada ayet tıpkı, "Bir açlık gününde yemek yedirmek, yakınlığı olan bir yetime, yahut toprakta sürünen bir yoksula yemek yedirmek, sonra da iman edenlerden... tavsiye edenlerden olmak..." (Beled, 90/14-17) ayeti gibi olmuş olur. 2) Hüsnâ (en güzel), Allahü teâlâ'nın bedenî ve malî ibadetler olarak farz kıldığı şeylerdir. Buna göre sanki, "Allah yolunda verip, haramlardan sakınan ve şeriatı (ahkâmı) tasdik edenlere gelince..." denilmek istenmiştir. Böylece Allahü teâlâ'nın, şeriatı, ancak kendisinde kullarının salah ve iyiliklerinin yattığı şeyler için meşru kıldığı anlaşılmaktadır. 3) Hüsnâ (en güzel şey), Allahü teâlâ'nın, "Ne infak ederseniz, Allah onun yerini doldurur" (Sebe, 34/39) ayetiyle va'dettiği, ona mukabil vereceği şeydir. Buna göre mana, "Allah, Kendisinin va'dettiği bu güzel mukabili kabul ederek, Allah uğrunda mal infak edenlere verir" şeklinde olur. Çünkü Allahü teâlâ, "Allah yolunda mallarını harcayanların misali, yedi başak bitiren, her başağında da yüz tane bulunan bir tane (tohum) gibidir" (Rahman, 55/261) buyurmuştur. Binâenaleyh sadakaya mukabil Allah'ın vereceği şey, sadakadan daha fazla olunca, bunun için, bu "hüsnâ"nın kullanılması doğru olur. Bu manaya göre, "O en güzeli yalanlarsa..." ifadesinin manası, "Kim de o sadakaya mukabil verilecek şeye inanmaz, böylece Ma'budu hakkındaki sû-izandan ötürü, malı hususunda cimrilik yaparsa..." şeklinde olur. Nitekim bazı kimseler, "Mevcud olanı verip, tasadduk etmemek, mabûd'a kötü zanda bulunmak demektir" demişlerdir. Ebu'd-Derdâ'dan rivayet olunduğuna göre, o şöyle demiştir: "Güneşin battığı her günde, iki melek, "Allah'ım, infak edene, halef (karşılık), infak etmeyene de telef ver" diye nida ederler. Bu nidayı, insanlar ve cinler hariç, bütün mahlukat duyar." 4) Hüsnâ (en güzel şey), mükafaattır. Bunun "cennet" olduğu da söylenmiştir ki, netice olarak mana aynıdır. Katade de bu kelimeye, "Allah'ın va'dine inanmak ve bu va'di için çalışıp çabalamaktır" manasını vermiştir. Kaffâl şöyle der: "Netice olarak "hüsnâ", bütün güzel şeyleri ifade eden bir kelimedir. Nitekim Hak teâlâ, "De ki: sizler bizim hakkımızda, iki güzelin birisini yani ya zaferi, yahut da şehadetimizi, bekleyip duruyorsunuz (ey müşrikler)" (Tevbe, 9/52) ve "Kim bir iyilik yaparsa, onun için bu iyiliğini artırır (fazlasıyla veririz)" (Şura, 42/23) buyurmuş ve kat kat mükafaat vermeyi "hüsnâ" diye adlandırmıştır. Çünkü Hak teâlâ, "Şüphesiz benim için Allah katında hüsnâ var" (Fussilet, 41/50) buyurmuştur. Hak teâlâ'nın "Biz de onu en kolaya hazırlarız" ifadesiyle ilgili bir kaç mesele var: “Yusra ve Usra” Kelimesi Hakkında Buradaki "yüsrâ"nın (en kolayın) ne demek olduğu hususunda da şu izahlar yapılabilir: 1) Bu, "cennet"tir. 2) "Her türlü iyi ve güzel şeyler"dir. Çünkü alimler, bunun karşılığında zikredilen "usrâ"nın da, "şirk" manasında olduğunu söylemişlerdir. 3) Maksad, insanın ifa etmekle yükümlü olduğu her türlü emir ve yasağı tutmasını ona kolaylaştırmaktır. Usrâ'dan maksad ise bunları ifa etmeyi zorlaştırmaktır. d) Yusrâ, kulun yaptığı taatlara, başından itibaren başlamasıdır. