118

Geri bırakılan üç kişinin de (tevbesini kabul buyurdu). Öyle ki, yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı. Nihayet Allah'tan -yine O'ndan-başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı. Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir.

"Geri Bırakılma"nın Anlamı:

Yüce Allah'ın:

"Geri bırakılan üç kişinin de" âyeti, Mücâhid ve Ebû Mâlik'ten nakledildiğine göre, "tevbeden geri bırakılan üç kişi" diye açıklanmıştır. Katade ise, "Tebuk gazvesinden geri bırakılan üç kişi" diye açıklamıştır. Muhammed b. Zeyd'den de "geri bırakılanın, terkedilen anlamına geldiğini söylediği nakledilmiştir. Çünkü, "filanı geri bıraktım", onu terk ettim ve benim giriştiğim işe onu katmayarak onu oturur halde bırakıp ondan ayrıldım, demektir.

İkrime b. Halid bu anlamdaki kelimeyi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)’ın ardında geri kalanlar anlamında; diye okumuştur. Cafer b. Muhammed'den, onun bu kelimeyi; "Muhalefet edenler..." diye okuduğu rivâyet edilmiştir.

"Geri bırakılanın, münafıklardan farklı olarak sonraya bırakılan, tehir edilen ve haklarında herhangi bir hüküm verilmeyen kimseler anlamına geldiği de söylenmiştir. Çünkü, münafıkların tevbeleri kabul edilmemişti. Diğer bazı kimseler ise özür beyan etmiş ve bu özürleri de kabul edilmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ise bu üç kişiyi haklarında Kur'ân-ı Kerîm âyeti inene kadar ertelemişti, Müslim, Buhârî ve diğerlerinin rivâyetleri gereğince doğrusu da budur.

Lâfız Müslim'in olmak üzere Kâ'b (b. Mâlik) dedi ki: Biz, yani bu üç kişi kendisine yemin ettiklerinde mazeretlerini kabul edip kendilerine bey'at edip mağfiret olunmalarını istediği o kimselerden geriye bırakılmıştık. Ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da işimizi, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar ertelemişti. İşte bundan dolayı yüce Allah:

"Geri bırakılan uç kişinin de..." diye buyurmuştur. Yoksa, şanı yüce Allah'ın sözünü ettiği geri bırakılışımız, gazadan geri kalıbımız değildir. Buradaki geri kalış, onun (Hazret-i Peygamberin) bizi geriye bırakması ve bizim işimizi kendisine yemin edip mazeret beyan eden ve bu mazeretlerini kabul ettiği kimselerden sonraya bırakmasından dolayıdır. Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynakları gösterilecektir. Hadis biraz sonra bütünüyle kaydedilecek ve kaynakları gösterilecektir.

Bu uzunca bir hadistir, bizim buraya aldığımız, bu hadisin son bölümüdür.

"Geri Bırakılanların Kimlikleri:

Geri bırakılan üç kişi ise, Kâ'b b. Mâlik, Âmiroğullarından Murare b. Rabia ile Vakıfoğuflarından Hilâl b. Umeyye'dir. Hepsi de Ensardan idiler. Buhârî ve Müslim onlara dair hadisi rivâyet etmişlerdir.

Müslim dedi ki; ... Kâ'b b. Mâlik'den, dedi ki: Tebuk gazvesi müstesna, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in katıldığı hiçbir gazveden geri kalmadım. Şu kadar var ki, ben Bedir gazvesinden de geri kalmış idim. Ama, Peygamber o gazada kendisinden geri kalan hiçbir kimseye serzenişte bulunmadı. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve müslümanlar Kureyş’in kervanını ele geçirmek kastıyla çıkmışlardı. Nihayet Allah, onları ve düşmanlarını (önceden) herhangi bir sözleşme olmaksızın bir araya getirdi. Ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte İslâm üzere ahidleştiğimiz vakit Akabe gecesinde hazır bulundum. Bunun yerine Bedir'de hazır bulunmuş olmayı tercih etmem. Her ne kadar Bedir insanlar arasında ondan daha meşhur ise de.

