13

Gök gürültüsü O'na hamd ile melekler de korkusundan teşbih ederler. O yıldırımları gönderip onlarla Allah hakkında mücadele edip dururlarken dilediğini çarpar. O, kudret ve azâbı çetin olandır.

"Gök gürültüsü O'na hamd ile melekler de korkusundan teşbih ederler. O yıldırımları gönderip..." Daha önce Bakara Sûresi'nde (2/14. âyetin tefsirinde) gök gürültüsü, şimşek ve yıldırıma dair açıklamalar geçmiş bulunduğundan onları burada tekrarlamanın bir anlamı yoktur.

Âyet-i kerîmeden maksat, yüce Allah'ın kudretinin kemalini açıklamak ve cezayı ertelemesinin acizlikten olmadığını anlatmaktır. Yani O, gökte şimşeği yolculukta bulunana korku olmak üzere gösterir. Çünkü yolcu karşı karşıya kalacağı yağmur, dehşet ve yıldırımlar sebebiyle şimşeğin vereceği rahatsızlıktan korkar. Nitekim yüce Allah da:

"Yağmurdan dolayı bir rahatsızlık" (en-Nisa, 4/102) diye buyurmaktadır. Yolcu olmayıp ikamel halinde bulunan kimse de şimşeğin akabinde yağmur ve bolluk geleceğini ümit eder. Bu anlamdaki açıklamaları Katâde, Mücahid ve başkaları yapmıştır.

el-Hasen der ki: Şimşeğin yıldırımlarından korkarak ve kıtlığı ortadan kaldıracak yağmuru ümit ederek... demektir.

"Yüklü bulutları ortaya çıkaran O'dur." Mücahid der ki: Bulutlar su (yağmur) yüklüdür.

"Gök gürültüsü O'na hamd ile... teşbih ederler." Gök gürültüsünün bulutların sesi olduğunu söyleyen kimselerin görüşüne göre, gök gürültüsünün tesbih etmesi onda hayatın yaratılmış olması delil gösterilerek kabul edilebilir. Bu görüşün sıhhatinin delili de yüce Allah'ın:

"Melekler de korkusundan teşbih ederler" demesidir. Eğer gök gürültüsü bir melek ise, o da meleklerin kapsamı içerisine girmesi gerekirdi. Gök gürültüsünün de bir melek olduğunu söyleyenlerin görüşüne göre de "melekler de korkusundan" âyeti Allah'ın korkusundan... diye açıklamışlardır. Bu açıklamayı et-Taberi ve başkaları yapmıştır.

İbn Abbâs der ki: Melekler yüce Allah'tan korkarlar ama onların korkuları Âdemoğlunun korkusu gibi değildir. Onlardan bir kimse sağında kim var, solunda kim var bilmez. Allah'a ibadeti bırakıp yemek veya içmekle uğraşmazlar. Yine İbn Abbâs'tan şöyle dediği nakledilmektedir: Gök gürültüsü (radıyallahü anh'd) bulutlan süren bir melektir. Su Buhârî onun baş parmağının bir çukuru içerisindedir. Bu melek bulutlarla görevli olup onları emrolunduğu yerlere sürer ve Allah'ı da teşbih eder. İşte bu gök gürültüsü tesbih etti mi, gökte teşbih getirip sesini yükseltmedik hiçbir melek kalmaz. İşte o vakit yağmur yağar. Yine ondan nakledildiğine göre İbn Abbâs gök gürültüsü sesini işitti mi: " Kendisini teşbih ile andığın zatı ben de teşbih ve tenzih ederim" derdi.

Mâlik, Âmir b. Abdullah'tan, o babasından rivâyet ettiğine göre Abdullah gök gürültüsünün sesini işitti mi "Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan kendisini tesbih ettiği şanı yüce Allah'ı ben de teşbih ederim" der; daha sonra da şunları söylerdi: Şüphesiz ki bu, yeryüzündekiler için çok ağır bir tehdittir.

