24Yemin olsun ki o kadın ona meyletmişti, o da o kadına meyletmişti. Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı... Ondan fenalığı ve fuhşu giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı. Haberde nakledildiğine göre Bu ve akabinde gelecek bu tür rivâyet ve açıklamalardan sonra bir takım değerlendirmeler de gelecektir. Özellikle İbn Aliyye'nin değerlendirmeleri, bu hususta en sağlıklı yaklaşana bir örnektir. Merhum Kurtubî de en çok tasvip eniği görüşün o olduğunu açıkça ifade edecektir. Azizin karısı Hazret-i Yûsuf’a: Ey Yûsuf! Yüzün ne kadar güzel, demiş. O şu cevabı vermiş: Ana rahmindeyken Rabbim bana bu sureti verdi. Kadın: Ey Yûsuf! Saçların ne kadar güzel, demiş. O: Kabrimde benim ilk çürüyecek tarafım odur, demiş. Kadın, ey Yûsuf! gözlerin ne kadar güzel, demiş. O: Ben onlarla Rabbime bakacağım, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! Başını kaldır da yüzüme bir bak, demiş. O: Âhirette kör olmaktan korkarım, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! Ben sana yaklaşırken, sen benden uzaklaşıyor musun? demiş. Yûsuf: Bununla Rabbime yakınlaşmak istiyorum, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! İşte yatağı senin için hazırladım. Haydi benimle beraber yatağa gir. Hazret-i Yûsuf şöyle demiş: Yatak Rabbime karşı beni gizleyemez, demiş. Kadın: Ey Yûsuf! İpek sergiyi senin için yaydım, kalk da ihtiyacımı gör, demiş. Yûsuf: O takdirde, cennetteki payımı elden kaçırmış olurum, demiş... Bu şekilde kadın ona sözler söylemiş. O da ona cevap yetiştirip, durmuştu. Nihayet o da kadına yaklaşmak istedi. Kimisinin naklettiğine göre; kadınlar Hazret-i Yûsuf’a şehvet ve arzu ile meyledip durdular ve bu Allah ona peygamberlik verinceye kadar böyle sürdü. Peygamberlik yerince, Allah ona peygamberlik heybetini verdi. Peygamberlik heybeti dolayısıyla onu gören herkes güzelliğine dikkat edemez oldu. İlim adamları Hazret-i Yûsuf'un kadına "meyletmesi'nin mahiyeti hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Kadının meyledişinin masiyet olduğunda görüş ayrılığı yoktur. Hazret-i Yûsufun meyledişîne gelince; "Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı" âyeti, Rabbinin burhanını görünce o da meyletmedi, anlamındadır. Bunun böyle olması peygamberler hakkında ismetin vacib oluşundan dolayıdır. Daha sonra yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Ondan fenalığı ve fuhşu giderelim diye böyle yaptık. Çünkü o ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı." O halde ifadede takdim ve tehir vardır, yani Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, ona meyledicekti. Ebû Hatim der ki: Ebû Ubeyde'ye "Garibu'l-Kur’ân"ı okuyordum. Yüce Allah'ın: "Yemin olsun ki o kadın ona meyletmişti, o da o kadına meyletmişti" âyetine gelince, Ebû Ubeyde şöyle dedi: Burada takdim ve tehir vardır. O bununla şunu söylemek istemiş gibiydi: Yemin olsun kadın ona meyletti, o da Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, şüphesiz o kadına meyledecekti. Ahmed b. Yahya dedi ki: Yani Züleyha masiyet işlemeğe meyletti ve bunda ısrarlı idi. Yûsuf da meyletti ama meylini gerçekleştirmedi. Böylelikle iki meyil arasında bir fark olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu iki görüşü de el-Herevî kitabında (Garibu'l-Kur’ân" adlı eserinde) nakletmektedir. Şair Cemil de der ki: "Büseyne'ye meyletmek geldi içimden; eğer bu gerçekleşseydi, Kalbimdeki o aşkın susamışlığını gidermiştim" Bir başka şair de şöyle demektedir: "Meylettim (yapmak istedim) ama yapamadım, yapar gibi oldum