10İçlerinden bir sözcü dedi ki: "Yûsuf’u öldürmeyin, eğer yapacaksanız onu kuyunun dibine bırakın da yolcu kafilesinden biri onu alsın." Bu âyete dair açıklamalarımızı onüç başlık halinde sunacağız: "İçlerinden bir sözcü dedi ki..." âyetindeki sözcü Yehuzâdır. Bu da Hazret-i Ya'kub'un en büyük oğlu idi. Bu görüş İbn Abbâs'a aittir. Bunun Rûbîl olduğu da söylenmiştir ki bu da üvey annesi, teyzesinin oğludur. "Artık... katiyyen bu yerden ayrılmam" (Yûsuf, 12/80) diyen de odur. Bu sözleri söyleyenin Şem'ûn olduğu da söylenmiştir. "Onu kuyunun dibine bırakın" anlamındaki âyeti Mekkeliler, Basralılar ve Kûfeliler; "Kuyunun dibine" diye (dib anlamındaki kelimeyi tekil olarak) okumuşlardır. Medineliler ise; şeklinde çoğul olarak okumuşlardır. Ebû Ubeyd tekil okuyuşu tercih etmiştir. Çünkü bu onu bıraktıkları bir tek yeri kastetmektedir. Bundan dolayı çoğul okuyuşu kabul etmemektedir. en-Nehhâs ise şöyle demektedir: Böyle bir açıklama dilde bir daraltmadır. Bu kelimenin çoğul olarak okunuşu da iki bakımdan mümkündür: Evvela Sîbeveyh; şeklinde; (çoğul anlamında olmakla birlikte) tekil anlamı kastıyla sabah akşam üzerinde yol alındı, anlamında kullanıldığını naklederek; bu vakitleri tekil anlamında değerlendirmiştir. İşte bir kimsenin saklandığı herbir yere de tekil olarak; denilir. Diğer bir sebep de şudur: Kuyunun kendisinde kaybolunacak bir çok yerlerinin bulunması ihtimali vardır. Bu kelimenin kökünden fiil; "Kayboldu, kaybolur, kaybolma, kayboluş" şeklinde gelir. Nitekim şair de şöyle demektedir: "Ey o iki kişi, iki ay durun yahut üçüncü bir ayın yarısını da ona ekleyin. İşte ben, o kayboluşlarımın saklayıp kaybettirdiği kişiyim." el-Herevî der ki: Kuyunun dibi (ğayâbe), havuz ya da kuyudaki suyun aşındırdığı, mağarayı andıran hale çevirdiği yer, yahutta suyun biraz üstünde kuyudaki bir kemer demektir ve bu durumda herhangi bir şey göze görünmez olur. İbn Uzeyz der ki: Herhangi bir şeyi senin önünden saklayıp kaybeden herşeye "ğayâbe" denilir. Derim ki: Kabire de bu adın verilmesi bundan dolayıdır. Şair der ki: "Eğer günlerden bir gün benim kabrim benim üstümü örterek beni kaybettirecek olursa, Aşiretim ve çocuklarım hakkında benim yaptığım uygulamayı siz de yapınız." Cubb, duvarları örülmemiş kuyu demektir. Duvarları örülecek olursa ona "bi'r" denilir. Şair el-Aşâ der ki: "Eğer seksen adam boyunda bir kuyuda bulunsan dahi, Ve bir merdivenle göğün yollarına yükseltilecek olsan bile." Kuyuya "cubb" adının veriliş sebebi yer içinde belli bir şekilde açılmasından dolayıdır, çoğulu; şekillerinde gelir. Burada hem kuyunun kaybedilecek dibi, hem de kuyunun birlikte zikredilmesinin sebebi, bu sözü söyleyenin bakanların göremeyeceği bir şekilde kuyunun karanlık bir yerine bırakılmasını kastettiğinden dolayıdır. Bu kuyunun Beytu'l-Makdis kuyusu olduğu söylendiği gibi, Ürdün'de olduğu da söylenmiştir. Bu da Vehb b. Münebbih'in görüşüdür. Mukâtil ise bu kuyu Ya'kub'un evinden üç fersah uzaklıkta bir yerde idi, demektedir. "Yolcu kafilesinden biri onu alsın" anlamındaki âyet, emrin cevabı olarak cezmedilmiştir. Mücahid, Ebû Recâ, el-Hasen ve Katide; "Onu alsın" kelimesini "te" harfi ile; (........) diye okumuştur. Bu da manaya hami edilerek böyle okunur, çünkü "kafilenin birisi" bir kafile demektir. Sîbeveyh: "Parmaklarından birisi düştü" tabirini kullanılır ve şubeyiti nakleder: "Ve yaygınlaştırdığın söz senin boğazına tıkanır, Tıpkı mızrağın ucunun kana boyandığı gibi." Bir başka şair de şöyle demektedir: "Görüyorum ki geçen yıllar aldı benden, Tıpkı ayın son gecesinin ayı tamamen alıp götürdüğü gibi." Görüldüğü gibi şair(ler) burada (fiilleri): "Boğazına tıkandı" şeklinde de; "Aldı" şeklinde de kullanmamışlardır. " Yolcu kafilesi" yolda yolculuk kastıyla yürüyen topluluk demektir. Bu sözü söyleyenin bu şekilde konuşması bizzat kendilerinin onu uzakça bir yere taşıma gereğini duymamaları ve bununla da maksadın hasıl olacağını anlatmak istediğinden dolayıdır. Çünkü onu bulacak olan yolcu kafilesi alıp uzakça bir yere götürür. Bu da onların planlarının bir şekli idi ki, bizzat kendileri bir yerden, bir yere gitmek ihtiyacını duymasınlar. Çünkü babaları bu konuda kendilerine izin vermeyebilirdi ve belki de maksatlarının farkına varabilirdi. 3- Hazret-i Yûsuf’un Kardeşleri Peygamber miydi? Bu âyette Hazret-i Yûsuf’un kardeşlerinin onu kuyuya atmadan önce de, attıktan sonra da peygamber olmadıklarına delil vardır. Çünkü peygamberler bir müslümam öldürmek için plan hazırlamazlar. Ama kardeşleri müslüman idiler ve bir masiyet işledikten sonra tevbe ettiler. Bir görüşe göre de peygamber idiler. Çünkü bir peygamberin yanılması aklen imkânsız bir şey değildir. Bu onların bir yanılması idi. Ancak bu iddiayı peygamberlerin önceden de açıkladığımız gibi- büyük günahlardan korunmuş (masum) oldukları hükmü reddetmektedir. Bir diğer görüşe göre onlar o sırada peygamber değillerdi, daha sonra Allah onlara peygamberlik vermiştir. Bu bir önceki görüşe göre daha uygun görünmektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 4- Hazret-i Yûsuf’un Çocukken Kuyuya Atılması: İbn Vehb dedi ki: Malik dedi ki: Hazret-i Yûsuf daha küçük bir çocukken kuyuya atıldı. İbnul-Kasım da, Malik'ten böyle rivâyet etmiştir. Yani o sırada Hazret-i Yûsuf küçük bir çocuktu. Buna delil de yüce Allah'ın: "Yûsuf’u öldürmeyin. Eğer yapacaksınız onu kuyunun dibine bırakın da yolcu kafilesinden biri onu alsın" şeklindeki sözüdür. Malik der ki: Ancak küçük çocuk (lakît: buluntu olarak) alınır. Aynı şekilde Hazret-i Ya'kub'un: "Kurtun onu yemesinden korkarım" (Yûsuf, 12/13.) şeklindeki sözü de bunu göstermektedir. Çünkü bu, küçük çocuklara has bir durumdur. Kardeşlerinin: "Yarın onu bizimle beraber gönder de bol bol yesin, oynasın. Biz onu mutlaka koruruz" (Yûsuf, 12/12) şeklindeki sözleri de bunu göstermektedir. İltikât: Bir şeyi yoldan almak demektir. (Buluntu çocuk anlamındaki) lakît ile (bulunan eşya anlamındaki) lukata da buradan gelmektedir. Biz âyet-i kerîmenin ve sünnetin bu hususta delalet ettiği hükümler ile dilbilginleri ile ilim ehlinin söylediklerini söz konusu edeceğiz. İbn'Arafe der ki: İltikat, aramak kastı olmaksızın bir şeyin bulunması demektir. Yüce Allah'ın: "Yolcu kafilesinden biri onu alsın (yeltekithu)" âyeti da buradan