17Dediler ki: "Ey Babamız! Biz yarış yapalım diye gittik, Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Onu kurt yemiş. Biz doğru söyleyenler olsak bile zaten sen bize inanmazsın." Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: Yüce Allah'ın: " Yarış yapalım" fiili "müsâbaka"dan vezninde bir kelimedir. Buradaki yarış ok atma yarışı yapalım, diye de açıklanmıştır. Nitekim Abdullah (b. Mes'ûd)ın kıraatinde; " Biz ok atışı yarışı yapalım diye gittik" şeklindedir ki bu da zaten bir çeşit yarıştır. Bu açıklamayı ez-Zeccâc yapmıştır. el-Ezherî der ki: "Nidâf ok atışı yarışıdır. "Rihân" at yarışıdır, "müsabaka" kelimesi ise her iki yarışı da ifade eder. el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: "Yarış yapalım (müsabaka)" ifadesi ya ok atma yarışı ya at üzerinde yahut ta koşarak yarış yapmak demektir. Koşu yarışından maksat ise kişinin kendisini koşmaya alıştırmasıdır. Çünkü koşu düşmanla Savaşmanın bir aracıdır. Kurdun koyunlardan uzaklaştırılmasının da bir yoludur. es-Süddî ve İbn Hibban der ki: "Yarış yapalım (müsabaka yapalım)" kelimesi hangimizin daha hızlı koşup, öne geçtiğini görelim diye, hızlıca koşalım, anlamındadır. İbnu'l-Arabî der ki: Müsabaka şeriatte hükmü olan bir iştir ve harikulade bir Özelliktir, Savaşa karşı da bir destektir. Hazret-i Peygamber de bizzat kendisi müsabaka yaptığı gibi, atıyla da yarışmıştır. Hazret-i Âişe ile koşarak yarışmış ve onu geçmiştir, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yaşlanınca yine Hazret-i Âişe ile koşu yarışı yapmış, bu sefer de Hazret-i Âişe onu geçmişti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber ona: "Bu öbürüne karşılık olsun" diye buyurmuştu. Ebû Dâvûd, Cihâd 61; Müsned, VI,'39, 264'te, belirtildiğine göre yarışta ilk seferinde öne geçen Hazret-i Âişe, ikincisinde öne geçen Hazret-i Peygamberdir, İbn Mâce, Nikâh 50; Müsned, VI, 129, 182, 261 ve 280'de ise; sadece yarıştıklarından ve Hazret-i Âişe'nin öne geçtiğinden söz edilmektedir. Derim ki: Seleme b. el-Ekvâ' da Zû Kared'den, Medine'ye döndüklerinde bir kişi ile müsabaka yapmış, Hazret-i Seleme onu geçmişti. Bunu da Müslim rivâyet Müslim, Cihâd 132; Müsned, IV, 51-54 etmektedir. Malik, Nafi’den, o İbn Ömer'den rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), özel olarak zayıflatılıp eğitilmiş atlar arasında el-Hayfa'dan itibaren yanş yapmıştır. Varışın son noktası Seniyetu’l-Veda' idi. Yine Hazret-i Peygamber bu şekilde zayıflatılmamış atlar arasında da Seniye'den Zureyk oğulları mescidine kadar müsabaka yaptırmıştır. Abdullah b. Ömer de bu yarışa katılanlardan birisi idi. Buhârî, Salât 41, Cihâd 56, 57, 58; Müslim, İmare 95; Ebû Davûd, Cihâd 60; Nesâi, Hayl 12, 13; Dârimî, Cihâd 36; Muvatta’, Cihâd 45; Müsned, II, 5, 55-56 Bu hadis, bu konuda sahih olmanın yanında üç şart ihtiva etmektedir ki bunlar olmaksızın müsabaka câiz değildir. Söz konusu şartlara gelince, yarış yapılacak mesafenin mutlaka bilinmesi gerekir. İkinci olarak atların durumları birbirine eşit olmalıdır. Üçüncü husus ise aynı mesafe ve aynı hedefe kadar özel olarak eğitilip zayıflatılmış atlar ile bu şekilde eğitilmemiş atlar birbirleriyle yarışa sokulmamalıdır. Eğitilip zayıflatılması ve üzerinde yarış yapılarak bu sünnetin gerçekleştirilmesi gereken atlar ise, fitne zamanlarında müslümanlarla Savaşmak için değil de düşmana karşı cihad etmek için eğitilen atlardır. Ok ve develerle yanşa gelince. Müslim'in rivâyetine göre Abdullah b. Amr: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte sefere çıktık. Bir yerde konakladık. Bizden kimisi çadırını onarırken, kimisi de ok yarışı yapıyordu, diyerek hadisin geri kalan bölümlerini zikretti. Müslim, İmâre 46; Nesâi, Bey'at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Müsned, II, 161, 191. Nesâî’nin kaydettiği rivâyete göre de Ebû Hüreyre, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğunu nakletmektedir: "Ya ok, yahut deve, ya da at yarışı olmadıkça yarış dolayısı ile ödül almak yoktur (câiz değildir)." Ebû Dâvûd, Cihâd 60; Tirmizî, Cihâd 22; Nesâi, Hayl 14; İbn Mâce, Cihâd 44; Müsned, II, 256, 358, 474. İbn Ebi Zî'b'in, Nafî' b. Ebi Nafî'den, onun da Ebû Hüreyre'den naklettiği hadiste "ok "dan söz edilmiştir. Hicaz ve Irak fukahâsı da bu görüştedirler. Buhârî de Enes'ten şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın el-Adbâ' diye bir dişi devesi vardı. Bu deve bir türlü geçilemiyordu. -Humeyd dedi ki: Veya hemen hemen geçilemiyordu.