ah keşke, Osman'a helallerini (hanımlarını) ağlar bırakıp gelseydim." Bütün bunlar karar vermek söz konusu olmaksızın, nefsin içinden geçirdikleri eğilimlerdir. Hazret-i Yûsufun ona meyletmesi, onunla evlenmeyi temenni etmesi şeklinde idi, diye de açıklanmıştır. Onun meyli, onu vurmak ve kendisinden İtip uzaklaştırmak şeklinde olduğu, "burhan"ın ise onu vurmaktan vazgeçmesi diye de açıklanmıştır. Çünkü onu vurmuş olsaydı, bu ona haram bir şekilde yaklaşma kastını güttüğünü, kendisi buna karşı koyarken o kadını dövdüğü intibahını verirdi. Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf’un meyletmesi de bir masiyetti. O kocanın, hanımının önünde oturuşu gibi oturdu, el-Kuşeyrî, Ebû Nasr, İbnu'l-Enbarî, en-Nehhâs, el-Maverdî ve başkalarının da naklettiklerine göre müfessirlerin çoğunluğu genel olarak bu kanaatte imişler. İbn Abbâs der ki: Uçkurunu çözdü ve onun önüne sünnetçinin oturuşu gibi oturdu. Yine ondan nakledildiğine göre, kadın sırtı üzere yattı, o da bacakları arasında oturup elbiselerini soyundu. Saîd b. Cübeyr der ki: Şalvarının uçkurunu çözdü. Mücahid der ki: Şalvarını kalçalarına kadar indirdi ve erkeğin hanımının karşısında oturuşu gibi oturdu. İbn Abbâs der ki: Yûsuf: "Bu gıyabında ona hiyanet etmediğini bilmesi içindi" (Yûsuf, 12/52) deyince, Hazret-i Cebrâîl ona: Ve, ey Yûsuf! Sen ona meylettiğin zaman da öyle mi idi? deyince, hemen: "Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum" (Yûsuf, 12/53) deyivermişti. Dediklerine göre; İşte böyle bir durumda iken vazgeçmek ihlâsa delildir ve büyük bir ecir kazanmaya sebeptir. Derim ki: İşte şanı yüce Allah'ın ileride yüce Allah'ın izniyle Sâd Sûresi'nde (38/45-47. âyetlerin tefsirinde) ve el-Enbiyâ'da, (21/85-86. âyetlerin tefsirinde) yüce Allah'ın Zülkifl'i övmesinin sebebi bu olmuştur. Buradaki: "...memiş olsaydı"nın cevabı -buna göre- hazfedilmiştir. Yani eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı, meyledip içinden geçirdiğini gerçekleştirmiş olacaktı. Yüce Allah'ın: "Hayır gerçekten kesin bir bilgi ile bilseydiniz" (et-Tekâsur, 102/5) âyeti da buna benzemektedir ki, bunun cevabi: Siz bu şekilde birbirinizle çokluk yarışına girmezdiniz, şeklindedir. İbn Atiyye der ki; Bu görüş İbn Abbâs'tan ve Selef’ten bir topluluktan rivâyet edilmiştir. Derler ki; Bundaki hikmet günahkârlara örnek olmasıdır. Günahkârlar tevbelerinin yüce Allah'ın affına bağlı olduğunu ve -kendilerinden daha hayırlı olan kimseler hakkında- günaha yakınlaşmanın kişiyi helâk etmediğini görsünler diye. Bütün bu açıklamalar Hazret-i Yûsuf’un meylinin, bu kesimin rivâyet ettiği şekilde Züleyha'nın bacakları arasına oturup elbiselerini soyunup uçkurunu çözmeye başladığını ve buna benzer davranışlarda bulunduğunu, kadının ise önünde sırt üstü yatmış olduğunu kabul eden kimselerin rivâyetlerine göredir. Bu açıklamayı da Taberî nakletmektedir. Ebû Ubeyd el-Kasım b. Sellam der ki: İbn Abbâs ve ondan sonrakiler Yûsuf’un da kadına meylettiği hususunda ihtilâf etmezler. Yüce Allah'ı ve Kitabı’nın te'vilini onlar daha iyi bilirler. Peygamberler hakkında bilmedikleri bir şeyi söylemeyecek kadar, peygamberleri ta'zim ederler. el-Hasen de der ki: Şüphesiz yüce Allah peygamberlerin, masiyetlerini onlarla ayıplasın diye söz konusu etmez. Ancak bunları söz konusu etmesi, siz tevbeden ümit kesmeyesiniz diyedir. el-Gaznevî der ki: Bununla birlikte peygamberlerin zellelerinin (günahtan korunmuşluklarına aykırı düşmeyen yanılmalarının) hikmetleri vardır. (Bizim gibilerin) Allah'tan korkularının artması, Allah'tan