19"Halbuki, çok sakınan malmı temizlemek için veren, oradan uzaklaştırılacaktır. Bu takva sahibinde, hiç kimsenin bir nimeti yoktur ki, (yaptığı o hayırlı amel) o nimete karşılık tutulmuş olsun". “Veseyucennebuhâ” İfadesi Hakkında “Veseyucennebuhâ” ifadesinin manası, "Allah, onu oradan uzaklaştıracak ve onu, onun uzak bir yerinde tutacaktır.." şeklindedir. Çünkü Arapça'da, "onu oradan uzaklaştırdım" manasında, “Cennebtuhu'ş-şey'e” ifadesi kullanılır. Bu ifadeyle ilgili iki mesele vardır: Biz, ehl-i sünnetin müfessirleri, ayetteki bu ifade ile, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in kastedildiği hususunda müttefiğizdir. Bil ki, Şia'nın tamamı, bu rivayeti (sebeb-i nüzulü) kabullenmeyerek, bunun, Ali ibn Ebî Talib (radıyallahü anh) hakkında nazil olduğunu, delilinin ise, Cenâb-ı Hakk'ın "Rükûda iken zekat verenler..." (Maide, 5/55) ayeti olduğunu; bu sebeple de, buradaki, "Çok sakınan, malını temizlenmek için veren..." ifadesinin, Cenâb-ı Hakk'ın, "Rükûda iken zekatı verenler..." (Maide, 5/55) ayetiyle anlatılan şeye işaret ettiğini söylerler. Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in Fazileti Onlardan birisi, benim bulunduğum bir mecliste bundan bahsedince, o zaman ben şöyle dedim: Bu ayet ile, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'in kastedildiğine dair, izahı da şöyle olan bir akli delil getireceğim: Burada geçen, "en muttaki" ifadesinden kastedilen, "insanların en efdali" olandır. Binâenaleyh, böyle olunca da bununla, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'n kastedilmiş olması gerekir. Şimdi bu iki mukaddime doğru oldukları sürece, netice de doğru olur. Biz, Cenâb-ı Hakk'ın, "Sizin Allah katında en şerefliniz, en çok müttakî olandır" (Hucurat, 49/13) ifadesine dayanarak, buradaki "en muttaki" ifadesi ile, "insanların en efdali" manasının kastedildiğini söyledik. Çünkü, "ekrem" "efdal-en faziletli" demektir. Böylece bu, en muttaki olanın, en efdal olması gerektiğine delalet etmektedir. Buna göre şayet, "Ayet, en kerim olanın, en muttaki kimse olduğuna da delalet eder. Halbuki bu, en muttakî olanın, en ekrem olmasını gerektirmez..." denilirse, biz deriz ki, insanı, en muttaki diye tavsif edebilmek, malum olana ve müşahedeye dayanır. Halbuki, onu en efdal diye tavsif etmek.malum ve müşahedeye dayanmaz... Malum olan, bilinen vasıtasıyla bilinmeyeni haber vermek, işte bu güzel bir yoldur. Aksi ise, fayda sağlamaz. Binâenaleyh, ayetin takdiri, "Allah katında en kerimin kim olduğu hususunda adeta sanki bir şüphe meydana gelmiş de, bu en kerimin, en müttakî olan olduğu ifade edilmiş.. Durum böyle olunca da, ayetteki (Hucurat, 49/13) takdir, "En muttaki olanınız, Allah katında en kerim olanınızdır" şeklinde olmuş olur. Böylece de, burada ele alınan "en muttaki" kimsenin, mutlaka, Allah katında, insanların en efdali olması gerektiği sabit olmuş olur. Şimdi biz diyoruz ki, bu ifade ile kastedilenin mutlaka Ebû Bekir (radıyallahü anh) olması gerekir. Çünkü, Ümmet-i Muhammed, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'den sonra, insanların en efendisinin, ya Hazret-i Ebû Bekir, ya da Hazret-i Ali (radıyallahü anh) olduğu hususunda bir araya gelmişlerdir. Bu ayeti, Hazret-i Ali ibn Ebî Talib (radıyallahü anh)'e hamletmek, mümkün değildir. Böylece bunun, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'e hamledilmesi, kendiliğinden ortaya çıkmış olur. Biz, bu ayetin, Ali ibn Ebî Talib (radıyallahü anh)'e hamledilmesinin mümkün olmadığını söyledik. Çünkü Cenâb-ı Hak, bu en müttakiyi vasfederken, "Bu takva sahibinde, hiç kimsenin bir nimeti yoktur ki, (yaptığı o hayırlı amel) o nimete karşılık tutulmuş olsun" buyurmuştur. Halbuki bu vasıf, Ali ibn Ebî Talib (radıyallahü anh)'e uygun düşmez. Çünkü, Ali ibn Ebî Talib (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanında ve terbiyesi altında