Tebuk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan geri kaldığım sırada durumuma dair haberin bir bölümü şöyledir: O gazvede Peygamber'den geri kaldığım vakte kadar hiçbir zaman daha güçlü ve daha bolluk içinde olmamıştım. Allah'a yemin ederim, ondan önce hiçbir zaman bir arada iki bineğim olmamıştı. Fakat aynı anda iki bineğim vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oldukça sıcak bir dönemde gazaya çıkmıştı. Önünde katedilecek uzun bir mesafe ve yollar vardı. Üzerine gittiği düşman sayıca çok fazla idi. O bakımdan, gazalarına gereği gibi hazırlansınlar diye müslümanlara durumlarını açıkça ifade etti ve nereye gitmek istediğini onlara bildirdi.

Müslümanlar, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte pek çoktular. Herhangi bir belleyicinin -divan defterlerinin (tutanaklarının)- defteri onları bir arada yazabilmiş değildir.

Kâ'b dedi ki: Geri kalmak isteyip de -hakkında yüce Allah'tan bir vahiy inmediği sürece- bu işin Hazret-i Peygamber'e gizli kalacağını sanmayan kişi çok azdı.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) meyvelerin olgunlaştığı, gölgelerin hoş olduğu bir zamanda bu gazaya çıktı. Bense, bu gibi şeylere bir parça düşkün bir kimse idim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve onunla beraber müslümanlar bu gaza için hazırlıklarını yaptılar. Ben de onlarla birlikte hazırlık yapmak üzere gitmek istedimse de hiçbir İş göremedim. Kendi kendime: İstersem ben bunu yapabilirim, diyordum. Ancak, benim işi bu şekilde ağırdan alışım devam edip gitti. Nihayet insanlar ciddiyetle işe koyuldular. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve beraberinde müslümanlar gazaya çıktılar, ben ise kendim için hiçbir hazırlık yapmadan duruyordum. Sonra bir sabah erkenden gittim, yine hiçbir şey yapmaksızın geri döndüm.

Benim bu işi ağırdan alışım devam edip durdu, nihayet onlar sür'atle yola koyuldular ve gaziler yol alıp ilerlediler. Bineğime binip onlara yetişmek istedim, keşke yapabilseydim. Sonra bu da benim için mukadder olmadı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın çıkışından sonra, insanlar arasına çıktığım da ben, ya münafık olduğu hususunda hakkında ciddi şüpheler bulunan, yahut Allah'ın mazur gördüğü zayıf kabul ettiği kimselerden başka benim gibi geri kalmış hiçbir kimse görmeyişim beni üzüyordu,

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Tebuk'e ulaşıncaya kadar beni anmadı. Tebuk'de ashâbı arasında otururken: "Kâ'b b. Mâlik ne yaptı acaba?" diye sordu, Selemeoğullarından bir kişi: Ey Allah'ın Rasûlü dedi, onu iki elbisesi ve bu elbiselerin kenarlarına bakması kendisini alıkoydu. (Kendisini beğendiğini, güzel elbiselere kendisini kaptırdığını kastediyor). Ancak, Muaz b. Cebel ona: Ne kadar kötü dedin diye karşılık verdi. Allah'a yemin ederim, ey Allah'ın Rasûlü, biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sustu. Bu halde iken serapta hareket eden beyaz elbiselere bürünmüş bir adam gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): "Ebû Hayseme olasın" diye buyurdu. Gerçekten de Ensardan Ebû Hayseme olduğunu gördüler. İşte, bir avuç hurma tasadduk ettiği için münafıkların kendisini ayıpladıkları kişi odur.

Kâ'b b. Mâlik (devamla) dedi ki: Nihayet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Tebuk'ten geri döndüğü haberini alınca, aşırı üzüntüm beni istila etti. Söyleyeceğim yalanları hatırımdan geçirmeye ve: Yarın ben onun gazabından nasıl kurtulabilirim demeye koyuldum, bu hususta akrabalarımdan görüşü sağlam herkesten yardım istiyordum. Bana: Artık Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geliyor ve oldukça yaklaştı denilince, batıl kanaatler benden uzaklaştı ve ondan hiçbir şekilde (yalan söylemekle) kurtulamayacağımı kesinlikle anladım. O bakımdan, ona doğru söylemeyi kararlaştırdım.