daha çok haya etmesi, isledikleri amelleri beğenmekten (ve onlar dolayısıyla böbürlenmekten, ucbdan) uzak kalınması, Allah'tan umuttan sonra af nimetinin zevkine varılmasıdır. Peygamberler yanılan kimselerin umutlarının da önderleri olmuşlardır. el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Kimileri de şöyle demiştir: Yûsuf'un bir meyli görüldü, fakat onun bu meyli, fiili kararlaştırmak söz konusu olmaksızın, yaratılış itibariyle bir hareket ve bir meyil idi. Bu kabilden davranışlardan dolayı ise kul sorumlu tutulmaz. Nitekim kişi, oruçlu iken kalbinden soğuk su içmeyi, lezzetli yemekler yemeyi geçirmekle birlikte yeyip, içmediği ve yeme-içmeye kesin karar vermediği sürece, içinden geçirdikleri dolayısıyla sorumlu tutulmaz. Sözü edilen "burhan" İse onun içinden geçirdiği bu meyil karar haline dönüşmesin diye bundan alıkonulması, engellenmesidir. Derim ki: Bu güzel bir açıklamadır. Bu açıklamayı yapanlardan birisi de el-Hasen'dir. İbn Atiyye der ki: Bu âyet-i kerîme ile ilgili olarak benim görüşüm şudur: Hazret-i Yûsuf'un bu olay esnasında peygamber olduğu rivâyeti sahih değildir. Bu konuda birbirini destekleyen iki rivâyet dahi yoktur. O böyle iken de kendisine bir hikmet ve bir ilim verilmiş mü’min bir kimse idi. O bakımdan bir şeyi işlemeksizin, onu yapma isteği şeklindeki meyle kapılması ve bu işteki günaha rağmen bayağı düşüncelerin gelip geçmesi mümkündür. Şayet bu olay esnasında onun peygamber olduğunu kabul edersek; bana göre ancak hatırdan geçip giden bir düşünce şeklindeki meyletmeyi onun hakkında düşünmek câiz olur ve bu hususta sözü geçen uçkurunu çözmesi ve buna benzer şeylerin hiçbirisi sahih değildir. Çünkü peygamberlikle beraber ismet söz konusudur. "Senin adın peygamberler sicilinde yazılı iken, beyinsizlerin işini nasıl yaparsın?" diye ona söylendiği rivâyet edilen söze gelince, bu daha sonraları peygamberlerden birisi olacağının vaadedilmesi anlamındadır. Derim ki: İbn Atiyye'nin sözünü ettiği bu şekildeki açıklama doğrudur. Ancak yüce Allah'ın: "Biz de kendisine... şunu vahyettik." (Yûsuf, 12/15) diye buyurmuş olması -önceden de açıkladığımız gibi- o sırada peygamber olduğuna delil teşkil etmektedir. Aynı zamanda bu bir grub ilim adamının da kabul ettiği görüştür. Eğer o sırada peygamber idiyse, geriye sadece onun meyletmesi hatırdan geçip giden ve kalpte hiçbir şekilde yer etmeyen meyilden ibarettir. Şanı yüce Allah'ın bütün insanları sorumlu tutmadığı meyi (hemm) de budur. Zira mükellefin bu gibi meyilleri terketme gücü yoktur. Hazret-i Yûsuf'un: "Bununla beraber ben nefsimi temize çıkarmıyorum" sözü ise -eğer onun söylediği sözlerden kabul edilirse- ben kendimi bu meyil isteğinden temize çıkarmıyorum, demek olur. Yahut ta o bu sözü tevazu ve itiraf olmak üzere söylemiştir ki, daha önce temize çıkartıldığı husustan nefse muhalefet olsun diyedîr. Diğer taraftan şanı yüce Allah bulûğu vaktinden itibaren Hazret-i Yûsufun durumu hakkında: "Tam ergenlik çağına varınca kendisine bir hüküm ve bir İlim verdik" diye -az önce geçtiği gibi- haber vermektedir. Yüce Allah'ın haberi ise doğrunun tâ kendisidir, O'nun nitelemesi sahihtir, sözü haktır. Hazret-i Yûsuf yüce Allah'ın kendisine öğretmiş olduğu şekilde zinanın, zinaya götüren yolların, kişinin efendisinin, komşusunun ve yabancı kimselerin namuslarına hainlik etmesinin haram olduğu hükmüne uygun olarak amel etmiştir. Hiçbir şekilde Aziz'in karısına bu maksatla yaklaşmamıştır, onun murad alma isteğine olumlu karşılık vermemiştir. Aksine ondan yüz çevirmiş, ondan