26(Allah) buyurdu ki: "Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. Onlar, o yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır. Artık sen de o fâsıklar topluluğu için tasalanma. Yüce Allah'ın: "Buyû'rdu ki: Artık orası onlara kırk yıl haram edildi. Onlar o yerde şaşkın şaşkın dolaşacaklardır." âyetinde dile getiren ! Mûsa'nın duasını kabul buyurdu ve kırk yıl Tîh'de bırakmakla onları cezalandırdı. Tih, sözlükte asıl anlamı itibari ile şaşkınlık ve hayret demektir. Bu anlamda olmak üzere şaşıran kaybolan bir kimse hakkında) denilir şekillerinde "vav" ile de "ya" ile de kullanılır ise de "ya" ile kullanımı daha çoktur. Kendisinde şaşırılan ve doğru yolun bulunamadığı yer anlamındadır. de aynı manadadır. Şair (el-Accâc) bu anlamda olmak üzere şöyle demiştir: "Sabredemeyen ve yol bulamayan kimseler için alabildiğine şaşırtıcı, hayrette bırakıcıdır" Bir başka şair de şöyle demektedir: "Kupkuru ve yol bulunamaz bir yerde binekler ise âdeta Yumurtasından çıkmış yavruları bulunan, ele avuca gelmez keklikler gibiydi." İsrailoğulları, oldukça az miktarda fersahlar içerisinde yol alıp duruyorlardı. Bu miktarın altı fersah olduğu söylenmiştir. Gece gündüz bu alan içerisinde yol alıyorlar, akşamı ettikleri yerde sabah, sabahı ettikleri yerde de akşam oluyordu. Hiçbir şekilde dur durak bilmez, devamlı yol alıyorlardı. Beraberlerinde Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun'un bulunup bulunmadığı hususunda da görüş ayrılığı vardır. Beraberlerinde olmadıkları söylenmiştir. Çünkü Tih’te bulunmak bir ceza idi. Tîh'de kaldıkları yılların sayısı, buzağıya taptıkları günlerin sayısı kadardır. Buzağıya taptıkları her bir gün karşılığında bir yıl Tih'te kalmakla cezalandırıldılar. Hazret-i Mûsa da: "Artık bizim aramızla o fasıklar topluluğunun arasını ayır" diye dua etmişti. (Duası kabul edilerek onlarla beraber bulundurulmamışlardı). Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun'un İsrailoğulları ile beraber oldukları, ancak tıpkı yüce Allah'ın, ateşi Hazret-i İbrahim için esenlikli ve serin kılışı gibi, bu Tîh'in İşini de onlara kolaylaştırdığı da söylenmiştir. "Haram edildi" âyeti ise, onların oraya girmeleri engellenmiştir, demektir. Nitekim Allah yüzünü ateşe haram etsin, denirken senin ateşe girişin haram kılınsın, (ateşe girmeyesin) denilmek istenir Buradaki haram kılış, engelleme anlamında bir haram kılıştır. Şer'î manada bir haram kılış değildir Nitekim şair de şöyle demiştir "Beni yere düşürmek için bir dolaştı, ben ona: Vazgeç bu işten, dedim. Çünkü ben, senin yıkman haram olan (imkânsız olan) birisiyim." Yani, ben iyi ata binen bir kimseyim. Sen beni kolay kolay yere yıkamazsın. Ebû Ali de der ki: Buradaki haram kılışın, teabbudî bir haram kılış olması da mümkündür. Şöyle sorulabilir: Aklı başında büyük bir topluluğun az miktardaki fersahlardan oluşan bir alan içerisinde yol alıp oradan çıkış yolunu bulamayışları nasıl mümkün olabilir? Cevap: Ebû Ali dedi ki: Bu, yüce Allah'ın, üzerinde bulundukları