Nihayet, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sabah vakti (Medine'ye) girdi. Yolculuktan geldi mi, önce mescide uğrar, orada iki rekât namaz kılar, sonra insanlar (dinlemek) için otururdu. Bu şekilde oturunca, geri kalanlar da yanına gelmeye başladılar, ona Özür beyan etmeye ve yemin etmeye koyuldular. Seksen küsur kişi idiler. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) onların açıkladıklarını kabul etti, onlara bey'at etti, onlar için mağfiret diledi ve içyüzlerini de Allah'a havale etti. Nihayet ben de yanına vardım. Ona selam verdiğimde öfkeli birisinin edasıyla tebessüm etti, sonra: "Gel" diye buyurdu. Önünde oturuncaya kadar yürüdüm, bana: "Seni geri bırakan sebep nedir? Daha önceden bineğini satın almamış mıydın" diye sordu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Allah'a yemin ederim ki, eğer dünya ehlinden senden başka birisinin huzurunda otursaydım; zannederim ileri süreceğim bir mazeret ile onun gazabından kendimi kurtarabilirdim. Çünkü bana güzel söz söyleyebilme yeteneği ve tartışabilme gücü verilmiş bulunuyor. Fakat, Allah'a yemin ederim, şuna inanıyorum ki, eğer bugün sana, senin benden razı olmanı sağlayacak yalan bir söz söyleyecek olursam, aradan fazla zaman geçmeksizin Allah senin bana gazaplanmanı sağlayabilir. Ve yemin olsun sana, bana karşı olumsuz duygular beslemene sebep teşkil edecek doğru bir söz söyleyecek olursam, inanıyorum ki, bu hususta Allah bana güzel bir sonuç ihsan edecektir. Allah'a yemin ederim, hiçbir mazeretim yoktu. Allah'a yemin ederim, senden geri kaldığım zamandan daha güçlü, daha rahat imkânlara önceden sahip olmamıştım.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Buna gelince, bu doğru söyledi. Haydi, Allah hakkında hüküm verinceye kadar kalk, git."

Bunun üzerine kalktım. Selemeoğullarından bazıları da kalkıp arkamdan geldiler ve bana şöyle dediler: Allah'a yemin ederiz, biz bundan önce senin bir günah işlediğini bilmiyoruz. Bu geri kalanların Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a mazeret olarak bildirdikleri şekilde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a özür beyan etmekten âciz (mi oldun)? Çünkü, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın senin için mağfiret dilemesi, işlediğin günaha karşılık sana yeterdi.

(Kâ'b devamla) dedi ki: Allah'a yemin ederim beni o kadar azarladılar ki, sonunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a geri dönüp kendimi yalanlamak istedim. Sonra onlara: Peki, benim bu durumum gibisini benden başkasında da gördünüz mü? diye sordum. Onlar, evet dediler. Seninle birlikte iki kişi daha senin dediğin gibi dediler. Onlara da sana söylenenin benzeri sözler söylendi. Ben: Bunlar kimdir diye sorunca bana, bunlar Murare b. Rabia el-Âmiri ile Hilâl b. Umeyye el-Vakifî'dir dediler. Böylelikle bana Bedir'e katılmış salih iki kişinin ismini söylemiş oldular. Bunların benim gibi olmaları bana yeterdi. Bu ikisinin ismini bana söyleyince, ben de çekip gittim.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müslümanlara kendisinden geri kalanlar arasından bu üç kişi olan bizlerle konuşmayı yasakladı. O bakımdan insanlar bizden uzak durdular. Bize karşı tutumları değişti. O kadar ki, ben kendi içimde yeri tanımaz oldum. (Yer benim için değişti). Bildiğim yer değildi artık.

Bu şekilde elli gün kaldık. Benim İki arkadaşım ise, evlerine çekildiler, evlerine oturup ağlamaya koyuldular. Bense aralarında en genç ve en güçlüleri idim. Dışarı çıkar, namaza iştirak eder, çarşılarda dolaşırdım, ama kimse benimle konuşmuyordu. Namazdan sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) oturduğu yerde kalkmadan yanına gider, ona selam verirdim ve kendi kendime selamımı almak içim Acaba dudaklarını kıpırdattı mı, kıpırdatmadı mı diye sorardım. Daha sonra, yakın bir yerde namaz kılar, gizliden gizliye ona bakardım. Namazıma yöneldimi, bana bakıyor, ben ona doğru baktım mı benden yüzünü çeviriyordu.

Nihayet müslümanların benden bu uzaklaşmaları bana uzun gelmeye başladı. Yolda yürürdüm ve nihayet Ebû Katade'nin bahçe duvarından aştım. Amcam oğlu idi. İnsanlar arasında en sevdiğim kişiydi. Ona selam verdim. Allah'a yemin ederim selamımı almadı. Ona: Ey Ebû Katade dedim, Allah adına sana yemin veriyorum. Benim, Allah'ı ve Rasûlünü sevdiğimi bilmiyor musun? Ebû Katade susuyordu. Tekrar ona aynı şekilde yemin verdim, yine sustu. Yine ona yemin verdim, bu sefer Allah ve Rasûlü daha iyi bilir dedi. Gözlerimden yaşlar boşaldı. Geri dönüp yine duvarı aştım (ve gittim).