kaçmıştır. Bu özel olarak ona ihsan edilmiş bir hikmettir ve yüce Allah'ın kendisine öğrettiğine uygun bir amelidir. Müslim'in, Sahih'inde Ebû Hüreyre (radıyallahü anh)dan şöyle dediği nakledilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Melekler der ki: Rabbim şu filan kulun -o kulunu daha iyi görmekle birlikte- bir kötülük işlemek istiyor. Yüce Allah: Onu gözetleyin, der. Eğer o günahı işlerse, günahı ona misliyle yazınız, eğer onu terkederse o günahı ona bir iyilik olarak yazınız. Çünkü o Benim için o günahı terketmiştir." Buhâri, Tevhid 35; Müslim, Îman 205; Tirmizî, Tefsir 6. SÛRE 10. Yine Hazret-i Peygamber yüce Rabbinden şöyle buyurduğunu haber vermektedir: "Kulum bir günah işlemeyi içinden geçirip de işlemezse, ona bir iyilik olarak yazılır." Buhâri, Rikaak 31; Müslim, Îman 207; Müsned, I, 227, II, 234, 411, 498. Kulun işlemeyi içinden geçirdiği günahı terketmesi sebebiyle ona bir iyilik olarak yazılıyorsa, o halde böyle bir durumda günah yok demektir. Sahih hadiste de Hazret-i Peygamber şöyle buyurmaktadır: "Allah ümmetime nefislerinin içlerinden geçirdiklerini işlemedikleri yahut konuşmadıkları sürece affetmiştir." Buhârî, Itk 6, Talâk 11, Eymân 15; Müslim, Eymân 201, 202; Ebû Davûd, Talâk 15; Tirmizî Talâk 8;Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 14, 16; Müsned, II, 425, 474, 481, 491. Bu hadis de daha önceden geçmiş bulunmaktadır. İbnu'l Arabî der ki: Medinetu's-Selâm'da sürt İmâmlardan bir İmâm vardı ki, nasıl bir İmâmdı! İbn Atâ diye bilinirdi. Bir gün Hazret-i Yûsuf ve ona dair haberler hakkında konuşmaya başladı. Nihayet ona nisbet edilen, hoş olmayan herbir şeyden uzak olduğunu da anlattı. Meclisinden bir başka adam -meclis her kesimden insanlarla dolup, taşıyorken- kalkıp şöyle dedi: Şeyhimiz, efendimiz o halde Yûsuf, meyletti ama tamamlamadı. Bu sefer kendisi; Evet, çünkü inayet oradan başlar. Şimdi sen alimin ve ilim öğrenenin tatlılığına bak ve avamdan birisinin ne kadar zekice soru sorduğuna, alim kişinin de ne kadar özlü ve mükemmel cevab verdiğine dikkat et! İşte bundan dolayıdır ki sufi ilim adamları şöyle demişlerdir. Yüce Allah'ın: "Tam ergenlik çağına varınca kendisine bir hüküm ve bir ilim verdik" (Yûsuf, 12/22) âyetinin ifade ettiği anlam şudur; Allah ismetine sebep olması için bunu şehvetin galib geldiği sırada, kendisine ihsan etmişti. Derim ki: Yüce Allah'ın Hazret-i Yûsuf'u övmesi ile Hazret-i Yûsuf'un ismeti ve günahsızlığı sabit olduğuna göre Mus'ab b. Osman'ın şu söyledikleri sahih olamaz: Süleyman b. Yesâr yüz güzelliği İtibariyle insanlar arasında en güzellerden idi. Kadının birisi onu arzuladı, kendisini ona teslim etmek istedi. Süleyman onun bu isteğini kabul etmedi ve kadına öğüt verdi. Bu sefer kadın: Eğer dediğimi yapmazsan, seni rezil ederim, dediyse de yanından çıkıp gitti. Rüyasında Hazret-i Yûsuf’u otururken gördü. Sen Yûsuf musun? deyince, o da: Evet ben meyleden Yûsuf’um, sen de meyletmeyen Süleyman'sın. İşte bu velilik derecesinin, nübüvvet derecesinden daha üstün olmasını gerektirir. Ancak böyle bir şeye imkân yoktur. Eğer Hazret-i Yûsuf'un (o dönemde) peygamber olmadığını kabul edecek olsak dahi, en azından velilik derecesinde idi. Tıpkı Süleyman'ın korunduğu gibi, o da korunmuş olur. Şayet o kadın Süleyman'ın üzerine kapılan kilitlemiş olsaydı ve karşılıklı olarak aralarında uzun bir konuşma geçseydi, soru ve cevab uzun birliktelikle birlikte sürüp, gitseydi; şüphesiz Süleyman'ın fitneye düşeceğinden ve imtihanının büyüyeceğinden korkulurdu, Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Yüce