41Ey Peygamber! Kalpleriyle Îman etmedikleri halde ağızlarıyla: İnandık deyip de küfür içinde koşuşup duranlar seni kederlendirmesin. Yahudilerden durmadan yalana kulak veren, huzuruna gelmeyen diğer bir kavim lehine dinleyen (casusluk eden)ler vardır. Kelimeleri yerine konulduktan sonra değiştirirler ve: "Eğer size şu verilirse onu alın, şayet o verilmezse sakının" derler. Allah'ın fitneye düşürmek istediği kimse için sen, Allah'a karşı birşey yapamazsın. Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Dünyada onlar için zillet vardır, Âhirette de onlara pek büyük bir azap vardır. Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: 1- Bu Âyeti Kerîmenin Nüzul Sebebi İle İlgili Görüşler: "Ey Peygamber seni kederlendirmesin" âyetinin nüzul sebebiyle İlgili olarak üç görüş vardır. Denildiğine göre bu âyet-i kerîme, Kurayla ve Nadiroğulları hakkında inmiştir. Kurayzalı birisi, Nadiroğullarından birisini öldürdü. Nadiroğulları, Kurayzal il ardan birisini öldürdükleri vakit kısas uygulamalarına fırsat vermezlerdi. -İleride açıklanacağı üzere- onlara (Kurayzalılara) sadece diyet vermekle yetinirlerdi. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın hakemliğine başvurdular. Hazret-i Peygamber, Kurayzalı ile Nadiroğullarına mensub iki kişi arasında eşitlik sağlanması gerektiği hükmünü verdi. Bu ise, Nadiroğullarının hoşuna gitmedi ve kabul etmediler. Nesâî, Kasâme 8; Dârakutni, 111, 198; Müsned, I, 246. Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in Ebû Lubâbe'yi Kurayzaoğullarına gönderip kendilerine uygulanacak cezanın boğazlarının kesilmesi olduğuna işaret etmesi dolayısıyla Ebû Lubâbe hakkında inmiştir. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, III, 78. Bir diğer görüşe göre bu âyet-i kerîme, yahudi erkek ve kadının zinası ile recim olayı hakkında nâzil olmuştur. Bu da konu ile ilgili görüşlerin en sahih olanıdır. Bunu, hadis İmâmları, Mâlik, Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd rivâyet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, Cabir b. Abdullah'tan rivâyetine göre, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara (yahudilere): "Aranızdan en bilgili iki kişiyi yanıma getiriniz" demiş, bunun üzerine onlar da Suriya adındaki birisinin iki oğlunu getirmişlerdi. Hazret-i Peygamber onlara yüce Allah adına yemin verdirerek: "Bu iki kişinin durumunu Tevrat'ta nasıl bulmaktasınız" diye sordu? İkisi de: Bizim Tevrat'ta bulduğumuz şudur: Dört kişi erkeğin organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi görecek olurlarsa ikisi de recm olunurlar. Hazret-i Peygamber sordu: "Peki, sizi bunları recmetmekten alıkoyan nedir"? İkisi de: Otoritemiz elden gitti, o bakımdan biz de öldürmekten hoşlanmadık. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şahitleri çağırdı. Şahidler gelip, erkeğin organının kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şahidlik ettiler Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem); ikisinin de recm edilmesi emrini verdi. Ebû Dâvûd, Hudûd 25 Buhârî ile Müslim'in dışındaki eserlerde de en-Nehaî'den, Cabir b. Abdullah'tan nakledilerek Cabir'in şöyle dediği kaydedilmektedir: Fedeklilerden bir erkek zina etti. Bunun üzerine Fedekliler, Medine'de bulunan yahudi bazı kimselere: Muhammed'e bu hususa dair soru sorunuz. Eğer size celde vurmayı emrederse, onu kabul ediniz. Şayet size recmedilmeleri emrini verirse onu kabul etmeyiniz. Durumu Hazret-i Peygamber'e sordular, o da İbn Suriyayı çağırdı. Aralarında en bilgin kişi oydu. Bir gözü de görmüyordu. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona şöyle sordu: "Sana Allah adına yemin verdiriyorum. Kitabınızda zina edenin cezasını ne şekilde buluyorsunuz ?" İbn Suriya ona şöyle dedi: Allah adına bana yemin verdirdiğine göre, şunu söyleyeyim. Biz Tevrat'ta, bakmanın bir zina, kucaklaşmanın bir zina, öpmenin bir zina olduğunu görüyoruz. Eğer dört kişi erkeğin organını kadının fercinde sürmedanlıktaki mil gibi gördüklerine dair şahidlik edecek olurlarsa, o takdirde (erkeği) recmetmek icabeder. Bunun üzerine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "İşte bu böyledir" buyurdu. Süyûtî, ed-Dürru'l-Mensur, 111, 78. Müslim'in Sahihinde de el-Berâ b. Âzib'den şöyle dediği nakledilmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in yanına yüzü kömürle karartılmış bir yahudi getirildi. Hazret-i Peygamber yahudileri çağırıp şöyle dedi: "Sizler Kitabınızda zina edenin cezasının böyle olduğunu mu görüyorsunuz?" Onlar, evet deyince, Hazret-i Peygamber ilim adamlarından birisini çağırdı ve şöyle buyurdu: "Tevrat’ı Mûsa'ya indiren Allah adına bana söyle. Kitabınızda zina edenin haddini böyle mi buluyorsunuz?" Kişi Hayır dedi. Eğer bu şekilde bana yemin verdirmeseydin sana bildirmeyecektim. Biz, cezanın recm olduğunu görüyoruz. Fakat zina, soylularımız arasında çoğaldı O bakımdan soylu bir kimseyi yakaladık mı, onu bırakırdık. Zayıf birisini yakaladık mı, ona had uygulardık. Bu sefer şöyle dedik: Gelin ortaklaşa bir ceza tesbit edelim ve bunu, soyluya da böyle olmayana da uygulayalım. Sonunda recm yerine yüzü kömürle karartmayı ve sopa vurmaya tesbit ettik. Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Allah'ını kendilerinin öldürdükleri bir zamanda senin emrini ihya eden ilk kişi ben oluyorum" dedi ve recm edilmesini emretti. Bunun üzerine yüce Allah da: "Ey Peygamber! Küfür içinde koşuşup duranlar seni kederlendirmesin" âyetini: "Eğer size şu verilirse onu alın" âyetine kadar indirdi. Yani, diyorlar ki: Muhammed'e gidiniz. Eğer o sizlere yüze kömür çalmayı ve sopa vurmayı emrederse onu kabul ediniz. Şayet size recm cezası uygulanması fetvasını verirse, ondan sakınınız. Bunun üzerine şanı yüce Allah: "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin tâ kendileridir" (el-Mâide, 5/44); "Kim Allah'ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar zâlimlerin ta kendileridir" (el-Mâide, 5/45); "Kim Allah'ın, indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar fasıkların tâ kendileridir" (el-Mâide, 5/47) âyetlerini indirdi. Bunların hepsi de kâfirler hakkındadır. Müslim, Hudûd 28; Ebû Dâvûd, Hudûd 25. İbn Mâce, Hudûd 10. Bu rivâyette bu şekilde: "Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanından...geçirildi" lâfzı ile zikredilmiştir. İbn Ömer tarafından rivâyet edilen hadiste de şöyle denilmektedir: Zina etmiş yahudi bir erkek ve bir kadın getirildi- Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yahudilerin yanına varıncaya kadar yola koyuldu. Dedi ki: "Tevrat'ta zina edene uygulanmak üzere bulduğunuz ceza nedir?" Müslim Hudud 26. Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: Yahudiler, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın yanına zina etmiş bir erkek ve bir kadın getirdiler. Ebû Dâvûd, Hudûd 25. Ebû Dâvûd'un Kitabında (Süneninde) İbn Ömer tarafından rivâyet edilen hadiste şöyle dediği kaydedilmektedir: Yahudilerden bir topluluk gelip Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı el-Kuf denilen vadiye çağırdılar. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onların yanına Beytu'l- Midras (diye bilinen Tevrat okuyup öğrendikleri) yere gitti. Şöyle dediler: Ey Ebe'l-Kasım, bizden bir erkek bir kadın ile zina etti. Sen aramızda hüküm ver... Ebû Dâvûd, Hudûd 25. Bütün bunlarda herhangi bir hususta tearuz (çatışma) sözkonusu değildir. Bunların hepsi de aynı olayı nakletmektedir. Ebû Dâvûd bu olayı, Ebû Hüreyre yoluyla güzel bir şekilde nakletmiş bulunuyor. Ebû Hüreyre der ki: Yahudilerden bir adam bir kadın ile zina etti. Aralarında birbirlerine şöyle dediler: Haydi şu peygambere gidelim. Çünkü bu, hükümleri hafifletmek özelliği ile gönderilmiş bir peygamberdir. Eğer, recmden daha aşağı bir fetva verecek olursa, onu kabul ederiz, Allah huzurunda da onu delil gösteririz. Ve deriz ki: Bu, senin peygamberlerinden bir peygamberin fetvasıdır. Bunun üzerine, mescidde ashâbı arasında oturmakta iken Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in yanına gelip şöyle dediler: Ey Ebe'l-Kasım, kendilerinden zina etmiş bir erkek ve bir kadın hakkındaki görüşün nedir? Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara ait Beytül- Midraslarına varıncaya kadar onlarla konuşmadı. Kapıda durup şöyle dedi: "Mûsa üzerine Tevrat’ı indiren Allah adına size yemin verdiriyorum. Tevratta muhsan olduğu takdirde zina eden kimseye uygulanmasını gerekli bulduğunuz ceza nedir?" Şu cevabı verdiler: Yüzü kömür ile karartılır, zina eden İki kişi bir merkebe sırtları birbirine dönük olarak bindirilip gezdirilir ve onlara sopa vurulur. Aralarından genç birisi ise susuyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onun susmakta olduğunu görünce, ona da ısrarla aynı şekilde yemin verdirip soru sordu, o genç şu cevabı verdi: Madem bize yemin verdirdin, bizim Tevrat'ta bulduğumuz ceza bil ki, recmdir... Daha sonra hadisin geri kalan kısmını zikretti ve nihayet şöyle dedi: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "O halde ben de Tevratta bulunan hüküm gereğince hüküm veriyorum." Sonra da emir vererek ikisi de recm edildiler. Ebû Dâvûd, Hudûd 25. 2- Zimmet Ehlinin Müslümanların Hakemliğine Baş Vurmaları: Bu rivâyetlerden çıkan sunuç şudur: Yahudiler, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın hükmüne başvurmuş, o da Tevrat'ta bulunan hüküm gereğince haklarında hüküm vermiştir. Bu hususta da Suriya denilen birisinin iki oğlunun söylediklerine dayanmıştır. Yahudilerin şahitliklerini dinlemiş ve gereğince uygulama yapmıştır. Ayrıca muhsan sayılmak için İslam da şart değildir. İşte bunlar, (bu rivâyetlerden özetle anlaşılan) dört meseledir. Zimmet ehli, İslam devlet başkanının huzurunda davalaşacak olurlarsa, onların getirdikleri bu dava, öldürmek, saldırı ve gasb gibi haksızlığı ilgilendiren bir dava ise, aralarında hüküm verir ve bu haksızlıktan onları alıkoyar. Bu konuda görüş ayrılığı yoktur. Eğer dava