100Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp oturttu. Hepsi onun için secde ettiler. O zaman dedi ki: "Babacığım! İşte bu, önceleri gördüğüm rüyanın tahakkukudur. Rabbim onu doğru çıkardı, bana da iyilikte bulundu. Çünkü beni zindandan çıkardı ve şeytan kardeşlerimle aramı bozmuşken sizi çölden getirdi Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lutfediddir. O hakkıyla bilendir, tam hikmet sahibi olandır." "Babasını ve annesini tahtın üzerine çıkartıp, oturttu." Katâde dedi ki: Burada "Arş (taht)" kelimesi ile divanını kastetmektedir. Bunun anlamlarına dair açıklamalar önceden geçmiş bulunmaktadır. Kimi zaman "arş" kelimesi ile hükümdarlık, kimi zaman da hükümdarın kendisi kast edilebilir. Nâbiğa ez-Zübyânî'nin şu mısraı da bu kabildendir: "Nice tahtlar (hükümdarlar) güç ve güvenlik sonrası yok olup gittiler." (Arş'a dair açıklamalar.) önceden (el-A'raf, 7/54) geçmiş bulunmaktadır. "Hepsi onun için secde ettiler" âyetine dair açıklamalarımızı üç başlık halinde sunacağız: Yüce Allah'ın: "Hepsi onun İçin secde ettiler" âyetindeki "o" anlamındaki "he" zamiri denildiğine göre yüce Allah'a aittir. Yani onlar yüce Allah'a şükür olmak üzere secdeye kapandılar. Hazret-i Yûsuf da rüyasının tahakkuku için kıble gibi idi. Bu açıklama el-Hasen'den rivâyet edilmiştir. en-Nekkâş der ki: Bu bir hatadır, zamir Hazret-i Yûsuf'a racidir. Çünkü yüce Allah sûrenin baş taraflarında: "Gördüm ki onlar bana secde ediyorlardı." (Yûsuf, 12/4) diye buyurmaktadır. Onların selamlaşmaları ise daha aşağı konumda olanın, daha üst konumda olana, küçüğün de büyüğe secde etmesi şeklinde idi. Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsuf’un teyzesi ve kardeşleri, Hazret-i Yûsuf'a secde ettiler. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf ürpererek: "İşte bu, önceleri gördüğüm rüyanın tahakkukudur" demişti. Hazret-i Yûsuf'un rüyası ile tahakkuku arasında yirmiiki yıl süre geçmişti. Selman el-Farisî ile Abdullah b. Şeddâd, kırk yıl geçtiğini söylemişlerdir. Abdullah b. Şeddâd dedi ki: Rüyanın tahakkukunun en fazla gecikeceği süre bu kadardır, Katâde ise otuzbeş sene demiştir, es-Süddî, Saîd b. Cübeyr ve İkrîme ise otuzaltı sene geçtiğini söylemişlerdir. el-Hasen, Cisr b. Ferkad ve Fudayl b. İyad ise seksen yıl demişlerdir. Vehb b. Münebbih ise şöyle demektedir: Yûsuf kuyuya onyedi yaşında iken atıldı. Babası seksen yıl süreyle onu görmedi, babası ile karşılaştıktan sonra da yirmiüç yıl daha yaşadı ve yüzyirmi yaşında iken vefat etti. Tevrat'ta ise yüzyirmialtı yaşında vefat ettiği belirtilmektedir. Hazret-i Yûsufun Aziz'in karısından İfraîm ve Menşâ' ile Eyyub'un hanımı Rahmet doğmuştur. Hazret-i Yûsuf ile Hazret-i Mûsa arasında ise dörtyüz yıllık bir süre vardır. Denildiğine göre Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsuf'un yanında yirmi yıl kaldı. Daiıa sonra vefat etti. Bir diğer görüşe göre Hazret-i Ya'kub, Hazret-i Yûsufun yanında onsekiz yıl kalmıştır. Kimi hadis bilgini kırk küsur yıl kaldığını söylemişlerdir. Hazret-i Ya'kub ile Hazret-i Yûsuf bir araya gelinceye kadar otuzüç yıl birbirlerinden ayrı kalmışlardı. İbn İshak ise onsekiz yıl diye ifade etmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 2- Secde Vb. Saygı İfadeleri İle Çeşitli Selamlaşmalar: Saîd b. Cübeyr, Kalâde'den, o el-Hasen'den naklen, yüce Allah'ın: "Hepsi onun İçin secde ettiler" âyeti hakkında