gelmektedir. Yani ummaksızın ve beklemeksizin onu bulsun, demektir. Lakît hakkında ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. Denildiğine göre lakîtte aslolan hür olmaktır. Çünkü hürler kölelere göre sayıca daha çokturlar. el-Hasen b. Ali'den rivâyet edildiğine göre o lakîtin hür olduğu hükmünü vermiş ve yüce Allah'ın: "Onu düşük bir fiyata, sayılı bir kaç dirheme sattılar" (Yûsuf, 12/20) âyetini okumuştur. Malik'in arkadaşı Eşheb'de bu görüştedir. Ömer b. el-Hattâb'ın görüşü de budur. Hazret-i Ali ve bir gruptan da bu görüş böylece rivâyet edilmiştir. İbrahim en-Nehaî de der ki: Eğer bulduğu çocuğu köleleştirmeyi niyet ederse, o köledir. Ancak Allah rızası için onu almayı niyet ederse, o kişi hürdür. Mâlik'de, "Muvatta’"ındn şöyle demektedir: Sokağa atılmış çocuk hakkında bize göre hüküm onun hür olduğudur. Böyle bir çocuğun velâsı da bütün müslüman cemaate aittir. Onlar o kişiye mirasçı olurlar ve onun akilesini öderler. Şâfiî de bu görüştedir. Buna Hazret-i Peygamber'in: "Velâ hakkı ancak âzâd eden kimseye aittir" Daha önce de geçen ve kaynakları gösterilen bu hadisin, bazı kaynaklarda geçtiği yerlerin bir kısmı: Buhâri, Salat 70, Şurut 3, 10, Feraiz 19, 20... Mukâteb 5...; Müslim, Itk 5, 6, 8...; Ebû Dâvûd, Feraiz 12; Tirmizî, Ferâiz 20... Ayrıca bk. el-Mu'cemu'l-Mufehres ti Elfazi't-Hadisi'n-Nebevi, IV, 122, satır 11-20. hadisini delil göstermiştir. Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber burada azad edenlerin dışındakilerin, velâ hakkına sahib olamayacağını belirtmiştir. Malik, Şâfiî ve mezheplerinin ileri gelen ilim adamları ittifakla şunu kabul ederler: Lakît hiçbir kimse ile velâ bağına girişemez ve velâ dolayısıyla da kimse ona mirasçı olamaz. Ebû Hanîfe, arkadaşları ve Kûfelilerin çoğunluğu da şöyle derler: Lakît dilediği kimseyle velâ akdini yapabilir. Onunla velâ akdi yapan kimse ona mirasçı olur ve onun yerine diyet öder. Ebû Hanîfe'ye göre de velâ akdinde bulunduğu kişi onunla birlikte akile (diyet) ödemediği sürece velâsı ile dilediğine İntikal edebilir. Eğer işlediği bir cinayetin diyetini onun yerine ödeyecek olursa, artık hiçbir zaman velâsını alıp başkasına intikal edemez. Ebû Bekr b. Ebi Şeybe de, Ali (radıyallahü anh)dan şöyle dediğini nakletmektedir: Sokağa atılmış çocuk hürdür, eğer kendisini bulan kimse ile velâ akdi yapmak isterse yapabilir. Başkası ile velâ akdi yapmak isterse onu da yapabilir. Buna yakın bir görüş Atâ'dan da nakledilmiştir. Bu aynı zamanda İbn Şihab'ın ve Medinelilerden bir kesimin de görüşüdür ve buna göre buluntu çocuk hürdür. İbnu'l-Arabî der ki: Lakîtin asıl itibariyle hür kabul edilmesinin sebebi, hürlerin sayıca kölelerden daha çok olmasından dolayıdır. O bakımdan çoğunlukla görülene göre hüküm verilmiştir. Tıpkı çoğunlukla görülen esasına göre onun müslüman olduğu hükmüne varılması gibi. Şayet müslüman ve hristiyanların bulunduğu bir yerde-bulunacak olursa, İbnu'l-Kasım der ki: Çoğunluk kimlerdense ona göre hüküm verilir, eğer üzerinde yahudi kıyafeti bulunursa yahudîdir, hristiyan kıyafeti bulunursa hristiyandır. Aksi takdirde o müslümandır. Ancak o kasaba ehlinin çoğunluğu eğer