121Onlar, küçük büyük ne infak ederlerse, her bir vadiyi aştıklarında muhakkak bu onlara yazılmıştır ki, Allah yapmakta olduklarının en güzeliyle kendilerini mükâfatlandırsın. Bu âyete dair açıklamalarımızı altı başlık halinde sunacağız: 1. Resûlüllah'tan Geri Kalmak: "Gerek Medinelilerin, gerek çevresinde bulunan bedevilerin Allah'ın Rasûlünden geri kalmaları... yaraşmaz" âyeti zahiri itibariyle haber, ancak emir manasındadir. Yüce Allah'ın: "Sizin Allah'ın Rasûlüne eziyet vermeniz de... olacak bir şey değildir" (el-Ahzab, 33/53) âyeti gibi. Daha önceden de geçmişti. "Geri kalmaları" âyeti; in ismi olarak ref mahallindedir. Bu âyet, Medineliler ve onlara komşu bulunan Muzeyne, Cuheyne, Eşca', Gıfar ve Eşlem gibi diğer Arap kabilelerine mensup mü’minlere Tebuk gazvesinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan geri kalmaları dolayısıyla yöneltilmiş bir sitemdir. Âyetin anlamı şudur: Sözü geçen bu kimselerin geri kalmaları uygun bir şey değildir. Çünkü, özellikle bunların Savaşa çıkmaları gerekirdi. Bunlar başkalarından farklı idi. Başkalarının Savaşa çıkmaları -kimisinin görüşüne göre- istenmemişti. Bununla birlikte Savaşa çıkma isteğinin, bütün müslümanlara yönelik olma ihtimali ile birlikte özellikle yakın olmaları ve Medine'ye komşuluktan dolayısıyla, başkalarına göre bu emri öncelikle yerine getirmeleri gerektiğinden, özellikle onlara sitem edilmiştir. 2. Kimse Kendisini Allah Rasûlüne Tercih Edemez: Yüce Allah'ın: "Kendi nefislerini ona tercih etmeleri yaraşmaz." Yani, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) zorluk ve meşakkat içinde iken, kişi kendisi için rahatı ve kolaylığı tercih edemez. Âyette geçen "tercih etme" anlamını ifade eden fiilin kullanımına işaretle-; "Şundan yüz çevirdim." Yani, kendimi ondan daha üstün gördüm, diye kullanılır. 3. Allah Yolundaki Her Sıkıntı Salih Bir Amel Değerindedir: Yüce Allah'ın: "Çünkü Allah yolunda" Allah'a itaat uğrunda "susuzluk" yani, susamaları, susuzluk çekmeleri. Ubeyd b. Umeyr "susuzluk" anlamındaki kelimesini med ile; diye okumuştur. Bu ikisi; Hata, yanılma kelimesinde olduğu gibi iki ayrı söyleyiştir. "Yorgunluk" da öncekine atfedilmiştir, buradaki ise te'kid için fazladan gelmiştir. Aynı şekilde "Açlık çekmeleri" kelimesinde de böyledir. Bu kelime aslında karnın zayıflaması ve içe çekilmesi anlamındadır. Mesela, "Karnı zayıf, küçük erkek, karnı zayıf, küçük kadın" ifadeleri de buradan gelmektedir ki, bu konudaki açıklamalar daha önceden (el-Mâide, 5/3- ayet, 26. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. "Kâfirleri kızdıracak bir yere" bir bölgeye, bir araziye "ayak basmaları" yani, oraya ayak baslıkları için ayak basmalarından ötürü... "Kâfirleri kızdıracak" anlamındaki âyet, ayak basılan yere sıfat olduğundan dolayı nasb mahallindedir. "Bir düşmana karşı zafere ulaşmaları." Yani, düşmanı öldürerek veya yenik düşürmek suretiyle bir üstünlük elde etmeleri... Aslında; "Bir şeye nail oldum, nail olurum" ifadesi, onu elde ettim, ele geçirdim manasınadır. (Mealde: Ulaşmak diye karşılanmıştır). el-Kisâî der ki: Bu ifade Arapların "Bu, kendisinden bir şeyler elde edilen bir iştir," ifadelerinden alınmadır. Yoksa, elden ele almak, (tenâvül)den değildir. Çünkü "tenâvül" kelimesi, "Ona bağışı verdim," tabirinden gelmektedir. Başkası şöyle demektedir: "Bağışı aldım, alınırı" fiili "vav'lıdır. İse, "ya"hdır. O bakımdan; "Onu elde ettim, ben onu elde edenim," denilir. "Her bir vadiyi aştıklarında." Araplar, kıyasa uygun olmayarak "vadi" kelimesinin tekil ve çoğulunu diye kullanırlar. en-Nehhâs der ki: Bildiğim kadarıyla tekili "fail" vezninde olmakla birlikte, çoğulu "ef ile" şeklinde gelen başka bir kelime yoktur. Halbuki kıyasa göre bu kelimenin çoğulunun; şeklinde