88Bunun üzerine huzuruna geldiklerinde dediler ki: "Ey Aziz! Bizi de, ailemizi de darlık sardı. Pek değerli olmayan bir bedel ile geldik. Bize yine tam Ölçek ver ve ayrıca bize tasadduk da et. Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır." Yüce Allah'ın: "Bunun üzerine huzuruna girdiklerinde dediler ki; Ey Aziz" Ey sağlam, korunmuş, kendisine zarar veremeyeceğimiz kişi "bizi de, ailemizi de darlık sardı." Bu onların üçüncü defa Mısır'a dönüşleri idi, İfadede hazfedilmiş sözler de vardır. Yani nihayet Mısır'a çıkıp gittiler, Yûsuf'un huzuruna girdiklerinde "Bizi de, ailemizi de darlık" yani açlık ve ihtiyaç "sardı" isabet etti, dediler. Bu âyette, darlık yani açlık esnasında şikayetin câiz olduğuna delil vardır. Hatta bir kimse fakirlik ve benzeri şeylerden ötürü kendisine darlık ve sıkıntı geleceğinden korkacak olursa, faydalı olacağını umduğu kimselere halini açıklaması vacibtir. Nitekim kendisini tedavi elmesi için, doktora duyduğu rahatsızlıklardan şikayet etmesinin vacib olması gibi. Böyle bir durum tevekküle aykırı değildir. Ancak bu gibi hallerde şikayetin bir çeşit kızgınlık ve gazablanmak suretiyle olmaması şartı vardır. Musibetlerde sabır ve metanet göstermek ise daha güzeldir. Dilenmeyip afiflik göstermek daha faziletlidir. Şikayet halinde en güzel söz, Mevla'dan belânın sona ermesini dilemektir. Bu da Hazret-i Ya'kub'un: "Ben keder ve üzüntümü ancak Allah'a açarım. Ben Allah nezdinden sizin bilmeyeceğiniz şeyleri biliyorum" (Yûsuf, 12/86) demesi ile olur. Yani ben O'nun güzel muamelesini, üstün lütfunu ve kullarına bağışlarını bilirim. Şekva dinlemek makamında olmayanlara şekvada bulunmak ise -içini açmak ve teselli kastıyla olması hali müstesna- beyinsizliğin ta kendisidir. Nitekim İbn Dureyd şöyle demektedir: "Sanma ey dehr! Boyun eğeceğimi beni bıçaklar gibi Kesip doğrayan bir musibete; Sen öyle bir kimseyle oturup kalktın ki eğer felekler üzerine yıkılacak olsa, Göğün dört bir yanından; şikayet etmez. Fakat ağzın etrafında balgamdan dolayı biriken köpükleri, Kafasını sallayarak bir kenara bırakan, göğsünden rahatsız bir kimsenin üflemesi gibi gelir, o belalar ona." Yüce Allah'ın: "Pek değerli olmayan bir bedel ile geldik" âyetindeki Bedel" kelimesi bir şeyin satın alınması kastı ile verilen bir parça mal demektir. Mesela; "Bir şeyi ticaret mah ve bedeli kıldım" demektir. Darb-ı meselde de; " (Hurma bolluğu ile meşhur) Hecer'e hurma götürüp ticaret yapmak isteyen gibi" denilmektedir. "Pek değerli olmayan" kelimesi "bedel" kelimesinin sıfatıdır. Mastarı olan; ise iterek, sürmek ve sürüklemek anlamındadır. Yüce Allah'ın şu âyetinde de aynı kökten gelen fiil kullanılmaktadır: "Görmez misin ki Allah bulutları sürüyor..." (en-Nûr, 24/43) Buradaki anlamı, bu zorla itilen, sürülen bir bedeldir ve bunu herkes kabul etmez. Sa'leb der ki: Buradaki "pek değerli olmayan bedel"den kasıt tam olmayan, eksik bedel demektedir, Burada bu bedelin tayini hususunda farklı görüşler vardır. Bu bedelin kurutulmuş et, hurma, kavrulmuş