31O kadınların gizliden gizliye kendisini kınadıklarını işitince kendilerine haber gönderdi. Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı. Onların herbirine de birer bıçak verdi ve: "Çık karşılarına!" dedi. Kadınlar onu görünce, onun gerçekten büyük bir güzelliğe sahib birisi olduğunu anladılar. Ellerini kestiler ve dediler ki: "Allah'ı tenzih ederiz! Bu bir beşer değildir. Bu ancak çok şerefli bir melektir." "O kadınların gizliden gizliye kendisini kınadıklarını işitince"; onların kendisini çekiştirdiklerini ve yermek için çeşitli yollara ve çarelere başvurduklarını işitince... demektir. Bir diğer açıklamaya göre; kendisi kadınları durumdan haberdar etmiş, ancak bu sırrını kimseye açmamalarını istemiş, onlara güvenmişti. Onlarsa kadının sırrını açıkladılar, bundan dolayı kadınların bu davranışlarına "hile" anlamına gelen "mekr" ismi verilmektedir. Yüce Allah'ın: "Kendilerine haber gönderdi" âyetinde hazfedilmiş ifadeler vardır. Yani kendilerine içine düştüğü duruma onları düşürmek kastı ile bir ziyafete çağırmak üzere haber gönderdi. Mücahid, İbn Abbâs'tan naklen dedi ki: Aziz'in karısı kocasına, ben bir yemek hazırlayıp şu kadınları davet etmek istiyorum, demiş. Kocası da: Yapabilirsin deyince, bir yemek hazırlamış, daha sonra da gelecek kadınlar için odalarını süsleyip döşemiş, sonra da ziyafete katılmaları için onlara haber göndererek zikrettiğim bu kadınlardan hiçbir kimse gelmemezlik etmesin demiş. Vehb b. Münebbilı der ki: Bu kadınlar kırk kişi idiler. Onları zorladığı için ister istemez geldiler. Umeyye b. Ebi's-Salt bunlar hakkında şöyle der: "Nihayet yanına zorla, istemeyerek geldiler, O da o kadınlar için sedirler ve kebaplar hazırlamıştı." Buradaki; Sedirler, kelimesi "yaygılar" anlamında; diye de rivâyet edilir. Vehb b. Münebbih der ki: Nihayet gelip yerlerini aldılar. "Onlara rahatça yaslanacak bir yer hazırladı." Üzerlerinde yaslanacakları yerler hazırladı. İbn Cübeyr der ki: Her oturulan yerde de içinde bal, turunç ve keskin bir bıçak bulunan bir kâse vardı. Mücahid ve Saîd b. Cübeyr: "Yaslanacak yer" kelimesini hemzesiz ve "te" harfi şeddesiz olarak; diye okumuştur. Bu ise Kıptîce'de turunç demektir. Mücahid de bunu böylece açıklamıştır. Süfyan'ın, Mansur'dan, onun da Mücahid'den rivâyetine göre Mücahid de şöyle demiş: Şeddeli ve hemzeli okuyuş, yiyecek yemek demektir. Ancak şeddesiz ve hemzesiz turunç (ağaç kavunu) anlamındadır. Şair de der ki: "Biz günahı (şarab'ı) açıktan açığa büyük kaplarla içeriz, Turuncun da aramızda iğreti alındığını (elden ele dolaştığını) görürsün." Ezd Şenûeliler de: el-Etrucce ile el-mütke(turunç) aynı şeylerdir, derler. el-Cevherî der ki; Mütk (şeddesiz ve hemzesiz okuyuştan isim) sünnet yapan kadının geriye kesmeden bıraktığı parçanın adıdır. Bu da aslında et ve benzeri şeyleri saran ince bir kabuk demektir. ise sünnet yapılmamış kadın demektir. el-Ferrâ' da der ki: Bana Basralılardan güvenilir bir ilim adamının naklettiğine göre şeddesiz olarak; et ve benzeri şeyler üzerindeki ince kabuk (zar) demektir. Kimisi de bunun turunç ile aynı şey olduğunu söylemiştir ki, bunu da