idi. Zira, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), onu babasından almış, böylece yedirmiş, içirmiş, giydirmiş, büyütmüştü... Ve Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ali İbn Ebî Talib (radıyallahü anh)'e, karşılığı mutlaka ödenmesi gereken bir biçimde ihsan ve lütuflarda bulunuyordu. Ama, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'e gelince, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Hazret-i Ebü Bekir (radıyallahü anh) üzerinde, dünyevi açıdan herhangi bir lütuf ve ihsanı yok idi. Tam aksine, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh), Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e infakta bulunuyordu. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in de, Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) üzerinde, İslâm dinine girmesine vesile olması nimeti vardı... Ne var ki bu nimet, Cenâb-ı Hakk'ın (peygamberlerinin söylediğini naklettiği), "Ben bundan dolayı sizden bir ücret istemiyorum..." (Şuârâ, 26/145) ayetinden dolayı, karşılığı alınmayan cinsten bir nimettir. Ama, burada ele alınan ise, mutlak anlamda bir nimet olmayıp, tam aksine, karşılığı olması gereken bir nimettir. Böylece biz, bu ayetin, Ali ibn Ebî Talib (radıyallahü anh)'e uygun düşen bir ayet olmadığını anlamış oluyoruz. Şimdi bu ayet ile kastedilenin, insanların en efdali olduğu ve ümmetin en efdalinin de ya Hazret-i Ebû bekir (radıyallahü anh), ya da Hazret-i Ali (radıyallahü anh) olduğu ve bu ayetin de Hazret-i Ali (radıyallahü anh) hakkında uygun olmadığı sabit olunca, böylece, ayetin Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'e hamledilmesi belirgin hale gelmiş, taayyün etmiştir. Ve ayetin de, ümmetin en efdalinin Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh) olduğuna delaleti kesinleşmiştir. Adı geçen rivayete gelince, bu da şöyledir: Hazret-i Bilal, Abdullah ibn Ced'ân'ın kölesi idi. Derken, bir gün, putlara kılıç çekti. Bunun üzerine müşrikler, bunun bu hareketini, Abdullah'a şikayet ettiler, bunun üzerine Abdullah onu müşriklere teslim etmesinin yanısıra, onlara o putlar adına kesilmek üzere, 100 deve de verdi. Müşrikler de, Bilal'ı aldılar ve ona, kızgın güneşin altında işkence etmeye başladılar. Bilal ise, işkence sırasında hep, "Ehâd, Ehâd!" (Allah birdir, birdir!) diyordu. Derken, tam o sırada, Bilâl'e Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) uğradı. Ve "Seni, birisi, o birisi kurtaracak..." der. Derken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Hazret-i Ebû Bekir (radıyallahü anh)'e Bilal'in Allah uğrunda işkence gördüğünü haber verdi. Bunun üzerine Ebû Bekir (radıyallahü anh) yanına bir ölçek (rıtıl), altın alarak, Bilal'i satın aldı. Daha sonra müşrikler, Ebû Bekir (radıyallahü anh) bunu, Bilal'in onun yanında olan (katkısından, parasından, pulundan...) dolayı yaptı..." dediler de, işte bunun üzerine, "Bu takva sahibinde, hiç kimsenin bir nimeti yoktur ki, (yaptığı o hayırlı amel) ve nimete karşılık katılmış olsun o bunu sırf Yüce Rabbin'in rızası için yapmıştır" ayetleri nazil oldu. İbnu'z-Zübeyr, minberde iken, şöyle dedi: "Ebû Bekir (radıyallahü anh), kölelerden işkenceye uğrayanları satın alıyor ve onları azad ediyordu. Bunun üzerine, babası Ebû Bekir'e, "Evladım, sen, senin sırtını koruyacak, sana destek verecek senin yükünü hafifletecek kimseleri satın alsaydın ya!.." deyince, o, Ebû Bekir, "Ben de, (böyle yapmakla) arkamı kuvvetendirmeyi umuyorum" dedi. İşte bunun üzerine bu ayet nazil oldu. Keşşaf sahibi şöyle der: Ayetteki “Yetezekkâ” hakkında, şu iki terkib düşünülebilir: 1) Eğer sen bu ifadeyi, “Yu'tâ” kelimesinden bedel yaparken, bunun irabda mahalli olmaz. Çünkü bu ifade bu durumda, sıla hükmüne dahil olmuş olur. Sıla cümlelerinin ise, irabda mahalleri yoktur. 2) Yok eğer sen bunu, “Yu'tâ”daki zamirden hal kabul edersen, o zaman bu ifade mansub olmuş olur. |
﴾ 19 ﴿