gelmeli idi. Onlar, tek bir vav'ı dahi telaffuzu ağır bulduklarından, burada iki vav'ı bir arada zikretmeyi ağır bulmuşlardır. O kadar ki onlar, "(.......): Belirli vakti geldiğinde" kelimesindeki "hemze"yi "vav" yerine kullanmışlardır. el-Halil ile Sîbeveyh ise, bir erkek ismi olan "Vâsıl" ismini küçültme isim olarak; diye kullanıldığım nakletmektedir ki, bunu başka bir isimde kullanmazlar. el-Ferrâ' ise, "vadi" kelimesinin çoğulunun; şeklinde kullanıldığım nakletmektedir. Derim ki: Kelimenin, diye de çoğulu yapılmıştır. Nitekim şair Cerir şöyle demektedir: "Vadilerin parlaklığı arasında artık kendisinden hayır gelmez (kısır) bir harebeyi tanıdım. Sen bu harabelerden ayrılalı uzun bir zaman geçti." "Mutlaka kendilerine salih bir amel yazılır." İbn Abbâs der ki: Allah yolunda yaşadıkları her bir korku karşılığında yetmiş bin hasene mükâfatları vardır. Sahih hadiste de şöyle buyurulmaktadır: "At üç türlüdür... -hadiste şu ifadeler de yer almaktadır-: Sahibi için ecir olan ata gelince; bir kimse eğer onu Allah yolunda ve İslâm ehli için bir otlak veya bir bahçede bağlarsa, onun o otlak yahut bahçeden yedikleri karşılığında yediklerinin sayısı kadar ona hasenat yazılır. Onun pislikleri ve sidikleri sayısınca da ona hasenat yazılır." Buhârî, Cihad 48, Musâkaac 12, Menakıb 28, Tefsir 99. Sûre 1. hismn 24; Müslim, Zekât 24; İbn Mâce, Cihâd 14: Muvattâ, Cihâd 3; Müsmd, 1, 395, II, 262, 383, V, 381, Bu mükâfat, atlar yerinde iken böyle. Ya atlar sırtında düşman arazilerine girilecek olursa, mücahidlerin ecri ne olur? 4. Mücahidin Ganimete Hak Kazanması: Kimi ilim adamı, bu âyet-i kerîmeyi düşman topraklarına girmekle ve düşman topraklarında bulunmakla ganimete hak kazanılacağına delil göstermişlerdir. Artık bundan sonra vefat ederse o ganimetteki payını alır. Bu, Eşheb ve Abdulmelik'in görüşüdür. Şâfiî'nin iki görüşünden birisi de budur. Mâlik ve İbnül-Kasım ise şöyle derler: Onun alacak bir payı olmaz. Çünkü yüce Allah, bu âyet-i kerîmede sadece ecri sözkonusu etmekte, ganimetteki payı sözkonusu etmemektedir. Derim ki: Birinci görüş daha sahihtir. Çünkü yüce Allah, kâfirlerin arazilerine girmeyi, onların mallarından birşeyler ele geçirmek ve onları yurtlarından çıkarmak ayarında değerlendirmiştir. İşte, onları öfkelendiren ve onları zelil kılan da budur. O bakımdan, böyle birşey bizzat ganimet elde etmek, düşmanı öldürmek ve ashâb etmek ayarındadır. Durum böyle olduğuna göre ganimete, fiilen ele geçirmesiyle değil de bizzat düşman topraklarına girmekle hak kazanılır. Bundan dolayı Ali (radıyallahü anh) şöyle demiştir: Bir kavim kendi yurtlarında iken yurtları çiğnenecek olursa mutlaka zelil olurlar. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 5. Âyet Muhkem midir, Mensuh mudur? Bu âyet-i kerîmenin, yüce Allah'ın: "Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez" (et-Tevbe, 9/122) âyeti ile nesh olduğu ve bu hükmünün müslümanlar sayıca azken sözkonusu olduğu, sayıları çoğaldığında ise hükmünün nesh edilip, Allah'ın, dileyen kimseye geri kalmayı mubah kıldığı söylenmiştir ki, bu görüş İbn Zeyd'in görüşüdür. Mücahid dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir grubu insanlara (dini) öğretmeleri için çöllere göndermişti. Bu âyet-i kerîme nâzil olunca, korkup geri döndüler, bunun Üzerine yüce Allah da-: "Mü’minlerin topluca (Savaşa) çıkmaları gerekmez" âyetini indirdi. Katade dedi ki: Bu husus, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e has idi. Hazret-i Peygamber bizzat gazaya çıktı mı, herhangi bir kimsenin özürsüz olarak ondan geri kalma hakkı yoktur. Onun dışındaki diğer yönetici ve devlet başkanlarına gelince; dileyen müslümanın, -eğer insanların ona ihtiyaçları yoksa, bir zaruret de bulunmuyorsa- ondan geri kalma