110Nihayet o peygamberler ümitlerini kesip de (kâfirler de) yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada onlara yardımımız gelmiş de, dilediğimiz kurtuluşa erdirilmişti. Ama kâfirler güruhundan azabımız asla geri çevirilemez. "Nihayet o peygamberler... ümitlerini kesip de..." âyetindeki; "ümit kesti" kelimesinin kıraati ve anlamı ile ilgili açıklamalar daha önceden (12/80. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. "(Kâfirler de) yalan söylediklerinin ortaya çıktığını sandıkları bir sırada" âyetinde yer aldığı bu âyet-i kerîmede peygamberlerin tenzihi ve onlara yakışmayan şeylerden masumiyetleri söz konusudur. Bu oldukça büyük ve son derece önemli bir husustur. İnsanın ayağı kaymasın ve bunun sonucunda cehennemin ortasına düşmesin diye bu konu üzerinde durmak gerekmektedir. Âyetin anlamı şöyledir: Ey Muhammed! Biz senden önce ancak erkek bir takım kimseleri peygamber olarak göndermiştik. Sonra da onların ümmetlerini "o peygamberler... ümitlerini kesinceye kadar" yani kavimlerinin îman edeceklerinden yana ümitlerini kesinceye ve "Kendilerinin yalanlandıklarını kesinlikle bilinceye kadar" (şeklinde zel harfi şeddeli olarak) yani kavimlerinin kendilerini yalanladıklarına kesin olarak inanıncaya kadar, o peygamberlerin ümmetlerini azap ile cezalandırmadık. Anlamın şu şekilde olduğu da söylenmiştir: Peygamberler kavimlerinden kendilerine îman etmiş kimselerin kendilerini yalanladıklarını sandılar. Peygamberler kendi kavimlerinin değil de kendilerine îman eden kimselerin, kendilerini yalanladıklarını sandılar. Bu da kendilerine uyanların kalplerine şüphe gireceğinden korktular, demektir. Buna göre; " Sandılar" ifadesi bu açıklamaya göre asıl anlamında kullanılmış demektir. İbn Abbâs, İbn Mes'ûd, Ebû Abdu'r-Rahmân es-Sülemî, Ebû Ca'fer b. el-Ka'kâ, el-Hasen, Katâde, Ebû Recâ el-Utaridî, Âsım, Hamza, el-Kisaî, Yahya b. Vessâb, el-A'meş ve Halef şeddesiz olarak; diye okumuşlardır. Yani peygamberlerin kavimleri, peygamberlerin kendilerine haber verdikleri azâb konusunda yalan söylediklerini, doğru söylemediklerini sandılar. Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Ümmetler peygamberlerin vaadolundukları ilahi yardım konusunda yalan söylediklerini zannettiler. İbn Abbâs'tan gelen bir rivâyette de; peygamberler, Allah'ın kendilerine vaadettiğini gerçekleştirmeyeceğini sandılar, diye açıklamıştır. Bu rivâyetin sahih olmadığı da söylenmiştir. Çünkü peygamberler hakkında böyle bir şey düşünülemez. Esasen böyle bir zanna sahip olan kimsenin ilâhî yardıma hakkı da olmaz. Diğer taraftan nasıl olur da; "onlara yardımımız gelmiş de..." denilebilir? el-Kuşeyrî Ebû Nasr der ki: Eğer bu rivâyet sahih olarak sabit ise; maksadın peygamberlerin içlerinden bunu gerçekten inanmaları söz konusu olmaksızın geçiverdiği ihtimali uzak değildir, Hadîs-i şerîfte de şöyle dediği kaydedilmiştir: "Yüce Allah ümmetime içinden geçirdiklerini dil ile onu söylemedikçe yahut gereğince amel etmedikçe- bağışlamıştır." Buhârî, Eyman 15, Talâk 11; Müslim, Îman 201, 202; Ebû Dâvud, Talâk 15; Tirmizî, Talâk 8; İbn Mâce, Talâk 14; Müsned, II, 255, 393, 425. 474, 481, 491. Şöyle de denilebilir: Bunu zannedecek noktaya geldiler. Bu da: Eve yaklaştın, anlamında eve ulaştın demeye benzer. es-Sa'lebî ve en-Nehhâs, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Bunlar da insandılar, belâ ve musibetlerin uzayıp gitmesinden dolayı zaafa düştüler, unuttular ve kendilerine verilen sözün gerçekleştirilmeyeceğîni sandılar. Daha sonra da yüce Allah'ın: "Hatta peygamber kendisine îman edenlerle birlikte Allah'ın yardımı ne zaman gelecek? derlerdi." (el-Bakara, 2/214) âyetini okudu. Tirmizî el-Hakîm der ki: Bize