Allah'ın: "Eğer Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı" âyetindeki ….mastar anlamını ifade eden "...me" burada ref mahallinde olup; "Rabbinin burhanını görmesi olmasaydı" demektir. Cevab ise âyeti dinleyenin, onu bilmesinden dolayı hazfedilmiştir ki, olanlar olurdu demektir. Burada zikredilen "burhan"ın ne olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de belirtilmemiştir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan rivâyete göre Züleyha evin bir köşesinde inci ve yakutlarla süslü bir taç giydirilmiş, bir puta kalkıp bir örtüyle üzerini kapattı. Hazret-i Yusuf ona ne yapıyorsun? Diye sorunca,Zeliha:Bu ilahımın beni bu şekilde görmesinden utanırını deyince: Benim Allah'tan utanmam daha bir yaraşır, diye cevap verdi. Bu, bu hususta yapılmış en güzel açıklamadır. Çünkü bu şekildeki cevab ile (Zeliha'ya şirkine karşı) delil getirilmiş olmaktadır. Denildiğine göre Hazret-i Yûsuf evin tavanında: "Zinaya yaklaşmayın, o cidden bir hayasızlıktır, kötü bir yoldur" (el-İsra, 17/32) âyetini yazılı olarak gördü. İbn Abbâs da der ki: Üzerinde: "Hiç şüphesiz üzerinizde bekçiler vardır" (el-İnfitar, 82/10) yazılı bir el göründü. Bir başka kesim de şöyle demektedir: O yüce Allah'ın ahit ve misakını hatırladı. Bir diğer görüşe göre ona: Ey Yûsuf! diye seslenildi. Sen peygamberler arasında kayıtlısın, beyinsizlerin amelini mi işliyorsun! Bir diğer görüşe göre Hazret-i Ya'kub'un suretini duvar üzerinde parmaklarını ısırmış, onu tehdit eder halde görünce durdu ve şehveti parmak uçlarından çıktı. Bunu da Katâde, Mücahid, el-Hasen, ed-Dahhâk, Ebû Salih ve Saîd b. Cübeyr söylemişlerdir. el-A'meş, Mücahid'den şöyle dediğini rivâyet eder: O şalvarını çözünce Ya'kub ona göründü ve: Ey Yûsuf! deyince, Hazret-i Yûsuf dönüp kaçtı. Süfyan da, Ebû Husayn'dan, o Saîd b. Cübeyr'den şöyle dediğini rivâyet eder: Hazret-i Yûsuf’a, Hazret-i Ya'kub göründü ve göğsüne bir darbe indirdi. Bunun üzerine şehveti parmak uçlarından çıkıp gitti. Mücahid der ki: Hazret-i Ya'kub'un herbir oğlunun oniki erkek çocuğu oldu. Yûsuf’un ise sadece iki oğlu oldu, bu şehveti dolayısıyla çocukları azaldı. Bundan başka açıklamalar da yapılmıştır. Özetle; âyet-i kerîme'nin sözünü ettiği "burhan" yüce Allah'ın, Hazret-i Yûsuf’a gösterdiği ve bununla imanını pekiştirip, masiyetten uzak kaldığı, Allah'ın âyetlerinden bir âyettir. "Ondan fenalığı ve fuhşu giderelim diye böyle yaptık" anlamındaki âyette yer alan: "Böyle"deki "kef'ın hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olmak üzere merfu olması mümkündür. O zaman ifadenin takdiri şöyle olur: Burhanlar işte böyledir. Aynı zamanda hazfedilmiş bir mastarın da sıfatı olur. Yani Biz ona burhanları işte böyle gösterdik, demektir. Buradaki "fenalık", şehvet "fuhuş" ise mübaşeretdir. "Fenalık"ın, kötünün, "fuhş"un zina olduğu da söylenmiştir. Bir diğer görüşe göre fenalık kişinin arkadaşına hainlik etmesi, fuhuş ise fuhuş işlemektir. Bir diğer açıklamaya göre "renatık"tan kasıt Aziz diye bilinen hükümdarın cezalandırmasıdır. İbn Kesîr, Ebû Amr ve İbn Âmir "ihlâsa erdirilmiş" anlamındaki kelimeyi "lâm" harfini esreli olarak; diye okumuştur ki bu da yüce Allah'a ihlasla itaat eden kimseler demek olur. Diğerleri ise "lâm" harfini üstün okumuşlardır ki, bu da Allah'ın risaleti İçin ihlâsa erdirdiği kimseler anlamına gelir. Esasen Hazret-i Yûsuf bu iki niteliğe de sahip idi. Çünkü o hem yüce Allah'a itaatte ihlâs sahibi idi. Hem de Allah'ın risaleti için ihlâsa erdirilmiş ve seçilmiş idi. |
﴾ 24 ﴿