toprağı, uyudukları vakit değiştirip böylelikle onları başladıkları noktaya geri döndürmesi suretiyle mümkün olabilir. Bunun dışında, onları şüphe ve tereddüde düşürecek başka şekil ve oradan çıkışlarım engelleyecek çeşitli sebeplerle harikulade bir mucize olmak üzere gerçekleştirilmesi de mümkündür. Kırk kelimesi, el-Hasen ve Katade'nin görüşüne göre Tîh'in zaman zarfıdır. Derler ki: Onlardan hiçbir kimse o beldeye girmedi. Bu görüşe göre kelimesi üzerinde vakıf yapılır. er-Rabi' b. Enes ve başlan ise "Kırk sene" kelimesi, haram kılışın zarfıdır. Bu görüşe göre ise, vakıf üzerinde yapılır. Birinci görüşe göre, onların çocukları oraya girmişlerdir. Bu görüşü İbn Abbâs ifade etmiştir. Onlardan geriye ancak Yuşa ve Kâlib kalmıştır. Yûşa, onların soylarından gelen çocuklarla birlikte o şehre girdi ve o şehri fethetti. İkinci görüşe göre ise, kırk yıl sonrasında onlardan kalanlar o şehire de girmiş oldular. İbn Abbâstan rivâyet olunduğuna göre, Hazret-i Mûsa ile Hazret-i Harun Tflı'de vefat etmişlerdir. Başkası ise şöyle demiştir; Allah Hazret-i Yûşaa peygamberlik verdi ve ona o zorbalarla Savaşmayı emretti. İşte şehre girinceye kadar güneşin batması bu esnada olmuştu. Ganimetten çaldığını tesbit ettiği kişileri yakması da. bu sırada olmuştur, Ganimet aldıkları vakit, semadan beyaz bir ateş iner ve ganimetleri yerdi. Bu da ganimetlerin kabul olunduğuna delildi. Eğer ganimetlerde bir hırsızlık yapılmışsa, bu ateş o ganimetleri yemezdi. Bunun yerine yırtıcı hayvanlarla yabani hayvanlar gelir, o ganimetleri yerdi. Bu sırada ateş inmekle birlikte aldıkları ganimeti yakmadı. Bunun üzerin peygamberleri, aranızda ganimetten çalan vardır. Şimdi, her bir kabile gelsin bana bey'at etsin. Her bir kabile gelip ona bey'at etti. Onlardan birisinin eli, peygamberin eline yapıştı. Ganimetten hırsızlık yapan aranızdadır, dedi. Haydi, sizin aranızdaki her bir kimse gelsin bana bey'at etsin, dedi. Nihayet onlardan birisinin eti, onun etine yapıştı, bu sefer şöyle dedi: Ganimetten çalan sensin. da altından inek başını andıran bir şey çıkardı. Bu sefer ateş indi ve ganimetleri yaktı. Bk. Buhârî, Hums 8; Müslim, Cihâd 32; Müsned, II, 318. Naklettiklerine göre, bu ağaç sesini andıran bir sesi ve kuş kanadı gibi bir kanadı bulunan, gümüş gibi beyaz bir ateşti. Yine naklettiklerine göre bu peygamber, ganimetten bu altını çalan kişiyi ve onun beraberindeki eşyayı, bugün "Ğavr Âciz" denilen yerde yaktı. Bu kişi, ganimet hırsızı anlamına gelen: el-Ğâll diye tanındı. Asıl ismi Aciz idi Derim ki: Bu rivâyetten, bizden önce ganimetten hırsızlık yapanların cezasının ne olduğu anlaşılmaktadır. Dinimizde ise, ganimet hırsızının hükmüne dair açıklamalar daha önceden (Âl-i-İmrân, 3/161. âyet, 2 ve 3- başlıklar ile devamında) geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde, Ebû Hüreyre'den gelen sahih hadiste sözü geçen ve ismi müphem bırakılan peygamber ile ganimetten hırsızlık yapanın kimlikleri de açıklanmıştır. Söz konusu