7

"Hayır hayır... Eğer ilm-i yakın ile bilseydiniz... Andolsun ki o alevlenmiş ateşi mutlaka göreceksiniz. Yine andolsun, onu ayne'l-yakîn ile mutlaka göreceksiniz".

Lev Edatının Cevabının Hazfi

Bu ayetle ilgili olarak birkaç mesele var:

Birinci Mesele

Alimler ayetteki "Eğer" şart edatının cevabının mahzuf olduğu ve ifadesinin cevab olmadığı hususunda ittifak etmişlerdir. Bunun delili ise şu iki şeydir:

1) 'in cevabının, menfisi müsbet, müsbeti de menfidir. Şimdi eğer "Ateşi mutlaka göreceksiniz" ifadesi, 'in cevabı olmuş olsaydı, "ateşi (cehennemi) görme"nin söz konusu olmaması gerekirdi. Halbuki böyle birşey olamaz. Çünkü cehennemin görülmesi, kesin olan birşeydir. Buna göre eğer, "Buradaki "görme" ile, cehennemin dünyada iken kalben görülmesidir, bu görme ise vaki değildir?" denilecek olursa denilirse, biz deriz ki: "Ayetin zahiri manasını terk, aslolanın aksine bir hareket tarzıdır."

2) Hak teâlâ'nın "Sonra andolsun o gün elbet ve elbet size nimetler sorulacak" (Tekâsür, 9) ayeti, mutlaka olacak bir şeyi haberv ermektedir. Binâenaleyh bunun, olmayacak birşeye atfedilmesi, nazm (söz ve mana dizisi) bakımından çirkin olur.

Bil ki bu gib iyerlerde cevabın terki, daha güzel olur. Çünkü mesela bir adam bir adama, "Şöyle yapsaydın..." der ve bu sözüyle, "o zaman işte şöyle şöyle olurdu" demek istemiştir. Nitekim Hak teâlâ da, "Eğer kafirler yüzlerinden ve sırtlarından cehennem ateşini alıkoyamayacakları... zaman, bir bilselerdi..." (Enbiyâ, 39) buyurarak, cevabı hazfetmiştir.

Bunu iyice anladığına göre diyoruz ki: Alimler, bu ayetteki (eğer) şart edatının (muhzuf) cevabına ne olduğu hususunda şu izahları yapmışlardır:

a) Ahfeş, ayetin takdirinin, "Sizler, ilm-i yakîn ile bilseydiniz, bu övünmeler sizi, ibadetten ve taattan alıkoyamazdı" şeklinde olduğunu söylemiştir.

b) Ebû Müslim, bunun "Sizler, size neyin farz (gerekli) olduğunu bilseydiniz, ona sımsıkı sarılırdınız" yahut da, "Hangi ne için yaratıldığınızı bilseydiniz, o işle meşgul olurdunuz" manasında olduğunu söylemiştir.

c) Burada, herkesin aklı ve fikri, her türlü ihtimali düşünsün, böylece de, kastedilen tehdid (sakındırma) o nisbette ileri olsun diye, cevab hazfedilmiştir. Buna göre Cenâb-ı Hak sanki, "Eğer ilm-i yakîn ile bilseydiniz, anlatılamayacak ve künhüne erilemeyecek şeyler yapardınız. Ama sizler dalalette olan ve cahil olan kimselersiniz" demiştir.

Hak teâlâ'nın "Andolsun siz o alevlenmiş ateşi mutlaka göreceksiniz" ifadesinin başındaki "lâm", bunun mahzuf (mukadder) bir kasemin (yeminin) cevabı olduğuna delalet eder. Bu kasem ise, tehdidi te'kid etmek (pekiştirmek) ve tehdid konusu olan şeyde, asla ve kat'â şüphe bulunmadığını bildirmek içindir. Tehdidi ağırlaştırmak ve korkuyu artırmak için, Allahü teâlâ, bu ifadeyi ile atfederek, tekrarlamıştır.

İkinci Mesele

Allahü teâlâ, "kellâ" lafzını bu sûrede tekrar tekrar getirmiştir. Buradaki "kellâ", "zecr" (caydırma) ifade etmektedir ve "Hayır öyle sizin sandığınız gibi değil..." manasınadır. Bu şekilde bir tekrar güzel ve yerinde olmşutur. Zira Hak teâlâ bu ifadeyi, bu sûrede her yerde, bir diğer yerdekinden farklı olarak getirmiş ve buna göre de sanki, "Şunu yapmayın, zira sizler, bunu yaparsanız, şu çeşit azaba müstehak olursunuz. Şunu da yapmayın, çünkü o zaman da başka bir azab ve zararı haketmiş olursun..." demek istemiştir. Böylesi bir tekrar ise, hoşlanılmayan değil, aksine Araplarca hoşlanılan bir üslübtur. Hasan el-Basrî (r.h) buradaki "kellâ"yi, "hakka" (gerçekten) manasına alır. Buna göre ayet, "Sizler gerçekten ilm-i yakîn ile bilseydiniz..." manasında olur.