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Biz onu, Allah yolunda verme işine başvurmayı kolaşlaştınrız" demek istemiştir. Bu görüşte olanlar, "usrâ" ile de bunun zıddı manasının kastedildiğini söylemişlerdir. Yani, "Biz o kimseye de, cimriliğe başvurması ve mali yönden üzerine düşenleri ifadan kaçınmasını kolaylaştırırız" dmektir. Kaffâl bütün bunların, mecazi manalar olduğunu söyleyerek şöyle der: "Çünkü ameller kolaylığa, bir rahata ve övgüye değer işlere götüren herşey, "yüsrâ"dandır ki bu bütün ibadet ve taatların vasfıdır. Bir zorluğa, bir yorgunluğa götüren herşey de "usrâ"dandır ve bu bütün günahların vasfıdır. "Yüsrâ" Ve "Usrâ" Kelimelerinin Müennes Oluşu Ayetteki "yüsrâ" ve "usrâ" kelimelerinin müennes oluşu hususunda şu izahlar yapılır: 1) Yüsrâ ve Usrâ kelimeleri ile eğer ameller ve ibadetler "cemaat"i kastedilmiş ise, bunların müennes gelmelerinin sebebi açıktır. Yok eğer bunlarla tek bir amel kastedilmiş ise, o zaman bunların müennes oluşları, “El-hasletu” veya “El-fa'letu” kelmelerine varıp dayanır. Bu izaha göre kim yüsrâ'yı insanın yaptığı taatlara dönmeyi kolaylaştırma manasına alırsa, buradaki müenneslik, “El-avdetu”(dönme) ifadesine dayanır. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Biz o kimseyi şu dönüşüne (avdetine) müyesser kılarız" demiştir. 2) Buradaki müenneslik, "tarikat" (yol) kelimesine varıp dayanır. Buna göre Hak teâlâ sanki, "Biz o kimseyi tarikât-ı yüsre veya usre müyesser kılarız" demek istemiştir. 3) İbadetler, bedene (insana) zor gelen işlerdir. Binâenaleyh mükellef, ibadetlerinin kendisini cennete götüreceğini bildiği zaman, kendisini cennete konduracağı gerekçesiyle, o zor fiiller mükellefe kolay gelir. İşte bu sebeble Allahü teâlâ, cennete "yüsrâ" adını vermiş; sonra da taatları ifa ederken yüsrün yani kolaylığın oluşunu, bu yüsrâya, yani cennete bağlamıştır. Hak teâlâ'nın “Fenuyessiruhu lulyusrâ” ayeti de bunun zıddınadır. "Yüsrâ"nın ve "üsrâ"nın Kolaylaştırması Meselesi "Yüsrâ"yı ve "üsrâ"yı kolaylaştırmanın ne demek olduğu hususunda da birkaç izahlar yapılır. Çünkü "yüsrâ"yı, "cennet" diye tefsir eden, "yüsrâ"yı "kolaylaştırma"yı da, Allahü teâlâ'nın, şu ayetleriyle de bildirdiği üzere, bu kesimi cennetine kolaylıkla ve ikramla sokması anlamına olur: "Melekler, "selam size" diyerek, o (cennetliklerin) yanına her kapıdan girerler" (Ra'd, 13/23-24); "Tertemiz geldiniz. Artık ebedi olmak üzere girin buraya" (Zümer, 39/73) ve"Sabretmenize karşılık selam olsun size. Dâr-ı dünyanın en güzel sonucudur bu" (Ra'd, 13/24) Fakat "yüsrâ" kelimesini, iyi-güzel ameller yapma anlamına alanlara göre, "o amelleri kolaylaştırmak", bu amelleri, Cenâb-ı Hakk'ın dilediği kimselere kolaylaştırmasıdır. Böylece riyakâr ve münafık kimselere arız olan tembellik ve üşenme bu kimseye arız olmaz. Nitekim Hak teâlâ da, "Şüphesiz o (namaz), (namazda) huzur bulanlar, hariç, herkese zor gelir" (Bakara, 2/45); "O (münafıklar), namaza kalkarlarkan, üşene üşene kalkarlar" (Nisa, 4/142) ve "Size de ne oluyor ki, "Allah yolunda savaşa çıkın" denildiğinde, yerinize çakılıp kalıyorsunuz" (Tevbe, 9/38) buyurmuştur. Binâenaleyh "teysir" (kolaylaştırma), gayrete getirme ve coşturma demektir. Tevfik Ve Hızlan (Allah'ın Muvaffak Kılması Veya Yardımını Kesmesi) Alimlerimiz, tevfik ve hızlan (Allah'ın muvaffak kılması veya yardımını kesmesi) konusundaki mezheblerinin doğruluğuna bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: "Çünkü Hak teâlâ'nın, "Onu yüsraya (en kolaya) müyesser kılarız" sözü, Allah'ın muvaffakiyyet ve tevfiki, mü'minlere has kıldığına delalet eder. Tevfik de, Allahü teâlâ'nın taat olan şeyleri, bu kimsede, günah olan şeylerden daha tercihe şayan hale getirmesidir; Hak teâlâ'nın, "Biz ona da üsrâ'yı, yani en güç olanı kolaylaştırırız" ifadesi de, Allah'ın, hızlanı kafirlere has kıldığına delalet eder ki "hızlan", da Allahü teâlâ'nın, günah ve masiyet olan şeyleri bu kimsenin nezdinde, taatlardan daha tercihe şayan hale getirmesidir. Ayet, bir tercihin mevcudiyetine delalet