hadiste Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Peygamberlerden bir peygamber gazaya çıktı..." Bu hadisi Müslim rivâyet etmiş ve bu rivâyette şöyle denilmektedir: "Peygamber gazaya çıktı ve ikindi namazı vakti veya ona yakın bir vakitte kasabaya yaklaştı. Güneşe: Sen de emir altındasın ben de emir altındayım, dedi. Allahım, sen güneşi bir süre alıkoy. Güneş bunun üzerine, yüce Allah ona zafer verinceye kadar alıkonuldu... Nihayet aldıkları ganimeti topladılar. Ateş o ganimeti yakmak üzere geldi, fakat onu azıcık dahi olsa yakmaya yanaşmadı. Bu sefer peygamberleri; Aranızda ganimet hırsızlığı yapan vardır. Her kabileden bir kişi gelsin, bana bey'at etsin. Ona gelip bey'at ettiler. Eli, iki ya da üç kişinin eline yapıştı. Ganimetten hırsızlık yapanlar sizlersiniz, dedi..." Bir önceki dipnotta belirtilen yerler. deyip az önce geçen açıklamalara benzer şeyler zikretti. İlim adamlarımız der ki: Erihalılar ile Savaşıp, onu, cuma akşamına doğru fethetmek üzere iken, güneşin hareketten alık onu İma sındaki ve onun da fetihten önce güneşin batışından korkma sındaki hikmet şudur: Eğer güneşin hareketi alıkonulmam iş olsaydı, cumartesi günü dolayısıyla Savaşması ona haram olacaktı. Böylelikle düşmanları da bu durumu bilip kılıçlarıyla onları doğrayıp kökten imha edecekti. Bu ise, denildiğine göre, Mûsa (aleyhisselâm)'ın haber vermesiyle onun peygamberliğinin sabit oluşundan sonra, ona özel olarak verilen bir mucize idi. Doğrusunu en iyî bilen Allahtır. Sözü geçen Hadîs-i şerîfte Hazret-i Peygamber ayrıca şöyle buyurmaktadır; Ganimetler, bizden önce hiçbir kimseye helal kılınmış değildir. Çünkü yüce Allah bizim zayıflığımızı ve acizliğimizi bildiğinden, ganimetleri bize helal kılmıştır. Bu da yüce Allah'ın: "Âlemlerden hlçkimseye vermediğini de size vermişti" (el-Mâide, 5/20) âyeti ile ilgili olarak; bu, ganimetlerin ve onlardan yararlanmanın helal kılınışıdır, şeklindeki açıklamayı reddetmektedir. Hazret-i Mûsa'nın Tih'te vefat ettiğini söyleyenlerden birisi de Amr b. Meymun el-Evdî'dir. Ayrıca o, Hazret-i Harun'un da Tih'de vefat ettiğini kaydeder. Her ikisi de Tih'de bir mağaraya çekilmiş, Hazret-i Harun vefat etmiş, Hazret-i Mûsa da onu defnedip İsrail oğullarına gitmişti. Harun ne yaptı diye sormaları üzerine, ve fat etti deyince, İsrail oğulları, yaîan söyledin, sen, bizim ona olan sevgimiz dolayısıyla onu öldürdün, dediler, Hazret-i Harun İsrail oğulları arasında sevilen bir kimse idi. Yüce Allah da Mûsa'ya; İsrail oğullarını al ve onları Harun'un kabrine götür. Ben onu, senin onu, öldürmediğini söyleyip eceliyle öldüğünü kendilerine haber vermesi için dirilteceğim, dedi. Hazret-i Mûsa, İsrail oğullarını alıp Hazret-i Harun'un kabrine gitti. Ey Harun, diye seslendi. Kabirden başım (topraklarını) silkeleyerek kalktı, Hazret-i Mûsa ona, seni ben mi öldürdüm diye sorunca, hayır ben öldüm, dedi. Bu sefer Hazret-i Mûsa, haydi yattığın yere geri dön, dedi ve yanından ayrılıp gitti. el-Hasen der ki: Mûsa Tih'de ölmedi. Ondan başkası ise: Mûsa, Eriha'yı