müslüman değilse müstesnadır. (İbnu'l-Kasım'dan) başkaları ise şöyle demektedir: Şayet o kasabada yalnız bir müslüman dahî bulunuyor ise o buluntu çocuğun herşeyin üstünde olan ve hiçbir şeyin üstüne çıkamadığı İslâm hükmünü galib getirerek müslüman olduğuna hüküm verilir. Eşheb'in sözünün muktezası da budur. Eşheb der ki: Lakît ebediyyen müslümandır, çünkü ben durum ne olursa olsun hür olduğunu kabul ettiğim gibi, yine durum ne olursa olsun müslüman olduğunu kabul ederim. Fukaha sokağa atılmış ve bununla birlikte beyyinenin köle olduğuna delalet ettiği kimsenin durumu hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Bu hususta sözleri kabul edilmeyen Medinelilerden bir kesim bu yolda açıklamalar yapmışlar. Bu cümlenin aslını teşkil eden Arapça ibare pek açık değildir. Medineli kesimin kimler oldukları, görüşlerinin ne olduğu ve bu görüşlerinin neden kabul edilmediği gibi hususlar kapalı kalmaktadır. Eşheb de Hazret-i Ömer'in; böyle bir kimse hürdür, sözü dolayısıyla bu kanaattedir. Böyle birisinin hür olduğu hükmüne varan bir kimseye göre sokakta bulunan çocuğun köle olduğuna dair getirilen beyyineler kabul olunmaz. İbnu'l-Kasımda der ki: Bu hususta beyyine kabul edilir. Bu aynı zamanda Şâfiî ve el-Kûfî'nin de görüşüdür. 6- Buluntu Çocuğun Sahipleri Sonradan Ortaya Çıkarsa: Malik buluntu çocuk hakkında şöyle demektedir: Çocuğu bulan kişi bu çocuğa harcamalarda bulunduktan sonra, bir adam bu çocuğun oğlu olduğuna dair delil ortaya koyarsa, bulan kişi, -babası onu kasten atmış ise babasından rücu' ederek harcamalarını alır. Eğer babası onu atmamış fakat çocuk kaybolmuş ise, babanın herhangi bir yükümlülüğü yoktur ve çocuğu bulan kişi yaptığı harcamaları tatavvu (nafile) olarak harcamış olur. Ebû Hanîfe de der ki: Bulan kişi bulduğu çocuğa harcama yapacak olursa, o tatavvuda bulunan bir kimse demektir. Hakimin ona harcama emrini vermesi hali müstesna. el-Evzaî de der ki: Kendisine vacib olmayan bir harcamada bulunan herkes yaptığı harcamayı rücû' ederek (asıl yükümlüden) hakkını alır. Şâfiî de der ki: Şayet buluntu çocuğun (lakîtin) herhangi bir malı yoksa, onun ihtiyaçlarının Beytulmalden karşılanması icab eder. Eğer Beytulmalde bunu karşılayacak bir mal yoksa bu konuda iki görüş vardır: Bir görüşe göre buluntu çocuğun adına borç alınır, ikinci görüşe göre herhangi bir karşılık söz konusu olmaksızın harcamaları bütün müslümanlara paylaştırılır. Bulunan (lukata) ve kaybedilen (dâlle) eşyanın hükmüne gelince, ilim adamlarının bu konuda farklı görüşleri vardır. İlim ehlinden bir kesimin kanaatine göre bulunan ve kaybedilen eşya Oukata ve dâlle) aynı anlamdadır ve her ikisinin de hükmü birdir. Ebû Ca'fer et-Tahavî bu görüştedir. Ayrıca Ebû Ca'fer, Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellâm'ın dâlle ancak hayvan hakkında söz konusudur, lukata da hayvanın dışındaki eşya için kullanılır görüşünü de kabul etmemekte ve bu yanlıştır, demektedir. Buna Hazret-i Peygamberin İfk (Hazret-i Âişe'ye İftirada bulunma olayına dair) hadisinde İfk Hadisi ve yer aldığı kaynaklar için bk. Dr. Beşşâr Evvâ"d Ma'rüf ve arkadaşları, el-Müsnedu'l-Câmi', Beyrut 