konusu bu türden değilse, -İmâm -Mâlik ve Şâfiî'ye göre- aralarında hüküm vermek hususunda muhayyerdir, Şu kadar var ki Mâlik, hükmetmeyip yüzçevirmeyi daha uygun görür. Şayet hüküm verecek olursa, aralarında İslam hükmü ile hüküm verir. Şâfiî ise şöyle demektedir: Hadler ile ilgili hususlarda aralarında hüküm vermez. Ebû Hanîfe de şöyle demektedir: Durum ne olursa olsun, aralarında hüküm verir. Bu, aynı zamanda ez-Zührî, Ömer b. Abdulaziz ve el-Hakem'in de görüşüdür. İbn Abbâs'tan da bu görüş rivâyet edilmiştir, Şâfiî'nin konu ile ilgili iki görüşünden birisi de budur. Çünkü ileride açıklanacağı üzere yüce Allah'ın: "Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet" (el-Mâide, 5/49) âyeti bunu gerektirmektedir. Mâlik de yüce Allah'ın: "Eğer sana gelirlerse, aralarında hükmet ya da onlardan yüz çevir" (el-Mâide, 5/42) âyetini delil göstermiştir. Bu da hükmetmekte muhayyerlik hususunda açık bir nasstır. İbnü'l-Kasım der ki: Piskoposlarla zina eden iki kişi birlikte gelecek olursa, hakim muhayyerdir. Çünkü o hükmü yürürlüğe koymak piskoposların bir hakkıdır. Muhalif görüşü savunanlar da derler ki: Piskoposların gelmesine itibar etmez. İbnül-Arabî der ki: Bu, daha sahih olan görüştür. Çünkü müslümanlar, aralarında bir kimsenin hakemliğini kabul edecek olurlarsa hakemin hükmü geçerli olur. Ve bu hususta hakimin rızasına itibar olunmaz. Kitab ehli hakkında bunun böyle olması öncelikle sözkonusudur. Îsa ise İbnü'l-Kasım'dan naklen şöyle demektedir: O vakit, bu konuda hüküm vermesi için gelenler zimmet ehli değildiler. Harb ehliydiler. İbnü’l-Arabı der ki: İsanın İbnü'l-Kasım'dan naklettiği bu görüş, Taberî ve diğerlerinin rivâyet ettiği: Zina eden kişi Hayber ya da Fedeklilerden idiler. Ve o sırada onlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile (antlaşması bulunmayan) harbi kimseler idiler, ifadesinden çıkarılmıştır. Zina eden o kadının ismi Busra idi. Bunlar, Medine'de bulunan yahudilere haber gönderip şöyle demişlerdi: Muhammede buna tiair soru sorunuz. Eğer size recinden başka birşey ile fetva verirse onu alıp kabul ediniz. Şayet recinle fetva verirse, onu kabul etmekten sakınınız... İbnü'l-Arabî derki: İşte bu eğer sahih ise, zina edenleri beraberlerinde getirip soru sormaları, bir ahki ve bir eman olarak değerlendirilir. Eğer bu bir ahid bir zimmet, ve bir dâr (da yaşamak demek) değil ise, o takdirde haklarında hüküm vermemek ve verdiği takdirde de haklarında adaletli hüküm vermek hakkına sahip olurdu. O bakımdan bu hususta Îsa'nın kaydettiği rivâyetinin delil olacak bir tarafı yoktur. İşte yüce Allah, onlar hakkında şöylece haber vermiştir: "Yahudiler durmadan yalana kulak veren, huzuruna gelmeyen bir kavm lehine dinleyenlerdir." Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hakemliğine baş vurunca, onların verdiği hüküm haklarında yürürlüğe girdi ve onların geri dönme hakları kalmadı. Buna göre çeşitli meselelerde başkalarının hakemliğine başvurmak hususu; bir sonraki başlığın konusudur. Aradaki anlaşmazlıklarda bir başkasının hükmüne başvurmanın asıl delili bu âyet-l kerimedir. Mâlik der ki; Bir kişi, bir başkasını hakem tayin edecek olursa, onun hükmü geçerlidir. Bu hüküm hakime götürülecek olursa, hakim de onu yürürlüğe koyar. Apaçık bir zulüm olması hali müstesnaleyhisselâmuhnün der