edince, bunun vücubiyyetine hükmetmek gerekir. Çünkü yapma ile yapmama arasında, bir üçüncü ihtimal yoktur. Eşitliğin bulunduğu yerde tercihin olmayacağı ise malumdur. O halde mercûh (yani tercîh edilmemiş) olanın, kaçınılmaya ve yapılmaya daha uygun olması gerekir. İki taraftan biri imtihansız olunca, zıddın iki tarafından dışarı çıkılamayacağı gerekçesiyle, beri tarafın meydana gelmesi vacib olur. Kaffâl (r.h) bu ayetle yapılan istidlale şu açılardan cevap verir: 1) İki zıddan birine, diğer zıddın adıyla anmak meşhur bir mecazdır. Nitekim Hak teâlâ, "Bir seyyienin (kötülüğün) cezası, dengi bir seyyie (kötülük)tür" (Şuara, 42/40) ve "Onları, elîm bir azabla müjdele" (Tevbe, 9/34) buyurmuştur. Binâenaleyh Allahü teâlâ, taata götüren lütuf fiillerine, "yüsrâ'yı kolaylaştırma" adını verince, bu lütuf fiillerini terkedişini de "usrâ'yı kolaylaştırma" diye adlandırmıştır. 2) Bu, fiili ve işi, failine değil de sebebine izafesi kabilinden bir ifadedir. Nitekim putlar hakkında, "Ya Rabbi bunlar, pek çok insanı saptırmışlardır" (İbrahim, 14/36) denilmiştir. 3) Bu, haber verme yoluyla değil, hüküm verme yoluyla ifade edilen bir ayettir. Bunların hepsine şu şekilde cevap veririz: Bu açıklamalar, (delilsiz olarak) ayetin zahirini terktir ki bu caiz değildir. Hele de ayetin zahirinin, bizim açımızdan kesin aklî delil ile te'kid edildiğini açıklayıp, ortaya koymuşken... Hem sonra (ehl-i sünnet) âlimlerimiz, ayetin zahirini, Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den rivayet ettiği şu hadisle te'kid etmişlerdir: "Nefes alıp veren hiçbir kimseniz yoktur ki Allah onun cennetteki veya cehennemdeki yerini bilmiş olmasın" dedi. Bunun üzerine biz, "Ey Allah'ın Resulü, şimdi biz (yaptıklarımıza) güvenmeyelim mi?" deyince, o "Çalışın, çünkü herkese, ne için yaratılmış ise o kolay kılınmıştır" buyurdu. Kaffâl buna şu şekilde cevap vermiştir: "Cenâb-ı Hakk'ın da, "Ben cinleri ve insanları, ancak Bana ibadet etsinler diye yarattım" (Zariyat, 51/56) buyurduğu gibi, bütün insanlar, Allah'a ibadet etmek için yaratılmışlardır." Bil ki bu cevap da zayıftır. Çünkü Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), bu hadisi, ashabın sorusuna bir cevap olmak üzere söylemiştir ki bu, "Çalışın. Çünkü herşey Allah'ın ilmine uygun olan bir şey için kolaylaştırılmıştır" demektir. Bu da, biz ehl-i sünnetin, "Allahü teâlâ'nın kulu hakkında takdir ettiği ve o kulun yapacağını bildiği şeylerin değişmesi imkansızdır" şeklindeki görüşümüze delalet eder. Allah en iyi bilendir. Fiilin Başındaki Sîn Edatı Hakkında Bu ifadelerin başına "sîn" edatının dahil olması hususunda şu izahlar yapılmıştır: 1) Bu, rıfk ve taltîf üslubuyla gelmiş bir ifadedir. Bu üslubu kullanan şayet Allahü teâlâ ise, o zaman kesinlik ve yakın ifade eder. Nitekim Bakara Sûresi'ndeki "Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinizi birleyin, O'nun bir olduğuna inanın, umulur ki, yani muhakkak ki böylece sizler ittika etmiş olursunuz" (Bakara, 2/31) buyurmuştur. 2) Bu, itaatkârın bazan asi, asinin de bazan, tevbe etmek suretiyle, muti hale gelebileceğine hamledilir. İşte bu sebepten dolayı, burada bir değişiklik yapmak imkansız olur. 3) Mükafaatın ekserisinin ahirette tahakkuk edeceğine, ahiret de, henüz vakti gelmemiş şeylerden olduğuna ve Allah'dan başka hiç kimse onun vaktini bilmediğine göre, ayetteki "kolaylaştırma" fiillerinin başına, gelecek zamanı ifade eden bu sîn harfi getirilmiştir. Çünkü bu harf ile, bu va'din, şu anda değil, daha sonra tahakkuk edeceğine işaret edilmiştir. Allah en iyi bilendir. |
﴾ 10 ﴿