el-Ahfeş nakletmektedir. İbn Zeyd der ki: Kadın onlara turunç ve onunla beraber yenilmek üzere bal hazırlamıştı. Şair de der ki: “Nimet içinde yedik ve yaslandık, Ve helal içecekleri büyük testileriyim içtik." en-Nehhâs der ki: Yüce Allah'ın; "Hazırladı" fiili; Hazırlanan şeyler" lâfzından alınmadır ki, bu da herhangi bir şey için hazırlayıp araç kıldığın herbir şey demektir. Şeddeli ve hemzeli okuyuş ile ilgili olarak yapılmış en sahih açıklama Ali b. Ebi Talha'nın İbn Abbâs'tan şöyle dediğine dair naklidir Bundan maksat oturacak yer demektir. Tefsir bilginlerinden bir topluluğun bundan maksadın, yemek olduğunu söylemeleri; "Yaslanarak yenilecek yemek" takdirine göre mümkün olabilir. Tıpkı yüce Allah'ın: "Kasabaya sor." (Yûsuf, 12/82) âyeti gibi. Bu hazfın olduğuna delil de: "Onların herbirine de birer bıçak verdi" ifadesidir. Çünkü kadınlarla birlikte bıçakların bulunması ancak bıçaklarla kesilecek bir şeyler yemek içindir. Nitekim (en-Nehhâs) "İrabu'l-Kur’ân" adlı eserinde de böyle demiştir. "Meûni'l-Kur'ân" adlı eserinde ise şunları söyler; Ma'mer, Katâde'den; "mealde: Yaslanacak yer-"in yiyecek, yemek diye açıkladığını rivâyet etmektedir. Bunun yemek yenildiği yahut içildiği veya konuşulduğu esnada üzerine yaslanılan her şey anlamına geldiği de söylenmiştir. Bu da dilciler tarafından bilinen bir açıklamadır. Ancak kelimenin önceki açıklamasına dair gelen rivâyetler sahihtir. el-Kutebî'nin de naklettiğine göre; filan kişinin yanında yemek yedik, anlamında; denilmektedir. kelimesinin aslı şeklindedir. " Tartılan şey ve va'dolunan şey" anlamındaki kelimelerin; "Tarttım, va'dettim" fiillerinden gelmesi gibi. "Yaslanacak yer" anlamındaki kelime ise; "Yaslandım" fiilinden gelmektedir ve Yaslandı, yaslanır, yaslanmak" diye kullanılır. "Onların herbirine de birer bıçak..." anlamındaki âyette iki mef'ûl vardır. el-Kisaî ve el-Ferrâ'; " Bıçak" kelimesinin hem müzekker hem de müennes kullanılacağını nakletmektedir. el-Ferrâ' şu beyiti nakleder: "Soğuk bir sabah vakti, sapı oldukça sağlamlaştırılmış bir bıçak ile Devenin hörgücünde yara açtı." el-Cevherî: Çoğunlukla bu kelime müzekker kullanılır, demektedir. Daha sonra el-Cevherî şu beyiti nakleder: "Zahiren onun samimi öğüt verdiği görünür ama yalnız kaldı mı İşte o boğaza dayanan oldukça keskin bir bıçak olur." el-Esmaî der ki: Bu kelimenin bilinen şekli yalnızca müzekker olarak kullanıldığıdır. "Ve: Çık karşılarına, dedi" âyetindeki: " Dedi" kelimesinin "te" harfinin ötreli okunuşu iki sakinin arka arkaya gelmesinden dolayıdır. Çünkü esreden sonra ötre varsa, ağır okunur. "Te"nin esreli okunuşu ise asla (yani sakin harf harekelenecek olursa esre ile harekelenir ilkesine) göredir. Denildiğine göre kadın diğerlerine: Ben size söylemedikçe ne bir şey kesiniz, ne bir şey yiyiniz. Daha sonra hizmetçisine: Ben sana: îl'i çağır diyecek olursam, Yûsuf'u çağır, diye emretti. îl ise onların tapındıkları bir putun adıdır. Hazret-i Yûsuf da çamurda çalışıyordu, peştemalını toplayıp bağlamış, kollarını da kıvırmıştı. Hizmetçiye -bana rabbi çağır anlamında- bana îl'i çağır dedi. îl İbranice rab