1413/1993, XX, 364-372. müslümanlara söylediği: " Annenizin (Âişe -radıyallahü anh-)nin gerdanlığı kayboldu" demesini delil göstermiştir. Görüldüğü gibi Hazret-i Peygamber (dalle; kayboldu) bu tabirini gerdanlık hakkında kullanmaktadır. İlim adamlarının icmâ' ile kabul ettiklerine göre lukata, değersiz ve önemsiz bir şey, yahut kalıcılığı mümkün olmayan bir şey değilse tam bir yıl boyunca tanıtılır (İlan edilir). Yine icmâ' ile kabul ettiklerine göre lukatanın sahibi gelecek olursa, eğer onun o malın sahibi olduğu sabit olursa, o lukata da lukatayı bulandan daha çok hak sahibidir. İcma ile kabul ettikleri bir başka husus da şudur: Lukatayı yiyen bir kimse eğer sene geçtikten sonra onu yemiş ve sahibi de ona tazminat ödettirmek isterse bu hakka sahihtir. Şayet lukatayı bulan kişi onu sadaka olarak bağışlamış ise lukatanın asıl sahibi bulana tazminat ödettirmek ile onun ecrini kabul etmek arasında muhayyerdir. Bunların hangisini isterse seçebileceği icmâ' ile kabul edilmiştir. Lukatayı bulan bir kimse sene dolmadan onu sadaka olarak da bağışlayamaz, herhangi bir tasarrufta da bulunamaz. Telef olacağından korkulan kaybolmuş koyunu bulanın yiyebileceğini de icmâ' ile kabul etmişlerdir. 9- Lukatayı Almak Mı Terketmek Mi Daha Faziletlidir: Fukaha lukatayı almanın mı, almamanın mı? daha faziletli olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptir. Bu konuda Hadîs-i şerîfte lukatanın ve kaybolan hayvan (dalle) da deve olmadıkça alınmasının mubah olduğuna delil vardır. Koyun hakkında da Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır; "O ya senindir, ya kardeşinindir veya kurdundur." Buhârî. İlm 28, Şirb ve Mûsakât 12, Lukata 2-4, 9, 11; Müslim, Lukata 1, 2, 5; Ebû Dâvud, Lukata 1 (7. hadis); Tirmizî, Ahkâm 35; İbn Mâce, Lukata 1; Muvatta’, Akdiye 46;Müsned, II, 180, 186, 203, IV, 115-117. Hazret-i Peygamber bu hadisiyle kaybolmuş koyunu almayı teşvik etmektedir. Hiçbir şekilde o şey kaybolsun yahut ca sahibi onu gelip buluncaya kadar onu bırakınız, dememiştir. Eğer lukatanın terkedilmesi daha faziletli olsaydı, hiç şüphesiz Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) kaybolan deve hakkındaki emri gibi mutlaka onun da terkedilmesini emrederdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Maliki mezhebi âlimlerinin görüşünün özeli, kişinin bu konuda geniş bir hareket imkanına sahip olduğu şeklindedir. Dilerse lukatayı alır, dilerse almaz. İsmail b. İshak'ın -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- görüşü budur. el-Müzenî de Şâfiî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Ben aldığı takdirde emniyetle onu koruyacak olursa, herhangi bir kimsenin lukatayı almamasını uygun görmüyorum. Ayrıca der ki: Lukatanın azı da çoğu da birdir. 10. Bulunan Eşya ve Hayvanlar ile İlgili Hazret-i Peygamber'den Gelen Rivâyetler: Hadis İmâmları Malik ve başkalarının Zeyd b. Halid el-Cuhenî'den şöyle dediğini rivâyet etmektedirler: Bir adam Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e gelerek, ona lukataya dair soru sordu. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "O bulduğun malın kabını (torbasını) ve bağını iyice belle. Sonra onu bir sene süre ile tanıt (ilan et.) Şayet sahibi gelirse (ona ver), aksi takdirde ona (uygun) gördüğünü uygula." Adam; Peki ey Allah'ın Rasûlü! Ya kaybolan koyun deyince, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "O ya senindir, ya kardeşinindir, yahut kurdundur." Adam: Ya kaybolan deve? diye sorunca, Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu; "Sana ne ondan? Devenin beraberinde içeceği suyu, ayakkabısı vardır. Suya gider (su içer), ağaçtan yer, Sahibi onu buluncaya kadar (ona ilişme..) Bir önceki başlıkta gösterilen yerler Ubeyy (b. Ka'b)ın rivâyet ettiği hadiste de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Bulduğun malın sayısını, torbasını ve bağını iyice belle. Sahibi gelirse (ona ver), aksi takdirde sen ondan yararlan. " Bir önceki başlıkta gösterilen yerler Bu hadiste de sayısının bellenmesi fazlalığı vardır ki bunu da Müslim ve başkaları rivâyet etmişlerdir. İlim adamlarının icma ile kabul ettiklerine göre lukatanın içinde bulunduğu torba (vb. kabı) İle bağı alametlerinden ve lukata üzerindeki delillerden birisidir. Lukata sahibi kaybettiği lukatanın bütün niteliklerini gelip söyleyecek olursa ona teslim edilir. İbnu’l-Kasım der ki: Bulan onu geri teslim etmeye mecbur edilir. Şayet bir delile bağlı olarak herhangi bir kimse o lukataya hak kazandığını gelip ortaya koyarsa ve bu lukatanın kendisinin olduğunu ispatlayacak olursa, bu durumda lukatayı bulan kişi hiçbir tazminat ödemez. Gelen kişiye niteliklerini belirtmesi halinde ayrıca yemin ettirilir mi, ettirilmez mi? Bu hususta iki görüş vardır: Birinci görüş Eşheb'in görüşüdür, İkincisi de İbnu'l-Kasım'ın görüşüdür. Malik, arkadaşları, Ahmed b. Hanbel ve diğerlerine göre ise bu konuda ayrıca bir beyyine getirme yükümlülüğü yoktur. Ebû Hanîfe ve Şâfiî ise şöyle derler: Lukatanın kendisine ait olduğuna dair delil ortaya koymadıkça, o lukata ona teslim edilmez. Ancak bu hadisin nassına uygun değildir. Eğer lukatanın geri verilmesi için beyyine'(delil) getirmek şart olsaydı, herhangi bir şekilde lukatanın kabının, torbasının, bağının ve sayısının söz konusu edilmesinin bir anlamı olmazdı. Çünkü bir kimse lukataya beyyine ile bütün hallerde hak kazanır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in bu gibi durumları açıklamadan susması ise câiz değildir. Çünkü susacak olursa bu, beyanın ihtiyaç vaktinden sonrasına bırakılması demektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır, 11- Deve ve Koyun Dışındaki Yitik Hayvanlar: Hadîs-i şerîfte deve ve koyunlar açıkça söz konusu edilmiş ve hükümleri beyan edilmiş olduğu halde, onların dışındaki hayvanlardan söz edilmemektedir. (Mâlikî mezhebine mensub) ilim adamlarımız inek türünün develere mi, koyunlara mı tabi olduğu hususunda iki farklı görüşe sahiptirler. Yine İmâmlarımız at, katır ve eşeklerin kaybolması halinde alınıp alınmayacağı hususunda da farklı görüşlere sahibtirler. İbnu'l-Kasım'ın sözünün zahirinden anlaşıldığına göre bu gibi kayıp hayvanlar alınır. Eşheb ve İbn Kinâne ise bunlar alınmaz, derler. Ancak İbnu'l-Kasım'ın görüşü daha sahihtir. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Mü’min kardeşinin yitiğini onun adına koru." Hadis olarak tesbit edemedik. 12- Yitik Hayvanlara Yapılan Harcamalar: İlim adamları yitik hayvanlara yapılan harcamalar hususunda farklı görüşlere sahiptirler. İbnu'l-Kasım'ın naklettiğine göre Malik şöyle demektedir: Eğer hayvanları deve vb. bulan kişi, bunlara harcamada bulunacak olursa, yaptığı bu harcamaları rücu' ile sahiplerinden almak hakkına sahiptir. Onun yaptığı bu harcamalar, ister bu konudaki yetkili âmirin emriyle olsun, ister emri dışında olsun farketmez. (Yine Malik) der ki: Bulan kişi yaptığı harcama dolayısıyla o hayvanı teslim etmeyebilir ve rehinde olduğu gibi, onda kendisi daha çok hak sahibidir. Şâfiî de der ki: Yitik hayvanları bulan kişi, onlara harcamada bulunacak olursa, bu bir tatavvu' (teberru)dur. Bu görüşü ondan er-Rabî’ nakletmiştir. el-Müzenî ise ondan şöyle dediğini nakletmektedir: Hakim harcamada bulunmasını emretmiş ise bu, bir alacak olur. Yaptığını iddia ettiği harcamalar -eğer benzeri bir harcama makul görülüyor ise-kabul edilir (ve ona ödenir). Ebû Hanîfe de der ki: Bir kimse hakimin emri olmaksızın bulduğu mala ve deveye harcamada bulunacak olursa, tatavvuda bulunan birisi olur. Hakimin emriyle harcayacak olursa, o takdirde bu lukatanın sahibinden alacağı bir borç olur, geldiğinde ondan tahsil eder. Sahibi gelecek olursa, onu teslim etmemek hakkına sahiptir. Buluntuya harcama üç gün vb. kadar bir süredir. Sonunda hakim bu şekilde bulunan koyunun vb. satılmasını emreder ve bunlara yapılan harcama hakkında hükmünü verir. Müslim'in Sahih'inde ve diğerlerindeki ifadelere göre; Hazret-i Peygamberin lukatanın tarif edilmesinden sonra onunla ilgili olarak söylediği: "Ondan yararlan" yahut "ona istediğini yap" veya: "O senindir" ya da: "Onu harcayabilirsin" veya; "Sonra onu ye" ya da: "O Allah'ın bir malıdır, onu dilediğine verir" âyetinde lukatanın temlik edildiğine delâlet eden bir ifade yoktur. Sahibi geldiği takdirde lukatayı bulanın tazminat ödemeyeceğini ortaya koyan bir husus bulunmamaktadır. Çünkü Zeyd b. Halid el-Cühenî'nin, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den rivâyet ettiği hadiste şöyle denilmektedir: "Eğer o lukatanın sahibini bulmayacak olursan, artık sen onu harca ve bu senin yanında bir emanet olsun. Günlerden birgün sahibi gelecek olursa, onu sahibine edâ et." Bir başka rivâyette de şöyle denilmektedir: "Sonra onu ye, sahibi gelirse onu sahibine edâ et." Bu hadisi de Buhâri ve Müslim rivâyet etmiştir. Buhârî, Lukata 2, 3, 11, Edeb 75; Müslim, Lukata 2, 5, 9; Ebû Dâvûd, Lukata 1 (4. hadis); Müsned, IV, 117. İlim adamları da icmâ' ile sahibi ne zaman gelirse, lukataya daha çok hak sahibi olduğunu İttifakla kabul etmişlerdir. Ancak Dâvûd ez-Zahirî'nin benimsediği görüş bundan farklıdır. Ona göre lukatayı bulan kişi tarif tanıtım süresiden sonra lukataya malik olur. Çünkü bu konudaki âyetlerin zahirleri bunu gerektirmektedir. Ancak diğer bütün ilim adamlarına muhalefeti dolayısıyla Davud'un görüşü muteber değildir. Diğer taraftan Hazret-i Peygamberin: "Onu sahibine edâ et" âyeti da bunu gerektirmektedir. |
﴾ 10 ﴿