İlmel Yakîn

"İlme'l-Yakîn" hususunda şu iki izah yapılır:

a) Bu, "ilmen yakînen" (yakîn yani kesin olan bir ilim) takdirindedir. Binâenaleyh burada, mevsuf olan "ilm" sıfatına yani "yakîn" kelimesine muzaf kılınmıştır. Bu tıpkı "dâru'l-âhire" ifadesi gibidir; Mescidü'l-Câmî", "Amü'l-evveli" (ilk yıl) tabirleri de böyledir.

b) Buradaki "yakîn" ile, ölüm, diriliş ve kıyamet kastedilmiştir. Çünkü ölüm, "Sana yakîn gelinceye kadar Rabbine ibadet et"(Hicr, 99) ayetinde, "yakîn" diye ifade edilmiştir. Bir de ölüm ve diriliş gerçekleştiğinde, yakînî ilim hasıl olur ve bütün şüpheler zail olur. Buna göre ayet, "Eğer ölümü ve insanın ölüm esnasında ve ölümden sonra ve Ahirette insanın karşılaştığı şeyleri şimdiden bilseydiniz, övünmeniz, sizi Allah'ın zikrinden alıkoymazdı" manasında olur. Çünkü insan bazan, "Onu ben gerçekleştirdim" manasında, der. Yine "Falanca tıp ve matematik ilimlerini bilir" denilir. Çünkü ilimler çeşit çeşittir. Dolayısıyla "şu ilmi biliyorum" denilebilir.

Dördüncü Mesele

İlim, amele (pratiğe) götüren en ileri sebeblerden biridir. Binâenaleyh amel vakti insanın önüne geldiğinde, bu onun için bir öğüt ve va'd olur. Eğer amel vakti, vefatından sonra gelirse, o zaman da bu, onun için bir pişmanlık vesilesi olur. Nitekim anlatıldığına göre, "Zulkarneyn (aleyhisselâm), karanlıklar diyarına girince, orada boncuk-cıncık buldu. Beraberindekiler, onlardan bol bol aldılar. Karanlıktan çıkınca da, o boncukların aslında cevahir (kıymetli taşlar) olduğunu gördüler. Binâenaleyh alanlar, "Niçin daha fazla almadık" diye; almayanlar da ("Keşke biz de alsaydık" diye) üzüldüler. İşte Kiyaset ehlinin halleri de böyledir.

Böbürlenmedeki Tehlike

Ayetteki, "alimler (bilenler)" için büyük bir tehdid var. Çünkü ayet, övünmede ve böbürlenmede yatan afetlere dair kesin bilgi hasıl olması halinde, insanın övünüp böbürlenmeyi terketmeleri gerektiğine delalet eder ki bu da, övünme ve böoürlenmeyi terketmeyen kimsede, aslında yakıni ilmin hasıl olmadığı manasına gelir. Binâenaleyh ilmiyle amel etmeyen alime yazıklar olsun, yazıklar olsun...

Altıncı Mesele

Sûrede, "görme" fiilinin tekrar edilişiyle ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:

a) Bunun tekrarı da, tehdidi te'kid (pekiştirmek) içindir. Belki de kafirler, tehdidleri duymaktan hiç hoşlanmıyorlardı. İşte Cenâb-ı Hak, bu yüzden tehdidi tekrar tekrar zikretmiştir. Keza fiilin sonucundaki te'kid nûn'u da, bu görüp bilmenin, kaçınılmazlığını anlatmaktadır. Buna göre mana, "Siz görüşünüzle ve bu bilginizle başbaşa kalsaydınız, onu görmemezlikten gelebilirdiniz. Fakat isteseniz de, istemeseniz de, onu görmeye mecbur edileceksiniz" şeklindedir.

b) Bu "görme"lerden ilki, cehennemi uzaktan görme manasınadır. Nitekim Hak teâlâ, "Cehennem onları uzaktan gördüğünde, onlar onun müthiş gazablarıni ve uğultusunu duyacaklar" (Furkan, 12) ve "Cehennem, görecekler için yaklaştırıldı" (Nâziât, 36) buyurmuştur. İkinci görme ise, onlar cehennemin kenarında oldukları zaman, cehennemi görmeleridir.