demektir. Kadınlar hayrete düştü ve: O nasıl gelebilir, dediler. Bu sefer hizmetçi çıkıp, Hazret-i Yûsuf’u çağırdı. Hazret-i Yûsuf yukardan aşağıya inince ev sahibi kadın diğerlerine beraberinizdekileri kesiniz, dedi. "Kadınlar onu görünce, onun gerçekten büyük bir güzelliğe sahip birisi olduğunu anladılar. Ellerini kestiler." Ellerindeki bıçaklarla kemiklere ulaşıncaya kadar, ellerini kestiler. Bu şekildeki açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır. Saîd b. Cübeyr de der ki: Onu süslemeden, kadınların huzuruna çıkarmadı. Ansızın kadınların yanına çıkınca ondan dolayı dehşete kapıldılar, yüzünün güzelliği, süsleri ve üzerindekilerden dolayı hayrete düştüler, ellerini kesmeye koyuldular. Halbuki onlar bunu yaparken turunçları kestiklerini zannediyorlardı. "Onun gerçekten büyük bir güzelliğe sahib birisi olduğunu anladılar." âyetinin ne anlama geldiği hususunda farklı görüşler vardır. Cuveybir'in, ed-Dahhâk'tan, onun İbn Abbâs'tan rivâyetine göre: Onu çok büyük bir şey gördüler ve heybete kapıldılar demektir. Yine ondan gelen rivâyete göre, onu görmenin de liseliyle meni ve mezileri aktı. Şair der ki: "Küçük tepenin üzerinden erkek deveyi gördüler mi Böğürmeye başlarlar ve hızlıca fışkıran menilerini akıtırlar." İbn Sem'ân da arkadaşlarından bir gruptan naklettiğine göre şöyle demektedir: Arkadaşları dediler ki: O kadınların aşklarından dolayı mezileri aktı. Vehb b. Münebbih de der ki: Derhal ona aşık oldular ve o mecliste hayret, dehşet ve Yûsuf’a kalbten duydukları aşklarından ötürü on tanesi Öldü. Bunun anlamının dehşetlerinden ay hali oluverdiler, olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da Katide, Mukâtil ve es-Süddî yapmıştır. Şair de der ki: "Biz kadınlara temiz oldukları vakit varırız da ancak Ay hali olduklarında, asla kadınlara yaklaşmayız." Ancak Ebû Ubeyde ve başkaları bunu kabul etmeyerek şöyle derler: Arap dilinde bu kelime böyle bir anlamda kullanılmaz. Bununla birlikte onu oldukça büyük bir şey gördüklerinden dolayı ay hali olmuş olmaları muhtemeldir. Çünkü kadın kimi zaman korkusundan dolayı, karnındaki yavruyu düşürebilir yahut ay hali olabilir. ez-Zeccâc der ki: Arapçada; "Onu büyük gördüler" denilir ama -ondan dolayı ay hali oldular anlamında olmak üzere-: denilmez. Çünkü büyük görmek, hiçbir zaman ay hali olmak manasına değildir. el-Ezherî buna cevap vererek: Ancak ay hali oldu anlamında; denilebilir. Çünkü kadın ilk defa ay hali olduğu takdirde, küçük yaştan büyüklüğe doğru geçiş yapmış olur. Devamla der ki: daki "he" zamir "he"si değil de vakf (sekt, susuş) "he"si olabilir. Ancak bu görüşün aslı yoktur, zira vakf için gelen "he" vasl halinde düşer. Bundan daha uygun görüş, İbnu'l-Enbarî'nin şu açıklamasıdır: Buradaki "he" zamiri fiilin mastarından bedeldir, yani, şeklinde olup ay hali oldular anfamındadır. İbn Abbâs'ın birinci görüşüne göre ise "he" zamiri Hazret-i Yûsuf'a aittir ve Yûsuf’u oldukça büyük birisi olarak gördüler ve onu alabildiğine ta'zim ettiler, demektir. "Ellerini kestiler" âyeti ile ilgili olarak Mücahid der ki: Ellerini koparırcasına kestiler. Ellerini çizip