31

Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü veya onunla yerin parça parça edildiği, kendisiyle ölülerin konuşturulduğu bir Kur'ân olsaydı... (bu olurdu). Fakat bütün emirler yalnız Allah'ındır. Îman edenler hâlâ şu gerçeği bilmediler mi ki; Allah dileseydi, elbette İnsanların tümünü hidayete erdirirdi. Allah'ın va'di gelinceye kadar da o kâfirlerin başına İşledikleri yüzünden ya ansızın büyük bir musibet gelip çatacak yahut yurtlarının yakına konup duracaktır. Şüphesiz Allah va'dinden dönmez.

Yüce Allah'ın:

"Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü... bir Kur'ân olsaydı" şeklindeki bu âyet, daha önce geçen:

"Kendisine Rabbinden bir âyet indirilmeli değil miydi?" (er-Râ'd, 13/27) âyeti ile ilgilidir. Şöyle ki: Mahzumoğullarına mensup olan Ebû Cehil ve Abdullah b. Ümeyye'nin de bulunduğu Mekke müşriklerinden bir topluluk Kâ'be'nin arka tarafında oturdular. Sonra Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)a haber gönderdiler. O da yanlarına geldi. Abdullah kendisine; Eğer bizim sana tabi olmamız seni sevindirecek (memnun edecek) ise haydi Kur'ân ile Mekke'nin dağlarını gözümüzün önünde yürüt ve bu dağlan bizden uzaklaştır ki ortalık biraz genişlesin. Çünkü burası dar bir arazidir. Bu şehirde bizim için pınarlar ve nehirler akıt, ta ki ağaç dikelim, ekin ekelim. Sen, senin iddia ettiğin gibi Rabbin nezdinde Davud'dan daha önemsiz değilsin, Davud'a ise Rabbi dağlan müsahhar kılmıştı ve dağlar onunla birlikte yürüyordu. Rüzgarları da bize müsahhar kıl, biz bu rüzgarlara binip Şam'a kadar gidelim. Yiyeceklerimizi ve ihtiyaçlarımızı rüzgarın üzerinde oraya giderek görelim. Sonra da aynı günümüzde geri dönelim. Çünkü senin iddia ettiğine göre Süleyman'a da rüzgâr musahhar kılınmıştı. Şüphesiz ki sen Rabbin nezdinde Davud'un oğlu Süleyman'dan daha önemsiz değilsin. Yîne bize senin büyük atan Kusay'ı veya senin istediğin ölülerimizden herhangi bir kimseyi dirilt te ona soralım: Gerçekten senin bu söylediğin bir hak mıdır? Yoksa batıl mıdır? Çünkü Îsa ölüleri diriltirdi ve hiç şüphesiz sen Allah nezdinde ondan daha ehemmiyetsiz değilsin. Bunun üzerine yüce Allah da:

"Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü... bir Kur'ân olsaydı" âyetini indirdi. Bu anlamdaki açıklamayı ez-Zübeyir b. el-Avvâm, Mücahid, Katâde ve ed-Dahhâk yapmışlardır.

Âyette cevap hazfedilmiş otup, takdiri şöyledir: ... (böyle) bir Kur'ân olsaydı, elbetteki bu Kur'ân olurdu. Ancak takdiri cevap îcâz (özlü) olsun diye hazmedilmiştir. Çünkü kelâmın zahirinde zaten buna delâlet vardır. Şair İmruu'l-Kays'in şu beyitinde olduğu gibi:

"Eğer o bir defada ölen bir nefis olsaydı...

Fakat o (hastalığım sebebiyle) parça parça dökülen canlar durumundadır."

Burada canım bir defada çıkmış olsaydı, bana kolay olurdu, demek istemektedir.

Katâde'nin görüşünün anlamı budur. O der ki: Eğer size indirilen bu Kur'ân'dan önce herhangi bir Kur'ân (okunan kitap) böyle bir şeyi yapmış olsaydı, sizin Kur'ân'ınız da bunu yapardı.