Denildiğine göre gök gürültüsü gökle arz arasında bir taht üzerinde oturan bir melektir. Sağında yetmişbin melek, solunda da bir o kadar melek vardır. Sağına dönüp tesbih etti mi hepsi Allah'ın korkusuyla teşbih ederler. Soluna yönelip tesbih etti mi hepsi Allah korkusundan dolayı teşbih ederler.

"O yıldırımları gönderip onlarla... dilediğini çarpar." el-Maverdînin İbn Abbâs, Ali b. Ebî Tâlib ve Mücahid'den naklettiğine göre bu âyet-i kerîme bir yahudi hakkında inmiştir. Bu yahudi Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e şöyle demişti: Sen bana Rabbinin neden olduğunu bildir, İnciden midir? Yakuttan mıdır? Bunun üzerine bir yıldırım onu çarptı ve yaktı.

Yine denildiğine göre bu âyet-i kerîme Arap kâfirlerinden birisi hakkında inmiştir. el-Hasen der ki: Bu kişi Arap tâğûtlarından bir adamdı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kaç kişiyi onu Allah'a, Rasûlüne ve İslâm'a davet etmek üzere gönderdi. Bu azgın kişi onlara şöyle dedi: Bana Muhammed'in Rabbinin mahiyetini, neden olduğunu, gümüşten mi, demirden mi, bakırdan mı olduğunu haber verin. Yanına gidenler onun söylediği bu sözden dehşete kapıldılar. Bunun üzerine bu azgın kişi: Ben Muhammed'in tanımadığı bir Rabbe mi icabet edip çağrısını kabul edeyim, dedi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) defalarca ona elçi gönderdiği halde, o yine ona benzeri sözler söylüyordu. Ona gidenlerin, onunla tartıştığı ve İslâm'a çağırdıkları bir sırada aniden bir bulut yükseldi ve bu bulut tepelerinin üzerinde durdu. Gök gürledi, şimşek çaktı ve bir yıldırım düştü. Onlar oturuyorken kâfiri de yaktı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e geri döndüklerinde Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın ashabından bazıları onlarla karşılaştılar ve karşılaştıkları sahabiler: Sizin adamınız yandı, dediler. Yanından gelenler: Nerden bildiniz, diye sorduklarında, onlar yüce Allah Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)e: "O yıldırımları gönderip, onlarla... dilediğini çarpar" âyetini vahyetti, dediler. Bk. Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 625-626. Bunu da es-Sa'lebî, el-Hasen'den, el-Kuşeyrî de bu manada Hazret-i Enes'ten rivâyet etmiştir. İleride gelecektir.

Yine denildiğine göre âyet-i kerîme Lebid b. Rabia'nın kardeşi Erbed b. Rabia ile Âmir b. et-Tufeyl hakkında inmiştir. İbn Abbâs dedi ki: Âmiroğullarından olan Âmir b. et-Tufeyl ile Erbed b. Rabia Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in yanına gitmek üzere geldiler. O sırada da Hazret-i Peygamber mescitte bir grup ashabı ile birlikte oturmakta idi. Mescide girdiler. Âmir'in güzelliği orada bulunanların dikkatlerini çekti ve ona baktılar. Bir gözü kördü ama insanların arasında en yakışıklılardan birisi idî. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in ashabından bir adam: Ey Allah'ın Rasûlü dedi. Âmir b. et-Tufeyl yanına doğru geliyor. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Onu bırak, şayet Allah hakkında hayır diliyor ise hidayete iletecektir."

Âmir yaklaştı ve Hazret-i Peygamber’in yanında ayakta durup: Ey Muhammed dedi. İslam'a girersem bana ne var? Hazret-i Peygamber: "Müslümanların lehine ne varsa, senin de lehine olur. Müslümanlar aleyhine ne varsa, senin de aleyhine (görevin) olur." Âmir: Peki senden sonra bu işi (başkanlığı.) bana verecek misin? Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Bu benim işim değildir. Bu Allah'a aittir ve O bunu dilediğine verir." Bu sefer: Peki çöldekilerin yönetimini bana verip şehirleri sen alır mısın? deyince, Hazret-i Peygamber: "Hayır" diye buyurdu. Âmir: Peki bana ne vereceksin? deyince, Hazret-i Peygamber şu cevabı verdi: "Ben sana atların dizginlerini veririm, sen de onlar üzerinde Allah yolunda gazaya çıkarsın." Bu sefer Âmir: Bu gün de atların dizginleri benim değil mi? diye sordu. Kalk benimle de, konuşayım, dedi.

Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kalkıp yanında durdu. Amir ise daha önceden Erbed'e: Benim onunla konuştuğumu görürsen, sen de arkasından dolaş ve kılıcınla boynunu vur, diye İşaret etmişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile tartışmaya, ona karşılık vermeye koyuldu. Erbed kılıcını kınından bir karış kadar çıkarttıktan sonra Allah onu engelledi ve kınından sıyıramadı. Kılıcı üzerinde eli kurudu, kaldı. Yüce Allah da bir yaz gününde ortalıkta bulut olmayan bir günde üzerine bir yıldırım gönderdi ve yaktı. Âmir de kaçarak: Ey Muhammed dedi, sen Erbed aleyhine Rabbine dua ettin ve sonunda onu öldürdün. Allah'a yemin ederim, Medine'yi senin başına eğersiz atlarla ve tüyleri bitmemiş genç delikanlılarla dolduracağım. Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Allah ve Kayleoğulları senin bu maksadını gerçekleştirmene engel olacaklardır."

Hazret-i Peygamber, "Kayleoğulları" ile Evs ve Hazreçlileri kastetmişti.

Sonra Âmir, Selüloğullarından bir kadının evinde konakladı. Sabah olduğunda şöyle diyordu: Allah'a yemin ederim, eğer Muhammed ve onun arkadaşı -bununla ölüm meleğini kastediyor- sahraya benim yanıma gelecek olurlarsa, mızraklarımla onları delik deşik ederim. Yüce Allah bir melek gönderdi ve bu melek kanadıyla ona indirdiği bir darbe ile kaldırıp toprağa yıktı. Anında diz kapağı üzerinde büyükçe bir gudde meydana geldi. Selüloğullarından olan kadının evine şunları söyleyerek geri döndü: Bu develerin guddesine benzer bir guddedir. Selullu bir kadının evinde de ölümüm gelecektir. Daha sonra atına bindi ve atının sırtındayken öldü. Bk. Suyûti, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 611-612.

Lebid b. Rabia kardeşi Erbed hakkında bir mersiye söyledi. Bu mersiyede şu beyitler de yer almaktadır:

“Ey göz Erbed için ağlamalı değil misin?

Çünkü biz de hasımlarımız da yorgun ve argın kalkmıştık,

Erbed için Ölümden korkardım ama,

Balık ve arslan yıldızlarının ona musibet vereceğinden korkmazdım.

Gök gürültüsü ve yıldırım canımı yaktı,

O sıkıntılı günlerde imdada yetişen kahraman atlının ölümüne sebeb olarak."

Yine onun hakkında şunları söylemektedir:

"Şüphesiz, benzersiz en büyük musibet,

Yıldız gibi ışık saçan herbir kardeşi yitirmektir.

Ey hayrın Erbed'i ve üstün şerefli mevkilerin sahibi!

Beni kırık bir boynuz ile yürürcesine tek başıma bıraktın."

Daha sonra Lebid İslâm'a girmişti. -Allah ondan razı olsun.

Gök Gürültüsü ve Yıldırım Esnasında Allah'ı Anmak ve Teşbih:

Ebân, Enes'ten rivâyetle dedi ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Yıldırım aziz ve celil olan Allah'ı zikreden bir kimseye çarpmaz." Abdullah b. Ebi Zekeriyyâ'dan bana ulaştığına göre, gök gürültüsü sesini işitip de "Subhanallah ve bi hamdihi: Allah'i hamd ile teşbih ederim" diyene yıldırım çarpmaz. (Süyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 624).

Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gök gürültüsü sesini duydu mu şöyle derdi: "Gök gürültüsünün hamd ile meleklerin de korkusundan kendisini tesbih ettiği Allah'ın şanı ne yücedir! O herşeye gücü yetendir." Böyle dediği halde eğer yıldırım ona çarparsa, diyetini ödemek bana aittir. Süyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 624'de ibn Abbâs’ın sözü olarak.

el-Hatib de Süleyman b. Alî b. Abdullah b. Abbas'dan, o babasından, o da dedesi yoluyla şöyle dediğini nakletmektedir: Bir yolculukta Ömer ile birlikte idim. Gök gürültüsü ve dolu bize isabet etti. Ka'b bize şöyle dedi: Gök gürültüsünü duyan bir kimse o esnada;

"Gök gürültüsünün hamd ile meleklerinden korkusundan kendisini tesbih ettiği Allah'ın şanı ne yücedir" diye üç defa söylerse, o gök gürültüsünde olanlar afiyette olur, kurtulur. Süyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, IV, 624-625 Biz de böyle yaptık ve esenliğe kavuştuk. Sonra Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) ile karşılaştım. Bir dolu tanesinin burnuna isabet edip onda iz bıraktığını gördüm. Ey mü’minlerin emiri, bu ne? deyince, o: Burnuma gördüğün gibi iz bırakan bir dolu tanesi isabet etti, dedi. Ben de: Ka'b gök gürültüsünü duyunca bize şöyle dedi: Kim gök gürültüsünü işittiğinde, gök gürültüsünün hamdiyle meleklerin de, korkusundan kendisini tesbih ettiği Allah'ın şanı ne yücedir diye üç defa söylerse o gök gürültüsü esnasında olacaklardan yana esenliğe kavuşur, dedi. Biz de böyle dedik ve esenliğe kavuştuk, bunun üzerine Ömer (radıyallahü anh) şöyle dedi; Peki niye bize söylemediniz? Biz de bunu söylerdik.

Bu anfamdaki açıklamalar bundan önce el-Bakara Sûresi'nde (2/14. âyetin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır.

" ...Allah hakkında mücadele edip dururlarken" âyeti ile yüce Allah hakkında: O nedendir? diye soran yahudinin tartışması kastedilmektedir. İbn Cüreyc der ki: Bu âyetle Erbed'in, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)i öldürmek kararını vermesi halindeki tartışmasını kastetmektedir. Bununla birlikte

"Allah hakkında mücadele edip dururlarken" âyeti hal de olabilir, munkati" da olabilir. Munkatı olması halinde anlam şöyle olur: "O yıldırımları gönderip onlarla dilediğini çarpar. Onlarsa Allah hakkında mücadele edip dururlar."

Enes'ten de rivâyet edildiğine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerden ileri gelen birisini İslâm'a davet etmek üzere elçi gönderdi. Bu kişi Allah Rasûlüne şöyle dedi: Sen bana şu İlahın hakkında haber ver, o gümüşten mi, altındanmı, yoksa bakır'dan mı? Hazret-i Peygamber'in gönderdiği elçiye böyle bir şey çok ağır geldi. Hazret-i Peygamber'e dönüp, durumu bildirdi. Hazret-i Peygamber yine: "Ona dön ve yine davet et" diye buyurdu. Adamın yanına döndüğünde bir yıldırımın çarptığını gördü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın yanına döndüğünde de "Allah hakkında mücadele edip dururlarken" âyeti da inmişti. Süyûtî, ed-Durru'l-Mensür, IV, 625

“O kudret ve azâbı çetin olandır."

İbnu'l-A'râbî der ki: "Mekr" demektir. Yüce Allah'ın mekri ise hak ile tedbiri anlamındadır. en-Nehhâs ise Allah'ın mekri, hak eden kimseye farkına varmadığı bir yerden, hoşlanmadığı bir şeyi ulaştırmak demektir.