c) Birinci "görme", gelirken; ikincisi de oraya girerken olan görmedir. Bu izahın güzel olmadığı, çünkü bu ayetlerde, "Sonra andolsun o gün elbet ve elbet size nimetler sorulacaktır" buyurulduğu, bu sorulmanın, cehenneme girmezden önce olacağı da ileri sürülmüştür.

d) Birinci görme, sözleşme; ikincisi bizzat görme manasınadır.

e) Bununla, "Sizler o cehennemi tekrar tekrar göreceksiniz" manası kastedilmiştir. Böylece "görme"nin sûrede iki kere zikredilmesi, görmenin peşpeşe-ardarda olacağı manasına gelmiş olur. Çünkü cehennemlikler, orada ebedi kalacaklardır. Dolayısıyla kendilerine, tehdid üslubuyla, "Andolsun ki sizler bu gün eğer, o görme hususunda şüpheye düşüp, onu tasdik edemediyseniz, orayı sürekli göreceksiniz ve şekkiniz-şüpheniz böylece kaybolacak" denilmek istenmiştir. Bu tıpkı, "Rahmanın yarattığında bir bozukluk göremezsin... Binâenaleyh gözünü iki kere çevir bak" (Mülk, 3-4) ayeti gibidir. Bu, "Eğer tekrar tekrar baksan da o gökte bir çatlaklık bulamazsın" demek olup, buradaki "iki kere" ifadesiyle, sadece iki kere bakmayı kastetmemiştir. Tefsir ettiğimiz bu sûrede de böyledir. Eğer, "İkinci "görme"yi "yakînî görme" diye tavsif etmenin hikmeti nedir?" denilirse, deriz ki: Çünkü onlar, birinci kez sadece alevini; ikinci kez ise bizzat o cehennem çukurunu, oraya nasıl düşüldüğünü ve oradaki eziyet verici canlıları görmüşlerdir. Bu ikinci "görme"nin, daha net bir görme olduğunda şüphe yoktur. Daha kapalı olan bilgiden, daha açığına geçmedeki hikmet ise, bakışı terketmeye dair, teferruatlı bilgi vermedir. Çünkü onlar, zanlanyla yetiniyor, dahasını istemiyorlardı.

Kıraat Farkları

Bütün kıraat imamları fiili, tâ'nın fethası ile (......) şeklinde okumuşlardır. Ama, "Ona şunu gösterdim" manasında, şeklinde de okunmuştur. Buna göre mana, "Onlar, cehenneme doğru sürülecekler ve böylece cehennemi görecekler" şeklinde olur. Bu kıraat İbn-i Âmir ve Kisâî'den rivayet edilmiştir. Sanki bu ikisi, "O cehennem sizlere gösterilecek de siz de onu göreceksiniz" manasını kastetmişlerdir. İşte bu yüzden ikincisi fetha ile, (......) şeklinde okunmuştur. İkincisinde, onlara o cehennem gösterildiğinde, onların onu göreceklerine dair delil vardır. Âmmenin kıraatinde ise, ikinci "ru'yet" (görme) fiili, hem te'kid, hem de, daha önce bahsettiğimiz diğer faydalardan ötürü tekrardır.

Bil ki âmmenin kıraati şu iki sebebten ötürü daha uygundur:

a) Ferrâ şöyle der: "Âmmenin kıraati, Arap diline daha uygundur. Çünkü bu bir tağlizdir. Binâenaleyh lafzının değiştirilmemesi gerekir.

b) Ebû Ali şöyle der: "Sizler cehennemi göreceksiniz" ifadesi, "Sizler cehennem azabını göreceksiniz" manasınadır. Baksana Hak teâlâ'nın "Hepiniz mutlaka oradan geçeceksiniz"(Meryem, 71) ayetinin de delaletiyle, mü'minler de cehennemi görecekler. Durum böyle olunca, tehdid bizzat cehennemin görülmesinde değil, azabının görülmesinde yatmış olur. Bunun delili ise, "Azabı gördükleri zaman..."(Bakara, 181) ve "Zalimler o azabı gördükleri zaman... "(Nahl, 85) ayetleridir. Bu da, fethalı kıraatin, zammeli kıraattan manaca daha beliğ olduğuna delalet eder.

Nimetlerin Hesabı Sorulacak

7 ﴿