fethetti, dedi, Yûşa da öncü kuvvetler arasında idi. Erihada bulunan zorbalarla Savaştı, sonradan da Hazret-i Mûsa İsrail oğulları ile birlikte Eriha'ya girdi ve Allah'ın dilediği kadar orada ikamet etti. Daha sonra da yüce Allah onun canını aldı. Kabrini, insanlardan hiçbir kimse bilmemektedir, es-Sa'lebî der ki: Bu konudaki görüşlerin en sahihi budur. Derim ki: Müslim, Ebû Hüreyre'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Ölüm meleği, Mûsa (aleyhisselâm)'a gönderildi. Melek Hazret-i Mûsa'ya gelince, ona bir tokat vurdu, gözünü çıkardı. Melek Rabbine geri dönüp: "Sen, ölmek istemeyen bir kula beni gönderdin" dedi. Allah, meleğe gözünü gerisin geri iade etti ve şöyle buyurdu: "Ona dön ve elini bir öküzün sırtına koymasını söyle. Elinin kapattığı her bir kıl karşılığında onun için bir yıllık ömür verilecektir." (Melek dönüp ona durumu anlatınca) Hazret-i Mûsa dedi ki: "Rabbim, sonra ne olacak?" Yüce Allah: "Sonra ölüm" diye buyurunca, bu sefer Hazret-i Mûsa: "O halde şimdi (öleyim)" dedi. Yüce Allah'tan kendisini bir taş atımlık mesafe kadar Ârz-ı Mukaddese yaklaştırmasını diledi. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Eğer orada olsaydım, şüphesiz sizlere, kırmızı (kum) tepeciğinin alt tarafındaki yolun kenarında kabrini gösterirdim." Buhârî, Cenâiz 69; Müslim Fedâil 157, 158, Nesâî, Cenâiz 121; Müsned, II, 269, 315. İşte bizim Peygamberimiz, Hazret-i Mûsa'nın kabrinin nerede olduğunu bilmiş ve yerini onlara tavsif etmiştir. İsra ile ilgili hadiste de, onu orada kabrinde ayakta namaz kılarken görmüştüm, Müslim, Fedail 164; Nesâî, Kıyame 1; Leyl 15. Şu kadar var ki: Yüce Allah Hazret-i Mûsa'nın kabrini, Peygamberimiz dışında diğer insanlardan saklı tutmuş ve onun bilinmesini engellemiş olabilir. Bunun böyle olması da ona ibadet edilmesi ihtimali ile olabilir. Doğrusunu en iyi bilen Allahür. Hadîs-i şerîfte, Hazret-i Peygamberin yoldan kastettiği, Beytül- Makdise giden yoldur. Bazı rivâyetlerde ise yol tabiri yerine Tur'un yan tarafı denilmektedir. İlim adamları, Hazret-i Mûsa'nın, ölüm meleğinin gözünü tokatlamasının tevili ile ilgili olarak farklı görüşler ortaya koymuşlardır. Bunlardan birisi de şudur: Bu göz, hakiki anlamda bir göz değil, hayali bir gözdür. Ancak bu batıl bir görüştür. Çünkü bu; peygamberlerin gördükleri melek suretlerinin hakikati olmayan suretler olduğu sonucuna götürür. Bir diğer açıklamaya göre bu göz, manevi bir gözdü. O gözü yerinden çıkartılması delil ile olmuştu. Bu ise, hakikati olmıyan mecazi bir anlatımdır. Bir diğer açıklama da şudur: Hazret-i Mûsa, onu ölüm meleği olarak tanımamış, kendisinden izinsiz olarak evine giren ve ona kastetmek isteyen bir kimse olarak görmüş, o da kendisini savunmak isterken gözüne bir tokat indirip gözünü çıkarmıştır. Böyle bir durumda ise, mümkün olan herbir yolla savunmaya girmek gerekir. Bu da güzel bir açıklamadır. Çünkü hem göz, hem de göze tokat vurmak hususunda hakiki bir anlatımı İfade etmektedir. Bu açıklamayı, İmâm Ebû Bekr b. Huzeyme yapmıştır. Şu