göre açıklaması şöyledir: Peygamberler Allah'ın yardım vaadinden sonra korkuyorlardı. Bu, Allah'ın vaadinin gerçekleşmeyeceğinden ötürü değildi. Aksine nefislerin, bu şartı ve Allah'ın kendilerine vermiş olduğu sözü bozacak türden bir vebal işlemiş olacakları kanaatinden ötürüydü. O bakımdan aradan geçen süre kendilerine göre uzun gelmeye başladığında bu yönüyle ümitsizliğe kapıldılar ve bir takımzanlaradüştüler. el-Mehdevî de, İbn Abbâs'tan şöyle dediğini nakletmektedir: Peygamberler insanların karşı karşıya kalabilecekleri şekliyle kendilerine verilen sözün yerine getirilmeyeceğini zannettiler. Buna da Hazret-i İbrahim'in: "Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster?" (el-Bakara, 2/260) âyetini delil göstermiştir. Bk. Buhârî, Tefsir 2. süre 38. Birinci kıraat (yalanlandılar anlamındaki "zel" harfinin şeddeli okunuşu) daha uygundur. Mücâhid ve Humeyd ise "kef" harfi üstün, "zel" harfişeddesizolarak; şeklinde ve şu anlamda okumuşlardır: Peygamberlerin kavimleri -aziz ve celil olan Allah'ın azâbı lütfedip te'hir ettiğini gördüklerinde- peygamberlerin yalan söylediklerini zannettiler. Anlam şöyle de olabilir: Peygamberler kavimlerinin küfre sapmak suretiyle Allah'a yalan söylediklerini kesinlikle görünce; işte o zaman peygamberlere bizim yardımımız geldi. Buhârî'deki rivâyete göre Urve, Hazret-i Âişe'ye yüce Allah'ın: "Nihayet o peygamberler ümitlerini kesip de..." âyeti ile ilgli olarak burada; " Onlara yalan söylendi" şeklinde mi; "Yalanlandılar" şeklinde mi? (okunacak) dedim. Âişe (radıyallahü anha): Yalanlandılar, (şeklinde okumalısın)" diye cevap verdi. Bu sefer ben şöyle sordum: Buna göre kavimlerinin kendilerini yalanladıklarına kesin kanaat getirdiler. Buna İse "sanmak" denilmez. O şöyle dedi: Hayır, yemin ederim ki onlar buna kesin olarak İnanmışlardı. Bu sefer ben ona: "Kendilerine yalan söylendiğini sandıklan..." diyecek oldum, o: Allah'a sığınırız dedi. Hiçbir zaman peygamberler Rabbleri hakkında böyle bir zanda bulunmamışlardır. Bu sefer: Peki bu âyet ne oluyor? deyince, şu cevabı verdi: Orada kastedilenler, Rabblerine îman eden ve peygamberleri tasdik eden, peygamberlere tabi olanlardır. Bunların karşılaştıkları belâ ve musibetler onlara uzun geldi, onlara gelen yardım da gecikti. Nihayet peygamberler kavimlerinden kendilerini yalanlayan kimselerden de ümit kestiler ve ayrıca peygamberler kendilerine tabi olanların, kendilerini yalanladıklarını sandıkları bir sırada bizim yardımsınız onlara geldi. Buhârî, Enbiyâ 19, Tefsir 12. sûre 6, Ayrıca bk. Tefsir 2. sûre, 38. Yüce Allah'ın: "Onlara yardımımız gelmiş" âyeti ile ilgili olarak iki görüş vardır. Birincisine göre peygamberlere Allah'ın yardımı geldi, şeklindedir ve bu açıklamayı Mücâhid yapmıştır. İkincisine göre ise; peygamberlerin kavimlerine Allah'ın azâbı geldi, anlamındadır. Bu açıklamayı da İbn Abbâs yapmıştır. " O vakit dilediğimizi kurtarırız" (şeklindeki okuyuş), Peygamberler ve onlarla birlikte îman edenleri kurtarırız, diye açıklanmıştır. Bu âyeti'Âsım'ın; "Dilediğimiz kurtuluşa erdirilmişti" şeklinde tek bir "nun" ve "ya" harfi üstün olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. "Kimse" anlamındaki edat da ref mahallinde, fiili de meçhul bir fiil olarak okuduğu rivâyet edilmiştir. Ebû Ubeyd bu kıraati tercih etmiştir. Çünkü Hazret-i Osman'ın Mushaf'ında böyledir. Sair beldelerin Mushaf'ları da tek "nun" iledir. Ancak İbn Muhaysın mazi bir fiil olarak; "Kurtulmuştu" diye okumuştur. Kimseler" ise fail olduğundan dolayı ref mahallindedir. Diğerlerin kıraatlerine göre ise mef'ûl olarak nasb mahallindedir. "Ama kâfirler" şirk koşan kâfirler "güruhundan azabımız asla geri çevirilemez." |
﴾ 110 ﴿