yaraladılar, diye de açıklanmıştır. İbn Ebi Necîh, Mücâhid'den şöyle dediğini rivâyet eder: Ellerini bıçaklarla kestiler. en-Nehhâs der ki: Mücahid bu açıklaması ile eli kopup ayıracak şekilde bir kesmeyi kastetmemektedir. Bu bir çizme ve yaralama anlamında bir kesmedir. Dilde ise insanın -mesela- arkadaşının elini çizecek olursa "elini kesti" denilmesi bilinen bir husustur. İkrime, "elleri" lâfzını kollarının yenleri diye açıklamıştır ki, bu anlama gelmesi uzak bir İhtimaldir. Parmaklarını kestiler, diye de açıklanmıştır. Yani kalbleri Hazret-i Yûsuf ile meşgul olduğundan dolayı ellerini kesip yaralamalarından dolayı hiçbir acı duymadılar. Fiilin şekli kesmenin çok olduğuna işarettir, çokluk herbirisinin bir kaç yerden elini yaraladığı anlamına gelme ihtimali olduğu gibi, kadınların sayılarının çokluğu dolayısıyla kullanılmış olma ihtimali de vardır. "Ve dediler ki: Allah'ı tenzih ederiz." Yani Allah'a sığınırız. el-Esmaî, Nafî'den; "Allah'ı tenzih ederiz" âyetini Ebû Amr b. el-Alâ gibi; şeklinde "şın" harfinden sonra "elifi de okuduğunu nakletmektedir. Asıl kullanım şekli de budur. Bu "elifi hazfeden; "(A): Allah'ı" lâfzındaki "elifi onun bedeli kabul eder. Bu kelime şu dört şekilde kullanılır. şekillerinin hepsi de: Seni tenzih ederim, anlamındadır. Yine Haşa ki Zeyd"den diye kullanılır (ve Zeyd kelimesi cer ve nasb edilebilir). en-Nehhâs der ki: Ben Ali b. Süleyman'ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezîd’i şöyle derken dinledim: Bu edatın isminin nasbedilmesi daha uygundur. Çünkü bunun fiil olduğu sahih olarak kabul edilmiştir. Zira Araplar: " Haşa Zeyd"den, derler ve ismin başından da harf (meksur lâm edatı) hazfedilmez. Şair Nabiğa da şöyle demiştir: "Ve ben kavimlerden hiçbir kimseyi müstesna kılmıyorum," Kimi dilci; "Dışında müstesna, haşa" bir edattır, "Müstesna kılıyorum" ise bir fiildir, der. (........) ın fiil olduğuna delil ise, ondan sonra harf-i cerrin gelmesidir. Ebû Zeyd'in naklettiğine göre bir bedevi Arabr "Allah'ım bana ve işiten herkese mağfiret buyur. Şeytan ile Ebû'l-Esbağ müstesna," diyerek bu lafızla sonraki kelimeyi nasb etmiştir, el-Hasen ise "şm" harfini sakin kılarak diye okumuştur. Yine ondan; diye okuduğu da rivâyet edilmiştir. İbn Mes'ûd ve Ubeyy ise "lâm" harfi olmaksızın; diye okumuşlardır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir: "Ebû Sevban müstesnadır, çünkü o gerçekten Başkasını kınamaktan ve kötü söz söylemekten yana cimridir." ez-Zeccâc der ki: Bu kelimenin aslı; " Etraf yakınlardan gelmektedir. Yakın çevre anlamındadır. Mesela; " Filanın yakınlarında idim" denilir. Buna göre Zeyd bundan uzaktır" o bir tarafta, Zeyd bir taraftadır anlamına gelir. İstisnada bir şeyi sözü edilenler arasından bir kenara çıkarmak ve bir kenarda tutmak demektir. Ebû Ali bu kelime İstisna etmekten faildir. Yani Yûsuf böyle bir şeyden münezzehtir ve Yûsuf kendisine atılan iftiradan uzakta ve bir kenardadır, Yahut ta o insan olmaktan münezzehtir, insanlık bir tarafta o bir taraftadır. Sîbeveyh'e göre; istisna cümlesinde cer harfidir. el-Müberred ve Ebû Ali'min açıklamalarına göre ise bir