dedi ki: Bu bir secde değildi, onlar arasında bir gelenekti. Başlarıyla işarette bulunurlardı, onların selamlaşmaları böyleydi. es-Sevrî, ed-Dahhâk ve başkaları derler ki: Bu bizce bilinen ve alışa geldiğimiz secde gibi bir secde idi. Onların selamlaşmaları bu idi. Bir diğer görüşe göre bu rükû' gibi bir eğilme idi. Yere kapanmak şeklinde secde değildi. İşte onların selamlan öne doğru biraz ve normal eğilmek şeklinde idi. Yüce Allah bizim şeriatımızda bütün bunları neshetti ve sözle selam vermeyi, eğilmeye bedel kıldı. Tefsir âlimleri ise ne şekilde olursa olsun bu secdenin ibadet değil, bir tahiyye (selamlaşma) secdesi olduğunu icma ile kabul etmişlerdir. Katâde der ki: Hükümdarlara verilen selam onlarca böyle idi. Yüce Allah bu ümmete ise; "es-selamu aleyküm" şeklindeki cennet ehlinin selamlaşmalarını ihsan etmiştir. Derim ki: Bu şekilde bizim şeriatımızda neshedilen öne az veya çok eğilme artık Mısır diyarında ve Arap olmayanlarda bir adet halini almıştır. Birbirlerine ayağa kalkmaları da böyledir. O kadar ki herhangi bir kimse kendisi için ayağa kalkılmayacak olursa, içinde kendisine hiç ehemmiyet verilmiyor ve hiçbir kadri yokmuş gibi bir duygu dahi uyanabilir. Aynı şekilde birbirleriyle karşılaştıklarında da biri diğerinin önüne eğilir. Bu artık sürüp giden bir adet, yerleşmiş ve miras olarak devralınan bir gelenek haline gelmiştir. Özellikle de emir ve başkanların karşılaşmaları halinde bu böyledir. Bunlar bu şekilde davranmakla peygamberi sünnetten yan çizmiş ve sünneti seniyyeden yüz çevirmiş oluyorlar. Enes b. Malik'in şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Ey Allah'ın Rasûlü! dedik, karşılaştığımız vakit birimiz ötekimizin önüne eğilsin mi? Hazret-i Peygamber: "Hayır" diye buyurdu. Bu sefer: Birbirimizin boynuna sarılalım mı? diye sorduk yine: "Hayır" diye buyurdu. Bu sefer birbirimizle musafahalaşalım mı? dedik. Hazret-i Peygamber: "Evet" diye buyurdu. Bu hadisi Ebû Ömer b. Abdi'l-Berr); "et-Temhid" adlı eserinde rivâyet etmiştir. Tirmizî, İsti'zan 31; İbn Mâce, Edeb 15: Müsned, III. 198. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) -Sa'd b. Muâz'ı kastederek-: "Elendiniz ve hayırlınız için ayağa kalkınız" diye buyurmuştur. Buhâri, Cihâd 168, Menâkıbul-Ensar 12; Müslim, Cihâd 64; Müsned, III, 71. (Buna ne dersiniz?) denilirse cevabımız şu olur: Bu belli bir durumun gerektirmesi dolayısıyla Sa'd'a has bir durumdur. Ayrıca şöyle de açıklanmıştır: Onların ayağa kalkmaları Hazret-i Sa'd'ı eşekten indirmek için idi. Diğer taraftan eğer kişinin nefsinde olumsuz etki bırakmayacak olursa, yaşça büyük bir adama kalkmak caizdir. Şayet nefsine etki edecek, bundan dolayı kendisini beğenecek ve ayrıca nefsinin bundan pay sahibi olduğunu görecek olursa, bu konuda (onun için ayağa kalkmak suretiyle) bu olumsuz duygularına destek vermek câiz olmaz. Çünkü Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur; "Her kim insanların önünde ayağa kalkmaları kendisini memnun ediyor ise cehennemdeki yerine hazırlansın." Ebû Davûd, Edeb 151: Tirmizî, Edeb 13; Müsned, IV, 91. 93. 100 Ashab-ı Kiram'dan -Allah hepsinden razı olsun- nakledildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın zatından daha çok kendileri için değerli hiçbir kimse yoktu. Bununla birlikte Hazret-i Peygamber'in bu işten hoşlanmadığını bildiklerinden dolayı onu gördüklerinde onun için ayağa Tirmizî, Edeb 13. kalkmazlardı. 