- Bedevi bir Arap genç bir erkek devesi ile Hazret-i Peygamber'in dişi devesini geçti, bu müslümanlara ağır geldi ve Hazret-i Peygamber bunu anlayınca şöyle buyurdu; "Dünyadan herhangi bir şey yükseldi mi mutlaka onu alçaltmak Allah'ın üzerindeki bir haktır. (Allah'ın bir kanunudur.)" Buhâri, Cihâd 59, Rikaak 38; Ebû Dâvûd, Edeb 8; Nesâî, Hayl 14; Müsned, 111, 103, 253. Müslümanlar ödüllü yarışın ancak at, deve ve ok yarışlarında câiz olacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Şâfiî der ki: Bu üçü dışındaki yarışlarda ödüller kumardır. Kadı Ebû'l-Bahterî ise at, deve ve ok yarışı ile ilgili hadiste "veya kanat (kuşların yarışı)" kelimesini fazladan eklemiştir. Bu ise Ebû'l-Bahterî'nin, Harun Reşid'in hatırı için uydurduğu bir kelimedir. O bakımdan ilim adamları bundan ve başka uydurmalarından dolayı, onun naklettiği hadisleri terketmişlerdir. İlim adamları hiçbir şekilde onun naklettiği hadisi yazmazlar. Malik'ten de şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Ancak at ve ok atma yarışlarından ödül alınır, çünkü bunlar Savaşanlara karşı güç kaynağıdırlar. Yine Malik der ki: Bununla birlikte at yarışlarını, ok atışı yarışından daha çok severiz. Hadisin zahiri soylu atlar ile normal atlar üzerinde yarış yapmayı eşit görmektedir. Kimi İlim adamları da at dışında her hususta ödüllü yarışı uygun görmezler. Çünkü Arapların yarış yapma adetleri bu şekilde idi. Atâ'dan ise herşey üzerinde ödüllü yarışın câiz olduğunu söylediği rivâyet edilmiştir. Ancak onun bu sözü te'vil edilmelidir, çünkü bunun genel olarak her husus hakkında kabul edilmesi, kumarın da câiz görülmesi sonucunu verir ki bu da ittifakla haramdır. 5- Câiz Olan ve Olmayan Ödüllü Yarışlar: Önceden de belirttiğimiz gibi at ve deve üzerinde ödüllü yarış ancak belli bir noktaya kadar ve belli mesafede yapılırsa caizdir. Ok atışı müsabakası da bu şekildedir. Belli bir nihai hedef, belli bir mesafe ve belli isabet şekli tesbit edilmedikçe ödüllü yarış câiz değildir. Bu isabet türünde ya okun hedefi delip geçmesi ya da başka bir şart koşmaksızın isabet ettirmesi şart koşulmalıdır. Yarışlarda üç türlü ödül söz konusudur. Birisini vali (yönetici) yahut ta onun dışında bir kimse kendiliğinden, kendi malından ödül verir ve yarışı kazanana belli bir ödül tayin eder, galib gelen de o ödülü alır. Yahut ta Ödülü yarışanlardan birisi ortaya koyar. Öbür yarışçı kendisine galib gelirse o ödülü alır, kendisi öbür yarışçıyı geçerse, koyduğu ödülü kendisi alır. Bununla birlikte ödül olarak çıkardığı malı o yolda harcaması ve malını geri almaması da güzeldir. Bu yarış çeşitlerinde (câiz olduklarında) görüş ayrılığı yoktur. Ödüllü yarışların üçüncü türü hakkında ise görüş ayrılığı vardır. O da şöyledir: Yarışçılardan herbirisi diğer yarışçının ortaya koyduğunun benzeri bir ödül ortaya koyar. Bunlardan hangisi galib gelirse hem kendisinin, hem rakibinin ortaya koyduğu ödülü alır. Bu şekildeki bir yarış aralarına kendilerini geçeceğinden emin olamadıkları üçüncü bir kişiyi (muhallil) sokmadıkça câiz değildir. Eğer bu üçüncü şahıs galip gelirse, her iki ödülü de tek başına alır. Diğer iki yarışçıdan herhangi birisi galip gelirse, kendisinin de diğer arkadaşının da koyduğu ödülü alır ve bu yarışta muhallil olan üçüncü şahsın alacak bir şeyi olmadığı gibi, bir şey vermek yükümlülüğü