Medine çarşısında yürürken, Medine'de satmak üzere buğday getirenlerden Şam halkından Nabatlı birisinin: Kâ'b b. Mâlik'i bana kim gösterebilir, dediğini gördüm. Bu sefer, insanlar işaretle beni onlara göstermeye başladılar. Nihayet yanıma geldi. Bana, Gassan hükümdarından bir mektup uzattı. Okur-yazar birisiydim. O mektubu okudum, şu ifadeleri gördüm: İmdi bize ulaştığına göre, senin arkadaşın senden darılmış. Halbuki Allah seni aşağılanacağın, hakkının kaybolacağı bir yerde bırakmamıştır. O bakımdan sen bize dön, biz seni gereği gibi gözetiriz. Ben, bunları okuyunca kendi kendime şöyle dedim: Bu da aynı şekilde belanın bir parçasıdır. Hemen o mektubu alıp bir tandıra yöneldim ve mektubu tandırda yakıverdim.

Nihayet elli günün kırkı geçti. Vahiy gecikmişti. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın elçisinin yanıma geldiğini gördüm. Bana dedi ki; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hanımından uzak durmanı sana emrediyor. Ben, onu boşayayım mı, yoksa ne yapayım deyince, hayır dedi. Ondan uzak dur, ona yaklaşma. Diğer iki arkadaşıma da benzeri bir haber göndermişti. Ben de hanımıma: Ailenin yanına git ve Allah bu hususta hükmünü verinceye kadar onların yanında kal. (Ka'b b. Mâlik devamla) dedi ki: Hilâl b. Umeyye'nin hanımı, bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gidip ona şöyle demiş: Ey Allah'ın Rasûlü, Hilâl b. Umeyye hizmetçisi bulunmayan, bakıma muhtaç yaşlı birisidir. Benim kendisine hizmet etmemi hoş karşılar mısın? Peygamber: "Olur, fakat o sana hiçbir şekilde yaklaşmasın" diye buyurmuş. Hanımı da şu cevabı vermiş: Allah'a yemin ederim onda hiçbir şeye karşı bir arzu yok. Allah'a yemin ederim, onun bu durumu ortaya çıktığından bugüne kadar ağlayıp duruyor.

(Kâ'b b. Mâlik devamla) dedi ki: Yakınlarımdan birisi: Sen de hanımın hususunda Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan izin istesen. Çünkü, Hilâl b. Umeyye'nin hanımına, Hilâl’e hizmet etmesi için izin vermiş. Ben, hanımım için bu hususta Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan izin istemeyeceğim, dedim. Hem ben, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan hanımımın hizmeti için izin İsteyecek olursam -ki, ben genç bir adamım- ne diyeceğini de bilmiyorum. Bu şekilde on gün daha geçti.

Böylelikle bizimle konuşmanın yasaklandığından bu yana elli gün tamamlanmış oldu. Daha sonra ellinci günün sabahı, sabah namazını odalarımızdan birisinin damında kılıyorken, yüce Allah'ın, hakkımızda söz ettiği şekilde, nefsimin daraldığı, bütün genişliği ile yeryüzünün üzerime dar geldiği bir halde oturmakta iken, Sel' tepesine çıkmış birisinin, sesinin çıkabildiği kadar şöyle bağırdığını işittim: Ey Kâ'b b. Mâlik, müjdeler olsun sana. Bunun üzerine secdeye kapandım ve kurtuluşumuzun geldiğini anladım. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) insanlara sabah namazını kıldıktan sonra Allah'ın tevbemizi kabul ettiğini ilan etmişti. Bunun üzerine insanlar bizi müjdelemeye koyuldular. Diğer iki arkadaşımın yanına da müjdeciler gitti. Bir adam da at üstünde koşturarak bana doğru geldi. Eslemlilerden birisi de bana doğru koşup (Sel) tepesine çıktı. O bakımdan, ses attan daha hızlı gelmişti. Sesini işittiğim kişi bana müjde vermek üzere yanıma geldiğinde, bu müjdesi dolayısıyla elbisemi çıkartıp ona verdim. Allah'a yemin ederim, o gün için üzerimdeki elbiselerden başka bir elbiseye sahip değildim. Ariyeten başkasından alt ve üst elbise istedim, onları giyindim.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğru yola koyuldum. Kafileler halinde insanlar beni karşılıyor, tevbemin kabulü dolayısıyla beni tebrik ediyorlar ve şöyle diyorlardı: Allah'ın tevbeni kabul etmesi mübarek olsun senin için. Nihayet mescide girdim, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ı etrafında ashâbı ile birlikte mescidde oturur buldum. Talha b. Ubeydullah koşarak yanıma geldi, benimle tokalaşarak beni tebrik etti. Allah'a yemin ederim, Muhacirlerden ondan başka bir kimse ayağa kalkmadı. -Kâ'b, Talha'nın bu davranışını hiçbir zaman unutmadı. -