İbnu'l-Yezid'i de Ebû Zeyd'den

"O kudret ve azâbı çetin olandır" âyeti hakkında intikamı çetin olandır, dediğini rivâyet etmektedir.

el-Ezherî der ki: "el-Mihâl": Kuvvet ve şiddet anlamındadır. "el-Mahl" ise şiddet demek olup buradaki "mim" kelimenin asıl harflerindendir. tabiri ise "filan ile hangimizin daha güçlü olduğu ortaya çıkıncaya kadar karşılıklı gücümüzü denedik" demektir.

Ebû Ubeyd der ki: "el-Mihâl" azâb ve hoşa gitmeyen şey demektir. İbn Arafe de: Tartışma ve mücadele demektir, diye açıklamaktadır. Mesela; " hakkında mücadele etti" anlamındadır.

el-Kutebî der ki: Bu kelime "keyd"i (tuzağı ve tedbiri) çetin olandır, anlamındadır. Aslı da "hile"den gelmektedir. Başındaki "mim" de "mekân" mim'i gibidir. Halbuki bunun da aslı "kevn"den gelmektedir. Diğer taraftan; "Temekkün ettim, imkân ve iktidar buldum" denilir.

el-Ezherî der ki: "el-Mihâl" kelimesindeki "mim" harfinin zaid olduğunu söyleyen İbn Kuteybe yanlıştır. Aksine buradaki "mim" aslî harflerdendir. Eğer bir kelimeyi " vezninde olduğunu görüp de bunun ilk harfi esreli "mim" ise bilelim ki, kelimenin aslî harflerindendir. "Mihâd, milâk, miras" ve buna benzer kelimeler böyledir. Buna karşılık "mifal" veznindeki kelimeler eğer üç harfli kelimelerden geliyor İse, bu kelimelerdeki vav harfi izhar edilir. Mesela "mizved, milıvel ve mihver" ile benzeri kelimeler böyledir. (el-Ezherî devamla) der ki: el-A'rec; şeklinde "mim" harfini üstün olarak okumuştur. Bu kıraate göre ise; İbn Abbâs'tan bunun açıklaması havi (güç ve kuvvet) demek olur. Bütün bunları Ebû Ubeyd el-Herevî nakletmektedir. Bundan tek istisna başta İbnu’l-Arâbî'den naklettiğimizdir. Ashab-ı Kiram ile Tabiînin görüşleri de bu anlamdadır ve bunlar sekiz görüştür:

1- Düşmanlığı şiddetli olan demektir. İbn Abbâs'ın görüşüdür.

2- Güç ve kuvveti şiddetli ve çetin olandır. Bu da İbn Abbâs’ın görüşüdür.

3- Azâb ile yakalaması şiddetli olan demektir. Ali b. Ebî Tâlib'in görüşüdür.

4- Öfkesi şiddetli ve çetin olandır. Bu da İbn Abbâs'ın görüşüdür.

5- Gücü şiddetli, çetin olandır. Mücâhid'in görüşüdür.

6- Gazabı çetin olandır. Bu açıklamayı Vehb b. Münebbih yapmıştır.

7- Kıtlık ile helâk etmesi çetin olandır. Bunu da el-Hasen söylemiştir.

8- Hilesi şiddetli olandır. Bu açıklama da Katâde'ye aittir.

Ebû Ubeyde Ma'mer der ki: "el-Mihâl" ve "el-Mumâhale" karşılıklı tedbir ve hile yapmak ve birbiriyle yarışmak, yenişmeye çalışmak demektir, el-A'şâ'nın şu beyitini de nakletmektedir:

"Şeref dalında salınan bir kayın ağacının gece çiği pek çok alan ince bir dalıdır.

Bununla birlikte intikam alıp cezalandırması da çok çetindir."

Bir başka şair de şöyle demektedir:

"O bir, takım kimseler arasına girdi ki onların herbirisi ona

Çeşitli oyunlar ve çeşitli hile ve tuzaklar kurdular."

Abdu'l-Muttalîb de şöyle demektedir:

"Allah'ım şüphesiz kişi kendi evini korur,

Sen de sana yakın yerde ikamet edenleri koru.

Onların haçları, küfür ve inkârları,

Saldırganlık ederek hiçbir zaman senin tedbirine galip gelmesin."

13 ﴿