hakkı vardır. Üçüncü bir görüşe göre âyet-i kerîme muhkemdir. el-Velid b. Müslim dedi ki: Ben, el-Evzaî, İbnü'l-Mübârek, el Fezârî, es-Sebi'î, Said b. Abdulaziz'i bu âyet-i kerîme hakkında onun bu ümmetin ilki için olduğu gibi, sonradan gelecekleri için de böyle olduğunu söylerken dinlemişi mdir. Derim ki: Katade'nin görüşü güzeldir. Buna delil de Tebuk gazvesidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 6. Cihada Çıkmanın Fazileti ve Mazereti Dolayısıyla Çıkamayanların Mükâfaatı: Ebû Dâvûd'un, Enes b. Mâlik'ten rivâyetine göre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Yemin olsun, siz Medine'de öyle kimseleri geride bıraktınız ki, ne kadar yol aldıysanız, ne kadar harcamanız olduysa ve hangi vadiyi katettiyseniz mutlaka onlar da bunda sizinle birliktedirler." Ey Allah'ın Rasûlü! Onlar Medine'de oldukları halde nasıl olur da bizimle birlikte olabilirler? dediler. Hazret-i Peygamber: "Mazeretleri onları alıkoydu" dedi. Buhârî, Cihad 35, Meğâzî 81; Ebû Dâvûd, Cihad 19; İbn Mâce, Cihad 6; Müsned, III, 103, 160, 182. 214. Müslim de bunu Hazret-i Cabir yoluyla rivâyet etmiştir. Câbir dedi ki: Bir gazada Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte idik. Şöyle buyurdu: "Hiç şüphesiz Medine'de bir takım kimseler vardır ki, ne kadar yol aldıysanız, hangi vadiyi katettiyseniz, mutlaka onlar sizinle beraberdirler. Hastalıkları onları (sizinle birlikte) çıkmaktan alıkoydu." Müslim. İmâre 159; İbn Mâce, Cihâd 6; Müsned, III, 300, 341. Böylece Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mazereti bulunanlara, gücü yerinde ve fiilen amelde bulunanlara hakkında sözkonusu olan ecrin benzeri ecir verileceğini bildirdi. Kimisi de şöyle demiştir: Özürü bulunan kimsenin mükâfatı katlandırılmaz. Ancak, fiilen katılanın ecri kat kat verilir. İbnü'l-Arabî der ki: Bu, yüce Allah'a karşı delilsiz bir hüküm vermedir, onun geniş rahmetini daraltmadır. Kimi insanlar İse, bu hususta şüpheli bir ifade kullanarak şöyle demişlerdir. Son cümle İbnu'l-Ariıbî, Akkâmul-Kur'ân, fi, 1029'daki ifade şekli esas alınarak tercüme edilmiştir. Bunlara da kat kat ecir verileceği kesindir. Ancak, bizler herhangi bir yerde kat kat mükâfat verileceğini kesin söyleyemeyiz. Çünkü bu, niyetlerin miktarına bağlı bir husustur. Bu da ğaybî bir meseledir. Kafi olarak söylenebilen şu ki, ortada kat kat ecrin verileceği doğrudur, yüce Rabbimiz ise kimin bunu hakettiğini en iyi bilendir. Derim ki: Hadis ve âyetlerden zahiren anlaşılan, ecir bakımından eşitlik olduğudur. Bunlardan birisi de Hazret-i Peygamber'in: "Her kim bir hayır gösterirse, ona da bizzat o hayrı işleyenin ecri gibi ecir verilir" Müslim, İmâre 133; Ebû Dâvûd, Edeb 115; Tirmizî, İlim 14; Müsned, IV, 120, V, 274. hadisi ile: "Kim abdest alır da namaz kılmak üzere çıkar da, insanların namazı kılıp bitirmiş olduklarını görürse, Allah o kimseye o namazı kılan ve cemaate katılanların ecrini verir" Ebû Dâvûd, Salât 50; Nesâî hurime 52; Müsned. II, 380. âyetten gibi. Yüce Allah'ın: "Kim Allah'a ve Rasûlüne hicret maksadıyla evinden çıkar da sonra ölüm kendisine erişirse, onun mükâfatı Allah'a ait olur" (en-Nisa, 4/100) âyetinin zahiri de bunu gerektirmektedir. Samimi niyetin amellerin esası oluşu da buna delildir. Eğer, itaat olan bir işi yapmak için samimi bir niyete sahip olur da, bu niyet sahibi herhangi bir engel dolayısıyla o itaati işlemekten acze düşerse, aciz düşen kimsenin alacağı ecrin, bizzat o işi yapmaya gücü yeten ve yapanın ecrine eşit olması ve hatta ondan da fazla olması uzak bir ihtimal değildir. Çünkü Hazret-i Peygamber: "Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır" el-Heysemî, Mecmau'z-Zevâid, 1, 61, 109. diye buyurmaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. |
﴾ 121 ﴿