(Devamla) Kâ'b dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'in sevinçten yüzü parıldıyor iken ona selam verdim. O da şöyle buyurdu: "Annenin seni doğurduğu günden bu yana geçirdiğin en hayırlı gün bugündür. Müjde sana," Ben: Ey Allah'ın Rasûlü, bu (tevbemizîn kabulü) Allah nezdinden mi geldi, yoksa senden mi? diye sordum. Peygamber: "Hayır, Allah nezdinden" diye buyurdu.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) sevindiği vakit yüzü âdeta bir ay parçasıymış gibi aydınlanırdı. Biz bunu farkedebiliyorduk. Önüne, huzuruna oturduğumda, ey Allah'ın Rasûlü dedim. Allah'ın tevbemi kabul etmesi lütfü dolayısıyla malımı Allah'a ve Rasülüne sadaka olarak bağışlamak istiyorum. Ancak, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Hayır, malının bir bölümünü kendin için alıkoy. Böylesi senin için daha hayırlıdır." Bu sefer ben, Hayber'deki payımı alıkoyuyorum, dedim. Ayrıca şunları söyledim: Ey Allah'ın Rasûlü! şüphesiz Allah beni doğrulukla kurtardı. Tevbemin bir gereği olarak da hayatta kaldığım sürece doğru olmayan bir söz söylemeyeceğim. (Kâ'b devamla) dedi ki: Allah'a yemin ederim, ben bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söylediğim günden bu güne kadar yüce Allah'ın, müslümanlardan hiçbir kimseyi beni kendisiyle lütuflandırdığından daha güzeliyle doğruluk sebebiyle lütuflandırmış olduğunu bilmiyorum. Allah'a yemin ederim, bunu Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a söylediğim günden bu yana bir defa olsun yalan söylemek kastım olmadı. (Ömrümün geri kalan bölümünde de) Allah'ın benî koruyacağını ümid ederim. Aziz ve celil olan Allah da;

"Yemin olsun ki, Allah Peygamberini de, içlerinden bir grubun gönülleri az kalsın eğrilmek üzere iken dar zamanda ona tabi olan Muhacirlerle Ensarı da tevbeye muvaffak etti Çünkü O, onlara çok rahmet edendir, çok bağışlayandır. Geri bırakılan üç kişinin de. Öyle ki, yeryüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş, vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı... Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun." (et-Tevbe, 9/117-119)

Kâ'b dedi ki: Allah'a yemin ederim, Allah beni İslâm'a hidayet ettiğinden bu yana bana göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a doğru söyleyip ona yalan söylememekten daha büyük bir nimet ihsan etmiş değildir. Ben de ona yatan söylemiş olsaydım, yalan söyleyenlerin helâk olduğu gibi helâk olup gitmiştim. Çünkü Allah, vahiy nâzil olduğunda yalan söyleyen kimseler için her hangi bir kimseye söylediği sözün en kötüsünü, ağırını söylemiş ve şöyle buyurmuştu:

"Yanlarına döndüğünüzde onlardan vazgeçmeniz için önünüzde Allah'a yemin edeceklerdir. O halde siz de onlardan yüzçevirin. Çünkü onlar murdardırlar. Kazandıklarının cezası olarak varacakları yer de cehennemdir. Kendilerinden hoşnut olmanız için size yemin ederler. Siz onlardan hoşnut olsanız da şüphesiz Allah o fasıklar topluluğundan hoşnut olmaz." (et-Tevbe, 9/95-96)