fiildir. "Bu bir beşer değildir." el-Halîl ve Sîbeveyh der ki: "Değildir" edatı; "Değildir" edatı gibidir. Meselâ Zeyd ayakta değildir"; "Bu bir beşer değildir" ile "Onların anaları değildir" (el-Mücadele, 58/2) denilir. Kûfeliler de derler ki: Burada "beşer" kelimesinin başına getirilmesi gereken) "be" harfi hazfedildiğinden nasbedilmiştir. Bunun açıklaması da Ahmed b. Yahya'nın dediğine göre şöyledir: Bir kimse; "Zeyd gidici değildir" dediği vakit "be" harfi nasb mahallindedir, sair cer harfleri de böyledir. İşte bu cer harfi hazfedildikten sonra (harfin başına geldiği isim.) mahalline delalet etsin diye nasbedilmiştir. Ahmed b. Yahya der ki: el-Ferrâ''nın da görüşü budur. O da şöyle der: edatı tek başına hiçbir amel etmez. Ancak Basralılar onların bu durumda (Zeyd ay gibidir anlamında olmak üzere) demeleri gerektiğini söyleyerek görüşlerinin red edileceğini belirtirler. Çünkü bu;... ay gibidir" anlamındadır. Ahmed b. Yahya ise şu sözleriyle onlara cevab verir: "Be" harf-i cerri "kef"ten daha çok bir harf-i cer olarak kullanılabilir. Çünkü "kef' bazen isim olabilmektedir. en-Nehhâs ise der ki: Ancak Basralıların görüşü sahihtir ve bu sözde bir çelişki vardır. el-Ferrâ'; -Zeyd gidici değildir, anlamında-; denilmesini uygun kabul etmiş ve şu beyiti nakletmiştir. "Allah'a yemin olsun ki sen eğer hür olsan dahi Esasında sen hür de olamazsın, azad edilmiş köle de olamazsın." Ve ayrıca el-Ferrâ' bunun nasb ile okunmasını açık ifadelerle kabul etmez. Diğer taraftan; "Zeyd'in sana rağbeti yoktur" demenin de; " Amr sana doğru gelmemektedir" demenin de câiz olduğu hususunda nahivciler arasında görüş ayrılığı olduğunu bilmiyoruz. Bundan sonra ise "be" harfini hazfederler ve (başına geldiği ismi) ref ederler. Basralılar ve Kûfeliler ise ref ile; "Zeyd gidici değildir" şeklindeki kullanımı naklederler. Yine Basralılar bunun Temimlerin söyleyişi olduğunu nakleder ve şu beyiti de zikrederler: "Sizler Teym'i mi bana eş ve denk kabul ediyorsunuz? Halbuki Teym hiçbir zaman şerefli birisine denk olamaz." el-Kisaî ise bunun Tihame ve Necidlilerin söyleyişi olduğunu nakletmektedir. el-Ferrâ' da refin iki bakımdan daha güçlü olduğunu iddia etmektedir. Ebû İshak dedi ki: Bu bir yanlışlıktır. Çünkü yüce Allah'ın Kitabı ve Rasûlünün kullanımı daha güçlü ve daha uygundur. Derim ki: Hafsa (radıyallahü anha)nın Mushaf’ında bu âyet;" Bu bir beşer değildir" şeklindedir. Bunu el-Gaznevî nakletmektedir. el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Burada kadınlar Hazret-i Yûsuf’un suret itibariyle insanlardan daha güzel bir surette olduğunu, hatta bir melek suretinde olduğunu söylemek istemişlerdir. Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır "Yemin olsun Biz insanı gerçekten en güzel bir surette yarattık."'