de yoktur. İkinci yarışçı, yalnızca üçüncü kişiyi geçecek olursa, iki yarışçıdan herhangi birisi yarışı kazanmamış gibi olur. Şâfiî mezhebine mensub Ebû Ali b. Hayran der ki: Üçüncü olarak giren muhatlilin atının ne şekilde yürüdüğünün, koştuğunun bilinmemesi gerekir. Ona "muhatlil" adının veriliş sebebi, yanşan iki kişiye yahut ta kendisine alınacak ödülü helâl kılmaya sebeb olmasıdır. İlim adamlarının ittifaklarına göre şayet bu iki kişi arasında muhallil bulunmayıp yarışçılardan herbirisi, eğer yarışı kazanırsa hem kendisinin koyduğu ödülü, hem arkadaşının koyduğu ödülü alacağını şart koşarsa, bu bir kumardır ve câiz değildir. Ebû Dâvûd'un, Sünen'inde Ebû Hüreyre'nin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)den şöyle buyurduğu rivâyeti yer almaktadır: "Her kim iki at arasına bir at katar ve kendisinin yarışı kazanacağından emin değil ise bu bir kumar değildir. Ancak kendisinin yarışı kazanacağından emin olmakla birlikte, üçüncü atı sokarsa o bir kumardır." Ebû Dâvûd, Cihad 62; İbn Mâce, Cihâd 44; Müsned, II, 505. Muvatta’'da da Said b. el-Müseyyeb'den şöyle dediği nakledilmektedir: Araya bir muhallil girdiği takdirde ödüllü at yarışında bir mahzur yoktur, eğer (muhallil) galib gelirse ödülü alır. Şayet kendisi yenilirse, alacak bir şeyi olmaz. Muvatta’, Cihad 46. Şâfiî ve İlim adamlarının Cumhûru bu görüştedir, Ancak bu hususta Mâlik’in nakledilen görüşleri farklıdır. Bir seferinde; at yarışında muhallilin girmesine gerek yoktur ve biz bu konuda Said'in görüşünü kabul etmiyoruz derken, daha sonra da muhallil olmaksızın bu yarış câiz olmaz demektedir. Görüşlerinin daha kuvvetli ve güzel olanı da budur. 6- At ve Deve Yarışlarında Binicilerin Nitelikleri: Yanş esnasında at ve devenin sırtına ancak buluğa ermiş birisi binici olabilir. Bununla birlikte bineklere asıl sahiplerinin binmesi daha uygundur. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh)dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Yarış esnasında atlara sahiblerinden başkası binmesin. Şâfiî de der ki: Yarışta önde olmanın asgari mesafesi bineğin boynunun tamamiyle veya bir bölümüyle önde olması yahut sağrısının tamamı veya bir bölümü ile öne geçmesi gerekir. Ok atma yarışında da öne geçiş yine ona göre böyledir. Bu konuda Muhammed b. el-Hasen'in görüşü de Şâfiî'nin görüşüne yakındır. 7- Hazret-i Peygamberin, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer ile Yarışması: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in, Hazret-i Ebû Bekir ve Hazret-i Ömer ile yarıştığı ve Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in, Hazret-i Ebû Bekir'i bir at boyu geçtiği, Hazret-i Ömer'in de üçüncü geldiği rivâyet edilmiştir. Yani Hazret-i Ebû Bekir'in atının başı Hazret-i Peygamber'in atının sağrısı ile aynı hizada idi. "Yûsuf’u da eşyamızın" elbisemizin ve kumaşlarımızın "yanında" onları korumak üzere "bırakmıştık. Onu kurt yemiş." Çünkü onlar babalarının: Kurdun onu yemesinden korkarım, dediğini işitince bunu ondan öğrendiler ve bu sözün arkasına sığındılar. Çünkü daha önce Hazret-i Ya'kub bundan dolayı Yûsuf için korktuğunu izhar etmiş idi. "Biz" sözümüzde "doğru söyleyenler olsak bile" el-Müberred ve İbn İshak'a göre doğru söylüyor isek dahi "zaten sen bize inanmazsın." Bizim doğru söylediğimizi kabul etmezsin. Hazret-i Ya'kub da onların suikastte bulunma ihtimallerinin kuvvetli olduğunun açıkça görülmesi ve delillerin söylediklerinin aksine pek çok olması dolayısıyla -ileride açıklanacağı üzere- onların doğru söylediklerine inanmamıştı, "Biz doğru söyleyenler olsak bile" âyetinin biz her ne kadar senin nezdinde güvenilir ve doğru söyleyen kimseler olsak bile sen yine bizi doğrulamayacaksın. Çünkü sen bu meselede bizi itham akında tutmaktasın. Buna sebep de Yûsuf’a karşı duyduğun aşırı sevgidir. Bu anlamdaki bir açıklamayı et-Taberî, ez-Zeccâc ve başkaları yapmışlardır. |
﴾ 17 ﴿