Kâ'b dedi ki: Biz, bu üç kişi, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a yemin edip onun da kendilerine bey'at ettiği, kendileri için mağfiret dilediği o kimselerden geriye bırakılmış ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bizim işimizi, Allah hakkımızda hüküm verinceye kadar sonraya ertelemişti. işte bundan dolap aziz ve celil olan Allah:

"Geri bırakılan üç kişinin de..." diye buyurdu. Yoksa, yüce Allah'ın sözünü ettiği geri bırakılmamız bizim gazadan geri bırakılışımız değildir. Bu, sadece durumumuzu Hazret-i Peygamber'e yemin edip özür beyan eden ve Peygamberin de onun mazeretini kabul ettiği kimselere göre işimizi sonraya ertelemesinden ibaretti. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389. Buhârî, Meğâzî 79; Müslim., Tevbe 53; Müsned, III, 456-459, VI, 386-389.

"Öyle ki yer yüzü bunca genişliğine rağmen onlara dar gelmiş" âyetindeki: Bunca genişliğine rağmen" anlamındadır.

"Geniş ev" denilir, mastar içindir. Yani, yeryüzü genişliği ile birlikte onlara dar gelmişti. Çünkü, müslümanlar darılmış, onlarla herhangi bir muamelede bulunulmuyor, konuşulmuyordu. Bu âyette tevbe edinceye kadar, masiyet işleyenlerden dargın kalına(bile)ceğine delil vardır. "Vicdanları kendilerini sıktıkça sıkmıştı." Yani, üzüntü ve yalnızlıktan dolayı ashâb-ı kiramdan gördükleri dargınca muameleden dolayı kalpleri alabildiğine daralmış, vicdanları sıkılmıştı.

"Nihayet Allah'tan, -yine Ondan- başka sığınacak hiçbir yer olmadığını anlamışlardı." Yani, affedilmeleri ve tevbelerinin kabulü hususunda O'ndan başka hiçbir sığınaklarının olmadığına kesinlikle inanmışlardı. Ebû Bekr el-Verrâk der ki: Nasûh tevbe, bütün genişliğine rağmen yeryüzünün tevbe edene dar gelmesi ve kişinin bizzat kendi vicdanının da kendisini alabildiğine sıkacak hale gelmesidir. Tıpkı Kâ'b'ın ve iki arkadaşının tevbesi gibi.

"Sonra, tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu. Şüphesiz Allah, tevbeyi kabul edendir, hakkıyla merhamet edendir." Yüce Allah, böylelikle tevbelerinin, önce kendisi tarafından kabul edildiğini belirtmiş olmaktadır. Ebû Zeyd dedi ki: Yüce Allah için yapılan dört işte başlangıcın benden olacağını zannederek halaya düştüm. Ben (önce), benim kendisini sevdiğimi zannettim, bir de baktım ki, O beni sevmiş bile. Yüce Allah:

"Kendisinin onları seveceği, onların da kendisini seveceği..."(el-Mâide, 5/54) Benim önce O'ndan razı (lütfundan hoşnut) olacağımı zannediyordum, baktım ki O, benden razı olmuş bile. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

"Allah onlardan razı olmuştur, onlarda O'ndan hoşnut olmuşlardır." (el-Beyyine, 98/8) Yine ben, (öncelikle) benim O'nu anacağımı sandım, bakıyorum ki, O beni anmış bile. İşte yüce Allah:

"Allah'ın zikretmesi ise elbette en büyüktür" (el-Ankebut, 29/45). Yine ben, (öncelikle) tevbe edenin ben olduğumu zannediyordum, bakıyorumki O, benim tevbemi kabul etmiş bile. Nitekim yüce Allah:

"Sonra tevbe etsinler diye onları tevbeye muvaffak buyurdu" diye buyurmaktadır.

Âyetin: Tevbe üzere sebat etsinler diye onları tevbeye iletti anlamında olduğu da söylenmiştir. Yüce Allah'ın:

"Ey îman edenler, îman edin (imanınız üzere sebat gösterin)" (en-Nisa, 4/136) diye buyurmaktadır.

Şöyle açıklanmıştır: Allah onlara genişlik ve mühlet verdi, başkalarına yaptığı gibi onları cezalandırmakta acele etmedi. (Günah dolayısıyla cezalandırmakta acele etmesi hususunda örnek olmak üzere) yüce Allah'ın şu âyeti gösterilebilir:

"Yahudilere zulümleri sebebiyle kendilerine helâl kılınmış olan pek çok şeyi yasakladık." (el-Nisâ, 4/160).

118 ﴿