3- İşaret Vb. Şekillerle Selamlaşma, Tokalaşma, Kucaklaşma: Parmakla işaret hakkındaki kanaatin nedir? diye sorana şöyle cevap verilir: Bu eğer işaretleştiğin kişi senden uzak ise caizdir. Çünkü selamlaşma halinde yapılacak budur. Eğer sana doğru yaklaşıyor ise işaretle selam câiz olmaz. Yakın da olsa uzak da olsa olmayacağı da söylenmiştir. Çünkü Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu nakledilmektedir: "Bizden başkasına benzemeye çalışan bizden değildir." Ebû Dâvûd, Libas 4; Tirmizî, İsti'zân 7; Müsned, II, 50, 92. Yine Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yahudilerle, hristiyanların selam verdikleri şekilde selamlaşmayın. Çünkü yahudilerin selamlaşması el ayalarının içi iledir, hristiyanların selamlaşmaları da işaret iledir." Tirmizî, İsti'zân 7 Selam verdiği takdirde de eğilmez, selamla birlikte elini öpmez. Çünkü tevazu anlamında eğilmek ancak Allah'ın huzurunda olur. El öpmek ise müslüman olmayan kavimlerin uygulamalarındandır. Onların kendi büyüklerini tazim kastı ile icad ettikleri fiillerinde ise onlara uyulmaz. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmaktadır: "Acemlerin Kisra'larının başı ucunda ayakta dikildikleri gibi, siz de benim başı ucumda ayakta dikilmeyin." Aynı anlamda olmak üzere: Ebû Dâvûd, Edeb 151; İbn Mâce, Dua 2; Müsned, III, 395, V, 253; ayrıca bk. Müslim, Salât 84. İşte bu da ona benzemektedir. Bununla birlikte musafaha (tokalaşmamda mahzur yoktur. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Habeşistan'dan geldiği sırada Cafer b. Ebi Talib ile musafahalaşmış. Mûsafahalaşmayı emredip, teşvik etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Mûsafahalaşın bu kalplerdeki kini giderir. " Muvatta’, Husnu'l-Huluk 16. Galib et-Temmar, en-Nehaî'den rivâyet ettiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)İn ashabı birbirleriyle karşılaştıklarında musafaha yaparlardı. Yolculuktan geldiklerinde ise birbirlerinin boyunlarına sarılırlardı. İmâm Mâlik musafahalaşmayı mekruh görmüştür denilecek olursa, deriz ki: İbn Vehb, Malik'ten hem musafahalaşmayı, hem de boyuna sarılmayı (muânaka) mekruh gördüğünü rivâyet etmektedir. Mezhebimiz mensublarından Suhnûn ve başkaları da bu kanaattedir. Ancak Malik'ten bundan farklı olarak musafahanın câiz olduğuna dair rivâyet de gelmiştir. Muvatta’'da bulunan ifadelerin mana olarak delalet ettiği de budur. Aynı şekilde seleften olsun, haleften olsun ilim adamlarından önemli bir topluluk musafahayı câiz görmüşlerdir. İbnu'l-Arabî der ki: Malik'in musafahayı mekruh görmesinin sebebi, dinde umumi bir emir olmadığını ve selamlaşma gibi nakledilmiş bir adet olmadığını tabul etmesindendir. Eğer selam kabilinden olsaydı (nakil ile gelmesi açısından) selam ile aynı seviyede olması gerekirdi. Derim ki: Mûsafahaya dair ve onu teşvik eden, adet haline getirip onu korumayı teşvike delalet eden Hadîs-i şerîf de gelmiştir. Bu hadisi el-Berâ b. Âzib rivâyet etmiştir. el-Berâ dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ile karşılaştım, elimi tuttu. Ben: Ey Allah'ın Rasûlü dedim. Ben musafahanın Acemlere ait bir şey olduğunu zannediyordum. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Mûsafahalaşmak onlardan çok bizlere yakışır. İki müslüman karşılaşır da aralarında bir sevgi (nişanesi) ve nasihat olmak üzere biri diğerinin elini tutarsa, mutlaka ikisinin de arasına günahları bırakılır, " Aradaki soru-cevap olmaksızın, tokalaşmanın günahların bağışlanacağını ifade eden ve el-Berâ b. Âzib (radıyallahü anh.) yoluyla gelen hadisler için bk. Ebû Dâvud, Edeb 141; Tirmizî, İsti'zan 31; İbn Mâce, Edeb 15; Müsned, IV, 289, 293, 303 "Bana da İyilikte bulundu. Çünkü beni zindandan çıkardı." Bu konuda lütufkârlığı elden bırakmayarak, "kuyudan" demedi. Böylelikle kardeşlerine onları: "Bugün başınıza bir şey kakılmayacaktır" sözleriyle affettikten sonra yaptıklarını hatırlatmak istemedi. Derim ki: İşte sufi şeyhlerin kabul ettikleri asıl da budur: Safa vaktinde cefanın anılması cefadır. Bu, Kitabın da doğruluğuna delil olduğu sahih bir sözdür. Şöyle de denilmiştir: Çünkü Hazret-i Yûsuf'un hapse girişi kendi tercihiyle olmuştu ve: "Rabbim, ben zindanı bu kadınların beni kendisine davet edegeldikleri şeye tercih ederim" (Yûsuf, 12/33) demişti. Halbuki kuyuya atılması yüce Allah'ın kendisi için özel bir iradesi ile olmuştu. Şöyle de açıklanmıştır: Hazret-i Yûsuf hapiste hırsızlarla, isyankârlarla beraberdi. Kuyuda ise yüce Allah'la beraberdi. Aynı şekilde hapisten kurtulmasındaki ilahi lütuf daha büyüktü. Çünkü o hapse kendisinin de meylettiği bir iş sebebiyle girmişti. Yine hapse kendi tercihi ile girdiği bilinmektedir. Zira: "Rabbim ben zindanı... tercih ederim" demişti. O bakımdan zindandaki sıkıntı daha çoktu. Yine o zindanda: "Beni efendinin yanında an" (Yûsuf, 12/42) demişti ve bundan dolayı orada (zindanda daha uzun süre kalarak) cezalandırılmış idi. "Şeytan kardeşlerimle aramı bozmuşken, sizi çölden getirdi." Rivâyet edildiğine göre Hazret-i Ya'kub un kaldığı yer Ken'ân diyarı idi. Orada da davarları vardı ve çölde yaşıyorlardı. Yine denildiğine göre Hazret-i Ya'kub bir çöle taşınmış ve orada yerleşmiş idi. Çünkü yüce Allah hiçbir zaman çöl ahalisinden bir peygamber göndermiş değildir. Bir diğer açıklamaya göre Hazret-i Ya'kub "Bedâ" denilen bir yere çıkmıştı. Burası da belli bir yerin adıdır. Bu açıklamaya göre âyetteki "el-Bedvi" kelimesi çöl anlamında olmaz, sizi Bedâ'dan getirdi, demek olur. Şair Cemil de şu beyitinde burayı kastetmektedir: "Şağb denilen yerden Bedâ'ya kadar olan. yerleri bana sevdiren sensin Benim vatanım ise bu ikisi dışında kalan bir yerdir." Hazret-i Ya'kub'un burada dağın altında bir mescidi de vardır. Nitekim bir topluluk "Bedâ" denilen bu yere gittiklerinde; " Bedâ'ya gittiler" denilir. Tıpkı "el-öavr" denilen yere gittiklerinde; demeleri gibi. Yani: O sizi Bedâ denilen yerden getirdi. Bunu el-Kuşeyrî zikretmiş, el-Maverdî de bunu ed-Dahhâk yoluyla İbn Abbâs'tan nakletmiştir. "Şeytan kardeşlerimle aramı" İbn Abbâs'ın açıklamasına göre kıskançlık sokmak suretiyle "bozmuşken..." bir diğer açıklamaya göre; şeytan benimle kardeşlerimin arasındaki ilişkileri bozmuşken; demektir. Böylelikle Hazret-i Yûsuf lutufkâr bir ifade ile onların işledikleri suçu şeytana havale etmiştir. "Şüphesiz Rabbim dilediği şeyi lutfedicidîr." Yani kullarına lutufkârdır. el-Hattabî der ki: Latif kullarına iyi davranan ve bilmedikleri yerlerden onlara lütuf ile muamelede bulunan, ummadıkları bir yerden onların maslahatına olan şeylere sebebler yaratan demektir. Yüce Allah'ın: "Allah kullarına lütufkârdır, dilediğine rızık verir"(eş-Şura, 42/19) âyeti gibi. Bir diğer açıklamaya göre Latif işlerin inceliklerini çok iyi bilendir. Burada maksat ise çokça ikramda