un ve yağ karışımı bir yemek olduğu da söylenmiştir. Bunu el-Vakidî, Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh)dan nakletmektedir. Yine denildiğine göre onların götürdükleri bedel eskimiş çuvallar, heybeler ve iplerdi. Bu açıklama da İbn Abbâs'tan rivâyet edilmiştir. Yine denildiğine göre Arapların eşyası yün ve sade yağdır. Bu açıklama Abdullah b. el-Hâris'e aittir. Bir diğer görüşe göre götürdükleri bedel çitlenbik ile bitim diye bilinen Şam bölgesinde yetişen, yenen ve sabun yapmak için yağı çıkartılan bir çeşit taneli yiyecekti. Bu açıklamayı da es-Salih yapmıştır. Bunları yiyecek alımında geçerli kabul edilmeyen fakat insanlar arasında tedavülde kullanılan dirhemlere satmışlar ve: Sen bu dirhemleri bizden yiyecek alımında da kullanılabilen kaliteli dirhemler gibi hesab et, demişlerdi. Bir diğer açıklamaya göre götürdükleri bedel kalitesiz dirhemlerden ibaretti. Bunu da İbn Abbâs söylemiştir. Yine denildiğine göre bu paralar üzerinde Hazret-i Yûsuf’un sureti yoktu. Çünkü Mısır dirhemleri üzerinde Hazret-i Yûsuf’un sureti vardı. ed-Dahhâk der ki: Götürdükleri bedel ayakkabı ve deri idi. Yine ondan nakledildiğine göre elenmiş ve kavrulmuş un idi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Bize yine tam ölçek ver ve ayrıca bize tasadduk da et" âyetine dair açıklamalarımızı dört başlık halinde sunacağız: Yüce Allah'ın: "Bize yine tam ölçek ver" ifadesi ile şunu kastetmişlerdi: Sağlam ve kaliteli dirhemlere karşılık verdiğin gibi ver ve bizim dirhemlerimizden dolayı bize eksik verme. Müfessirlerin çoğunluğunun görüşü budur. İbn Cüreyc der ki: "Bize yine tam ölçek ver" sözleriyle daha önce kardeşleri için Ölçmüş olduğu miktarı vermesini kastetmişlerdi. "Ve ayrıca bize tasadduk da et." Yani kaliteli dirhemlerle, kalitesizler arasındaki farkı da sen bize lütfet. Bu açıklamayı Saîd b. Cübeyr, es-Süddî ve el-Hasen yapmışlardır. Çünkü mutlak manasıyla sadaka peygamberlere haramdır. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Hakkımızdan daha fazlasını bize tasadduk et, demektir. Bu açıklamayı da Süfyan b. Uyeyne yapmıştır. Mücahid der ki: Sadaka ancak Peygamberimiz Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)a haram kılınmıştır. İbn Cüreyc der ki: Yani kardeşimizi bize geri vermek suretiyle "bize tasadduk da et" demektir. İbn Şecere der ki: "Bize tasadduk da et" yani bizi affet, bize müsamaha ile muamele et, demektir. Bu açıklamaya şairin şu beytini de delil göstermektedir: "Bize tasadduk et (müsamaha göster) ey Affân'ın oğlu ve ecrini Allah'tan bekle, Başımıza da günler boyunca el-Eş'arî'yi emir tayin et." "Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır." Âhiretteki mükâfatı kastetmektedir. Denildiğine göre bu, sözlü ta'rizler arasında yer alır. Çünkü onların kanaatlerine göre Hazret-i Yûsuf kendi dinleri üzere değildi. Bundan dolayı onlar: Bu sadakan sebebiyle şüphesiz Allah seni mükâfatlandıracaktır demeyip kendisine böyle bir maksatla söz söyledikleri izlenimini verecek bir ifade kullandılar ve bu ifadeleri, yorumlanmak suretiyle doğru bir anlama gelebilirdi. Bu açıklamayı en-Nakkâş yapmıştır. Hadîs-i şerîfte de: "Şüphesiz ki ta'riz (üstü kapalı) ifadelerde yalandan bir kurtuluş yolu Beyhakî, es-Sünenu'l-Kübrâ, X, 336 vardır.” 