ki: O hükmü doğru verecek olursa, onu yürürlüğe koyar. İbnü'l-Arabî der ki: Bu ise mali konularda ve hakkını taleb eden kişiyi ilgilendiren haklar ile ilgilidir. Hadler ile ilgili ise, ancak sultanın (hüküm vermeye yetkili makamın) hüküm vermek yetkisi vardır İlke şudur; İki davacıya has olan her bir hak ile ilgili hususlarda, başkasının hakem tayin edilmesi caizdir, hakem tayin edilenin o hususta verdiği hüküm de geçerlidir. Bunun tahkikine gelince: İnsanlar arasında hakem tayini, onlara ait bir haktır. Hakimin hakkı değildir Şu kadar var ki, tahkim meselesini alabildiğine geniş çerçevelerde kullanmak, velayet ilkesini delmektir, Ve bu, eşeklerin gelişi güzel davranmaları gibi, insanların da gelişi güzel hareket etmeleri sonucunu verir. O bakımdan, meseleyi nihai olarak kestirip atacak bir otoritenin varlığı da kaçınılmazdır. Bundan dolayı şeriat, karmaşıklığın temelini kökten yıkmak için, veliyülemr tayin edilmesini emr etmiş, bununla birlikte onun yükünü hafifletmek için ve diğer taraftan anlaşmazlık halinde olanlar üzerinden de davalarını hakime götürmek sıkıntısını kaldırmak ve böylelikle her iki maslahatı gerçekleştirip faydayı temin etmek için de tahkime müsaade etmiştir. Şâfiî ve başkaları der ki: Tahkim caizdir ve bunun sonucunda verilen hüküm, ancak bir fetva hükmündedir. Bazı âlimler de şöyle demişlerdir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yahudiler hakkında recm hükmünü vermesi, onların kitaplarındaki bir hükmü uygulamaktı, Onların tahrif ettikleri, gizledikleri ve uygulamayı terkettikleri bir hükmü uygulamaktı. Nitekim Hazret-i Peygamber'in: "Allah'ım, onların öldürdükleri bir zamanda, ben Senin emrini ilk dirilten kişiyim" dediğine dikkat etmek gerekir. Bu ise onun Medine'ye geldiği sırada olmuştu. Bundan dolayı Hazret-i Peygamber, Suriya adındaki kişinin iki oğlundan Tevrat'taki hükmü sağlam bir şekilde öğrenmek yoluna gitmiş ve bu hususta onlara yemin verdirmişti. Aslında kâfirlerin hadler ile ilgili sözleriyle bu husustaki şahitlikleri îcma ile makbul değildir Fakat, Hazret-i Peygamberin bunu yapması, onların bağlı kalacaklarını belirttikleri ve gereğince amel ettikleri bir hususu kabul ettirmek üzere yapmıştı. Diğer taraftan bu konudaki bilginin Hazret-i Peygamber için vahiy yoluyla husule gelmiş olması, yahut da yüce Allah'ın Hazret-i Peygamberin kalbine Suriya'nın iki oğlunun bu hususla söylediklerinin doğru olduğuna dair bir ilham ilka etmesi yoluyla -sadece onlar söyledi diye değil- bilgi sahibi olmuş olması da ihtimal dahilindedir. Hazret-i Peygambere vahiy ya da illiâm yoluyla gelen bu bilgi, ona hükmü gereği gibi açıklamış ve recmin meşruiyetini haber vermiş olur. Bunun başlangıcı tâ o vakit gerçekleşmiş olur. Böylelikle Hazret-i Peygamber, yaptığı ile Tevrat'ın hükmünü uygulamış ve aynı zamanda bunun şeriatinin hükmü olduğunu da beyan etmiş olur. Zaten Tevrat da yüce Allah'ın hükmüdür. Çünkü, şöyle buyurmaktadır: "Şüphesiz Tevrat'ı Biz indirdik ki, onda bir hidayet ve bir nûr vardır. Teslim olmuş olan peygamberler... onunla yakudilere hükmederlerdi." (el-Mâide, 5/44) Bu şekilde hüküm verenler de peygamberlerdendi. Ebû Dâvûd, Hudûd 25. Ebû Hüreyre de Hazret-i Peygamber'den: "İşte ben de Tevrat'ta bulunan hüküm gereğince hüküm veriyorum" dediğini rivâyet etmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Cumhûr, zimmînin şahidliğinin reddedileceği görüşündedir. Çünkü o, şahidlik etmek ehliyetine sahip değildir. O bakımdan zımminin, müslüman hakkında olsun, kâfir hakkında olsun şahidliği kabul olunmaz. Tabiînden ve onların dışından bir topluluk ise, sûrenin son taraflarında açıklanacağı üzere, müslüman bir kimse bulunmadığı takdirde zimmilerin şahitliğini kabul etmiştir. Denilse ki: Hazret-i Peygamber zimmilerin şahidliği gereğince hüküm vermiş ve zina edenleri recmetmiştir. Şu cevap verilir: Hazret-i Peygamber Tevrat'ın hükmü olarak bildiği şeyi onlara uygulamış ve Tevrat gereğince uygulamaya onları mecbur etmiştir. İsrail oğullarının bağlayıcı delil gereğince uygulamaya onları mecbur etmçk ve tahrif ve değiştirmelerde bulunduklarını ortaya koymak suretiyle olmuştu. O bakımdan Hazret-i Peygamber hakim değil de hükmü uygulayıcı bir kimse idi. Bu ise, birinci şekildeki yoruma göredir. Naklettiğimiz ihtimale göre ise, o takdirde bu, o vakaya has bir durum olur. Zira, ilk asırda selef arasında böyle bir durumda şahidliklerini kabul eden kimsenin bulunduğu işitilmemiştir. 5- Bir Kıraat Farkı ve Kederlenme"nin Mahiyeti: Yüce Allah'ın: "Seni kederlendirmesin" âyetini, Nail' "yâ" harfini ötreli, "ze" harfini de esreli olarak okumuştur. Diğerleri ise, "ya" harfini üstün, "ze" harfini de esreli olarak okumuşlardır. Hüzün, sevincin zıddıdır. el-Yezidî der ki: Onu kederlendirdi, söyleyişi Kureyş şivesi, söyleyişi ise Temimlilerin söyleyişidir. Bu iki söyleyişe göre de kıraat vardır. Âyet-i kerimenin anlamı ise: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)a bir tesellidir. Yani, onların küfür içerisinde koşuşup durmaları seni kederlendirmesin. Çünkü, şüphesiz ki Allah, onlara karşı sana zaferi va'detmiştir. Yüce Allah'ın: "Kalpleriyle Îman etmedikleri halde ağızlarıyla inandık deyip de..." âyetinde kastedilenler münafıklardır. Bunlar, dillerinin açıkça ifade ettiği gibi imanı kalplerinde bulundurmayan kimselerdir. "Yahudilerden" yani, Medine'deki yahu dilerden. Burada söz (cümle) tamam olmaktadır. (Buna göre) âyetin anlamı şöyle olur: "Kalpleriyle... şuşup duranlar ve yahudilerden olan bazı kimseler On yaptıkları) seni kederlendirmesin." Daha sonra yüce Allah yeni bir cümleye başlayarak şöyle buyurmaktadır: "Durmadan yalana kulak veren" yani, onlar durmadan yalana kulak verenlerdir. Yüce Allah'ın: "Yanınıza gidip gelenlerdir" (en-Nûr, 24/58) âyeti de fiil kipi itibarıyla bunu andırmaktadır. Yeni cümle başının, yüce Allah'ın: "Yahudilerden ..." olduğu da söylenmiştir. (Meal buna göre yapılmıştır.) Yani, yahudiler arasından çokça yalan dinleyen bir topluluk vardır Yani bunlar, ele başlarının Tevrat'ı tahrif etmek suretiyle söyledikleri yalanlarını kabul etmektedirler. Şöyle de denilmiştir: Ey Muhammed, bunlar sana yalan iftira etmek için, senin söylediklerini dinlerler. Çünkü, aralarında Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzurunda bulunup sonra da yalrudiler arasında avama karşı Hazret-i Peygambere iftira eden ve onu gözlerinde çirkin gösteren kimseler vardır. İşte yüce Allah'ın: "Huzuruna gelmeyen diğer bir kavim lehine dinleyenler vardır" âyetinin anlamı da budur. Münafıklar arasında da bu işi yapanlar vardı. el-Ferrâ' der ki: Burada (yani, en-Nûr, 24/58. ayet ile