(et-Tîn, 95/4) Bu iki âyet-i kerîmenin bir arada anlaşılması şöyledir: Kadınlar "Allah'ı tenzih ederiz" ifadeleri ile Hazret-i Yûsuf’u, Aziz'in karısının onu itham ettiği, kendisine kötü maksatla yaklaşmak istediğinden uzak olduğunu anlatmaktadır. Yani Yûsuf böyle bir şeyden uzaktır. Onların " Allah İçin" sözleri Allah İçin o bundan uzaktır, demektir. Yani Yûsuf bu işten kurtulmuştur, bu surette böyle bir şey yoktur. Bunun da anlamı şudur: Onun masiyetlerden uzaklığı meleklere benzemektedir. Böyle bir açıklamaya göre ise (âyetler arasında) çelişki yoktur. Bir diğer açıklamaya göre burada maksat, Hazret-i Yûsufun aşırı güzelliğinden ötürü sureti itibariyle insanlara benzemesinden tenzih edilmesidir. "Allah'ı" ifadesi de bu manayı te'kid içindir. Buna göre âyetin anlamı şu olur: Kadınlar melek suretinin daha güzel olduğunu zannederek böyle bir sözü söylediler, onlar yüce Allah'ın: "Yemin olsun ki insanı en güzel bir surette yarattık" (et-Tin, 99/4) sözlerinden haberdar değillerdi. Çünkü bu bizim Kitabımızda olan bir âyettir. Bazı zayıf anlayışlı kimseler şöyle zannederler: Eğer kadınların bu sözlerinin gerçekle ilgisi olmayan bir kanaatleri olsaydı, yüce Allah'ın onların bu kanaatlerini reddetmesi ve bu sözlerinde yalancı olduklarını beyan etmesi gerekirdi. Ancak böyle bir'görüş batıldır. Zira yüce Allah'a böyle bir şeyin vacib olduğunu kabul edemeyiz. Zaten yüce Allah'ın kâfirlerin küfrü ve yalancıların yalanı ile ilgili olarak haber verdiği bütün hususları hemen akabinde reddetmesi gerekmez. Aynı şekilde "örf ehli kimseler" çirkin kişi hakkında "o şeytan gibidir" derken, güzel kişi hakkında da "o melek gibidir" derler. Yani benzeri görülmemiş demektir. Çünkü insanlar melekleri görmezler. Böyle bir ifade melek suretinin daha güzel olduğu zannına binaen söylenir, yahut ta onun ahlâkının temizliğini, ithamlardan da uzaklığını haber vermek kastıyla söylemiş olabilirler. "Bu ancak çok şerefli bir melektir." Bu ancak şerefli bir melek olabilir, başka bir şey olamaz. Şair de der ki: "Sen bir insana mensub da değilsin fakat sen bir melek(e mensub) olabilirsin, Sema boşluğundan yağmur gibi inen." el-Hasen'den de: -"Bu bir beşer değildir" anlamındaki âyeti-: şeklinde "be" ve "şın" harflerini esreli olarak okuduğu rivâyet edilmiştir ki bu: Bu satın alınan bir kul değildir, anlamındadır; böyle birisinin satılmaması gerekir, demektir. O bu şekilde okumakla mastarı ism-i mef'ûl yerine kullanmış olur. Yüce Allah'ın: "Deniz avı... size helal kılındı" (el-Mâide, 5/96) âyetinde olduğu gibi ki, denizde avlanmak anlamındadır ve bunun benzerleri de pek çoktur. Âyetin şu anlama gelme ihtimali de vardır: Buna değer biçilemez, bunun kıymeti hiçbir şekilde tesbit edilemez. Buna göre "satın almak" anlamındaki kelime ile satın alınırken onun karşılığında verilen bedel kastedilmiş olur. Mesela bir kimsenin: Bu bine alındı, şeklindeki sözünü reddetmek isterken, bu bine alınamaz demeye benzer. Bu açıklamaya göre ise "be" harfi haber olan mahzuf bir söze taalluk eder. "Bu satın almakla miktarı tesbit edilebilecek bir şey değildir" demeye benzer. Ancak büyük çoğunluğun kıraati daha uygundur. Çünkü ondan sonra "bu ancak çok şerefli bir melektir" âyeti gelmektedir ki, bu da onun şanını ta'zim gayesi ile melek türünden olduğu söylenerek üstünlüğünü mübalağa yoluyla ifade etmek içindir. Diğer taraftan; (el-Hasen'den gelen rivâyet gibi) türünden kelimeler Mushaf ta “ya" ile yazılırlar. |
﴾ 31 ﴿