2- Kile İle Ölçenin Ücretini Kim Öder: Malik ve onun dışındaki ilim adamları (bu âyeti), kile ile ölçenin ücretini satıcının vermesi gerektiğine delil göstermişlerdir. İbnu'l-Kasım ve İbn Nât derler ki: Malik dedi ki: Kardeşleri Hazret-i Yûsuf'a: "Bize yine tam ölçek ver" dediler. Kile ile ölçen bizzat Yûsuf'un kendisi idi. Tartı ile tartan, sayan ve diğerlerinin durumu da böyledir. Çünkü bir kimse yiyeceklerinden sayısı belli bir miktar satacak olur ise o miktar üzerinde akit vacib olur ve kendisinin de o miktarı açıkça ortaya çıkartıp müşterinin hakkını kendi hakkından ayırması gerekir. Şayet bir yığın yahut ta hakkının alınabileceği bir mal şeklinde muayyen bir bölümünü satacak olup da alıcıyı o malla serbest olarak başbaşa bırakırsa, satılan mal üzerinde cereyan eden işlemleri yapmak satın alana aittir. Kile ile ölçmek yahut tartmak suretiyle hakkın alınabileceği şeylerde durum böyle değildir. Çünkü satıcının bedeli hakedebilmesi ancak sattığının tamamen ödenmesi halinde söz konusudur. Tam olarak teslim söz konusu olmadan satılan maldan bir şey telef" olursa, bu satıcıdan gider. 3- Karşılıklı İlişkilerde İstenen Ek Hizmetlerin Ücretini Ödeyecek Taraf: Nakit ödemenin kalitesinin tesbit ücretini ödemek de satıcıya aittir. Çünkü dirhemlerini ödeyen satın alıct, bu dirhemler sağlamdır, der. Kalitesiz olduklarını iddia eden sensin, o halde kendi işini kendin gör. Aynı şekilde bunun faydası satana ait olduğundan dolayı ücreti de onun ödemesi gerekir. Kendisine kısas uygulanması gereken kimsenin de bu gibi bir sorumluluğu yoktur. Zira böyle bir kimsenin (mesela) kendi elini kesmesi icab etmez. Ancak böyle bir şeyi kendi iradesiyle yapması hali müstesnadır. Çünkü ona farz olan sadece elinin kesilmesini kabul etmesidir. Şayet kısas uygulanmasını isteyen kişi ondan bu işi (kendi elini kesmesini) isteyecek ve bu hususta onunla anlaşacak olursa, kesme ücretini kısas uygulanmasını isteyen kişinin Ödemesi gerekir. Şâfiî de kendisinden nakledilen meşhur görüşünde: Bu tıpkı satıcıda olduğu gibi kendisine kısas uygulanacak olan kişi tarafından ödenmelidir. 4- Allah'ın Lütfundan Dilemek: Kişinin duası esnasında: Allah'ım bana tasadduk eyle, diye dua etmesi mekruhtur. Çünkü sadaka, sevap elde etmek isteyen kimse tarafından verilir. Şanı yüce Allah ise bütün nimetler ile mükâfat vermek suretiyle lutufta bulunandır. O'ndan başka bir Rab yoktur. el-Hasen bir adamın: Allah'ım bana tasadduk eyle dediğini İşitince, şöyle demiş: Be hey adam, şüphesiz Allah tasadduk etmez. Ancak mükâfat almayı uman kimse tasaddukta bulunur. Sen yüce Allah'ın: "Çünkü Allah sadaka verenleri mükâfatlandırır" âyetini hiç duymadın mı? Bunun yerine: Allah'ım bana ver ve bana bol bol lütfedip, bağışla! diye dua et. |
﴾ 88 ﴿