bu âyet-î kerimede geçen) Kulak verenler, gidip gelenler olarak şeklinde okunması da caizdir. Nitekim yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır; "Onlar, lanete uğramışlardır. Nerede ele geçirilirlerse..." (el-Ahzab, 33/61) Bir başka yerde şöyle buyurmaktadır: "Muhakkak takva sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler." (et-Tûr, 52/17) Daha sonra: "Neşeliler olarak" (et-Tur, 52/18) ile; "Atanlar olarak" (ez-Zariyât, 51/16) diye buyurmuştur. Süfyan b. Uyeyne der ki: Şanı yüce Allah, Kur'ân-ı Kerîm’de: "Huzuruna gelmeyen bir kavim lehine dinleyenler vardır" âyetinde casuslardan söz etmîş, fakat Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da onları bilmekle birlikte onlara (üstü kapalı dahi olsa) işaret etmemiştir. Zira o sırada henüz ilgili hükümler gelmemiş ve İslam da tam manasıyla güç ve iktidarı eline geçirmemişti. Yüce Allah'ın izniyle, casusa dair hükümler el-Mümtahine sûresinde âyetin tefsirinde) gelecektir. Yüce Allah'ın: "Kelimeleri yerine konulduktan sonra değiştirirler" âyetin anlamı şudur: Onlar, sözleri senden anlayıp kavradıktan , yüce Allah'ın murad ettiği yerlerini bilip apaçık hükümlerini de öğrendikten sonra, onu olmadık şekilde te'vil ederler ve şöyle derler: Onun da getirdiği şeriat, recmi terketmek şeklindedir Muhsan olanı recmetmek yerine, yüce Allah'ın hükmünü değiştirerek kırk celde vurmak da onların bu değiştirmelerindendir. "Değiştirirler" ifadesi, yüce Allah'ın: "Dinleyenler" âyetinin sıfatı mahallindedir Ve bu "Sana gel (mey) en" deki zamirden hal değildir. Çünkü onlar, sana gelmeyecek olurlarsa, ne söylediğini de işitemezler. Tahrif ise, ancak bir şeye şahit olup onu işiten kimse tarafından yapılır ve böyle bir kimse tahrif yapabilir. Yahudiler arasından tahrif ve değişiklik yapanlar onların bir kısmıdır. Hepsi değildir. Bundan dolayı "yahudilerden" bir topluluk dinleyenler vardır, şeklinde anlamın anlaşılması daha uygundur. “Derler" ise, "Değiştirirler” deki zamirden hal mahallindedir. "Eğer size şu verilirse onu alın" âyeti Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) size sopa cezasını bildirirse onu kabul edin, aksi takdirde kabul etmeyin» demektir. 8- Allah'ın Kalplerini Temizlemek İstemediği Kimseler ve Cezaları: "Allah'ın fitneye düşürmek İstediği kimse" dünyada saptırmak,ahirettede cezalandırmak istediği kimse "için sen, Allah'a karşı birşey yapamazsın" asla ona fayda veremezsin. "Onlar, Allah'ın kalplerini temizlemek İstemediği kimselerdir" âyetiyle yüce Allah, aleyhlerine kâfir kalmak hükmünü verdiğini açıklamaktadır. Âyet-i kerîme saptırmanın yüce Allah'ın meşieti ile olduğuna delalet etmektedir. Bununla daha önce geçtiği üzere buna muhalif kanaat belirtenlerin görümleri de reddedilmektedir. Yani, yüce Allah mü’minlerin kalplerini onları mükâfatlandırmak üzere temizlediği gibi, bu kâfirlerin kalplerini üzerine bastığı mühürlerden temizlemek, arındırmak istemez. "Dünyada onlara zillet vardır." Bu zilletin, recm'i inkâr etmelerinden sonra Tevrat'ın getirtilip orada recm cezasının bulunduğunun ortaya çıkması suretiyle iç yüzlerinin açığa çıkması ve rezil olmaları olduğu, söylendiği gibi, dünyadaki zilletlerinin, kendilerinden cizye alınıp alçaltılmalan olduğu da söylenmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. |
﴾ 41 ﴿