bulunan ve rıfk ile muamele eden demektir. Katâde der ki; Yüce Allah, Hazret-i Yûsuf'u kuyudan çıkartmakla, çölden aile halkının gelmesini sağlamakla, kalbinden şeytanın duygularını söküp çıkartmakla lütfetmiştir. Rivâyet edildiğine göre; Hazret-i Ya'kub yakınları ve çocukları ile birlikte Mısır'a yaklaşıp da bunun haberi de Hazret-i Yûsuf’a ulaştığında er-Reyyân adındaki- Fir'avun'dan babası Ya'kub'u karşılaması için izin vermesini istedi ve gelmekte olduğunu söyledi. Fir'avun da ona izin verdi. Ayrıca arkadaşlarından yakın olan adamlarına da onunla birlikte binip gitmelerini emretti. Bunun üzerine Hazret-i Yûsuf beraberinde dörtbin emir ile birlikte, hükümdar da bulunduğu halde, Mısır'ın dışına çıktılar. Herbir emir ile birlikte ise ancak Allah'ın bilebildiği kadar kimseler vardı. Mısır ahalisi de onlarla birlikte bineklerine binip Hazret-i Ya'kub'u karşılamaya çıktılar Hazret-i Ya'kub da Yehudâ'nın eline dayanarak yürüyor idi. Hazret-i Ya'kub atlara, insanlara ve askerlere bakıp dedi ki: Ey Yehudâ! Bu Mısır Fir'avunu mudur? Yehudâ: Hayır, bu senin oğlun Yûsuf tur dedi. Onların biri diğerine yaklaşınca, Hazret-i Yûsuf önce babasına selam vermek istedi ise de bu hususta ona engel olundu. Çünkü Hazret-i Ya'kub oğlundan daha faziletli ve buna daha lâyıktı. O bakımdan Hazret-i Ya'kub selama başlayarak: Selam sana ey kederleri gideren, deyip ağladı. Beraberinde Hazret-i Yûsuf da ağladı. Hazret-i Ya'kub sevincinden ağlamıştı. Hazret-i Yûsuf ise babasının kederini gördüğü için ağlamıştı. İbn Abbâs der ki: Ağlamak dört türlüdür: Korkudan ağlamak, tahammülsüzlükten ağlamak, sevinçten ağlamak ve riyakârlıktan dolayı ağlamak. Daha sonra Hazret-i Ya'kub: Bunca üzüntü ve kederden sonra gözümü aydınlatan Allah'a hamdolsun, diyerek Mısır'a aile halkından sekseniki kişi ile birlikte girdi. Mısır'dan çıktıklarında ise altıyüzbin küsur kişi idiler. Hazret-i Mûsa ile birlikte de böylelikle denizi geçtiler. Bunu da İkrîme, İbn Abbâs'tan rivâyet etmiştir. İbn Mes'ûd'dan nakledildiğine göre Mısır'a erkek, kadın doksanüç kişi girdiler. Hazret-i Mûsa ile birlikte altıyüzyetmişbin kişi çıktılar.. er-Rabî' b. Haysem der ki: Mısır'a yetmişikibin kişi olarak girdiler. Mûsa ile birlikte altıyüzbin kişi olarak çıktılar. Vehb b. Münebbih der ki: Hazret-i Ya'kub ve çocukları Mısır'a girdiklerinde erkek, kadın, küçük, büyük doksan kişi idiler. Mısır'dan Mûsa ile birlikte Fir'avun'dan kaçarak çıktıklarında ise, altıyüzbeşbiny etmiş küsur Savaşçı adam olarak çıktılar. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve kötürümler bu sayıya dahil değildir. Savaşçıların dışındaki çocukların sayısı birmilyonikiyüzbin kişi idi. Tarihçiler de derler ki: Hazret-i Ya'kub Mısır'da en gıbta edilecek bir halde ve nimet içerisinde yirmidört yıl kaldı. Mısır'da vefat etti. Oğlu Yûsuf’a da cesedini babası İshak'ın yanında Şam topraklarında defnetmek üzere götürmesini vasiyet etti, Yûsuf da bunu yaptı. Sonra da Mısır'a geri döndü. Saîd b. Cübeyr der ki: Ya'kub (aleyhisselâm) sacdan (tik ağacından) bir tabut içinde Beytu'l-Makdis'e nakledildi. Bu da İso'nun vefatı gününe tesadüf etmişti. Her ikisi aynı kabirde defnedildiler. İşte yahudilerden bu uygulamada bulunanlar buna dayanarak ölülerini Beytu'l-Makdis'e taşırlar. Hazret-i Ya'kub ile İso ikiz idiler. Aynı mezarda defnedildiler. Her ikisi de yüzkırkyedi yaşında vefat etti. |
﴾ 100 ﴿