kadar var ki: hadisteki ifadelerle ona itiraz edilmiştir. O da şudur. Ölüm meleği, yüce Allah'a dönünce şöyle demiştir: "Rabbim, ölmek istemeyen bir kula beni gönderdin." Eğer Hazret-i Mûsa onun kimliğini bilmemiş olsaydı, ölüm meleğinin bu sözü doğru olamazdı. Yine bir başka rivâyette: Melek, Hazret-i Mûsa'ya: "Rabbinin emrine icabet et" demiştir. Bu da meleğin kendisini tanıttığım göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allahtır. Bir diğer açıklama da şöyledir. Hazret-i Mûsa çabuk öfkelenen birisi idi. Öfkelendiği vakit ise, başından duman gibi bir şey çıkar, vücudundaki (sertleşen) kılları, bedeni üzerindeki cübbesini kaldırırdı. Çabucak kızması ise, ölüm meleğine böylece tokat vurmasına sebep teşkil etmişti. İbnü'l-Arabî der ki: Bu ise, gördüğün gibi (kıymetsiz bir görüştür). Çünkü peygamberler ister hoşnut oldukları halde, ister kızgınlık halinde böyle bir işi yapmaktan masumdurlar. Bu konudaki açıklamalardan birisi de -ki bu, görüşler arasında sahih olanıdır- şöyledir: Hazret-i Mûsa, ölüm meleğini tanımıştı. O meleğin ruhunu kabzetmek üzere geldiğini de bilmişti. Fakat bu melek muhayyerlik sözkonusu olmaksızın Hazret-i Mûsa'nın ruhunu kabzetmekle erar olunduğunu ifade ederek, kati olarak ruhunu almakta kararlı bir eda ile gelmişti. Hazret-i Mûsa ise, Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın da açık bir şekilde ifade ettiği şekilde: "Şüphesiz Allah, muhayyer bırakmadıkça hiçbir peygamberin ruhunu almaz" Müsned, VI,274. hususunu da biliyordu. İşte bu melek, Hazret-i Mûsa'ya bildirilen bu şekilden başka bir üslupla varınca, güçlü ruhi yapısı ve şehametiyle onu te'dibe kalkıştı ve ona attığı bir tokat ile, ölüm meleği için de bir imtihan olmak üzere, gözünü çıkardı. Zira bu ölüm meleği, Hazret-i Mûsa'ya muhayyer olduğunu açıkça ifade etmemişti. Bu açıklamanın doğruluğuna delalet eden hususlardan birisi de şudur: Ölüm meleği tekrar Hazret-i Mûsa'ya geri dönünce, hayat ile ölüm arasında onu muhayyer bıraktı, Hazret-i Mûsa da ölümü tercih edip, bu emre teslimiyetini gösterdi. Allah, gaybını daha doğru ve daha iyi bilendir. Bu, Mûsa (aleyhisselâm)'ın vefatı ile ilgili olarak söylenenlerin en sahih olanıdır. Müfessirler bu hususta öyle bir takım kıssa ve haberler zikretmektedir ki, bunların sıhhat derecelerini Allah bilir. Sahih rivâyetler ise onlara ihtiyaç bırakmamaktadır. Hazret-i Mûsa yüzyirmi yıl yaşadı. Rivâyet olunduğuna göre Yûşa, vefalından sonra rüyasında onu görmüş ve ona: Ölümü nasıl buldun diye sormuş, o da: "Diri diri bir koyunun derisinin yüzülmesi gibi" diye buyurmuştur. Bu doğru bir ifadedir. Çünkü Hazret-i Peygamber, sahih hadiste "et-Tezkîre" adlı eserimizde açıkladığımız üzre: "Şüphesiz ölümün bir takım sekerâtı vardır" diye buyurmuştur. Buhârî, Rikaak 42. Yüce Allah'ın: "Artık sen de o fasıklar topluluğu için tasalanma" âyeti, üzülme demektir. Şair (İmruu'l Kays) da bu kelimeyi bu anlamda şöylece-kullanmıştır: "Derler ki: Üzüntü ve kederden helâk etme kendini, katlan..." |
﴾ 26 ﴿