Cevabın önceden geçtiği ve İfadede takdim ve te'hir olduğu da söylenmiştir. Yani: Onlar yine Rahmân'ı inkâr ederler. İstersek Biz, Kur'ân'ı indirip onların teklif ettikleri şeyleri yapsak dahi. el-Ferrâ' der ki: Cevabın şu şekilde olmass da mümkündür: Eğer onların bu dedikleri yapılacak olsa hiç şüphesiz onlar yine de Rahmân'ı inkâr ederler.

ez-Zeccâc der ki: Yüce Allah'ın:

"Eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü... bir Kur'ân olsaydı" yine îman etmezlerdi. Burada gizli bulunan cevap yüce Allah'ın:

"Eğer Biz onlara gerçekten melekleri indirseydik... yine de Allah dilemedikçe îman etmezlerdi"(el-En'âm, 6/111) âyetinde açıkça ifade edilmiştir.

"Fakat bütün emirler yalnız Allah'ındır." Yani bütün emirlerin mutlak Mâlikî, onlardan dilediğini yapan O'dur. Yoksa sizin bu istedikleriniz Kur'ân ile olacak şeyler değildir, bunlar ancak Allah'ın emri ile olur.

"Îman edenler hâlâ şu gerçeği bilmediler mi ki" âyetindeki; Nehalıların şivesinde "bildi" anlamındadır. el-Kuşeyrî de bunu İbn Abbâs'tan nakletmiştir. Bilmediler mi ki, demektir. el-Cevherî de "es Sıhâh" adlı eserinde bunu böyle açıklamıştır.

Bu kelimenin bu anlamda kullanılmasının Hevazinlilerin şivesi olduğu da söylenmiştir. Bilmedi(ler) mi ki demek olduğu, İbn Abbâs, Mücahid ve el-Hasen'den nakledilmiştir. Ebû Ubeyde der ki: Onlar bilmediler ve açıkça anlamadılar mı ki, anlamındadır. Ebû Ubeyde bu hususta Malik b. Avf en-Nasrî'ye ait Merhum Kurtubî, bu beyiti daha önce, el-Bakara, 2/219. âyet, 4. başlıkta zikretmiş ve şairin Suhaym b. Vesil el-Yarbuî olduğunu belirtmişti. Beyiti çeşitli vesilelerle zikreden başkaları da aynı ismi verirler; Taberî, Câmiu'l-Beyân, XIII, 153; İbn Manzur, Lisânu'l-Arab, VI, 260; İbn Hişam, Katru'n-Nedâ, s. 61-62: Kurtubî, -Dâru'l-Hadis baskısı-, IX, 329 not: 2 şu beyiti de nakletmektedir:

"Benim kimin payına düşeceğimi tesbit etmek için oklarla kur'a çektiklerinde,

yol ağzında onlara diyordum ki:

Siz benim Zehdem atlısının oğlu olduğumu bilmez misiniz?"

el-Bakara Sûresi'nde (2/219. âyetin tefsirinde) de bu beyit geçmiş bulunmaktadır. Bu beyitteki; " Benim kimin payına düşeceğimi tesbit etmek için kur'a çektiklerinde" anlamındaki ifade; "Beni esir aldıklarında" şeklinde de rivâyet edilmiştir.

Rebâh b. Adî de derki:

"Bunlar benim onun oğlu olduğumu bilmiyorlar mı ki?

Her ne kadar aşiretimin topraklarından uzakta bulunuyor isem dahi."

"Kitabu'r-Redd"de de; " Benim onun oğlu olduğumu..." şeklinde rivâyet edilmiştir. el-Ğaznevî de bunun bu şekilde "bilmedi...ler mi" anlamında olduğunu nakletmiştir.

Buna göre âyetin anlamı şöyle olur: Îman edenler bilmediler mi ki eğer Allah dilese hiç şüphesiz mucizeleri (âyetleri) görmeksizin dahi bütün insanları hidayete erdirirdi.

Bu kelimenin bilinen anlamı İle "ye's"den geldiği de söylenmiştir. Yani îman edenler hâlâ bu kâfirlerin îman edeceklerinden yana ümit kesmediler mi? Çünkü îman edenler şunu bilirler ki; şüphesiz Allah eğer onların hidayete gelmelerini dilemiş olsaydı, elbette onları hidayete erdirirdi. Çünkü mü’minler kâfirlerin îman etmelerini arzu ederek mucizelerin indirilmesini temenni etmişlerdi.

Ali ve İbn Abbâs ise; "Îman edenler açıkça bilmediler mi ki..." diye okumuşlardır.

el-Kuşeyrî der ki; İbn Abbâs'a yazılı olan şekliyle "bilmediler mi ki" anlamındadır, demeleri üzerine, o şu cevabı vermiş: Kâtibin bunu uykulu iken yazdığını zannediyorum. Yani bununla bazı harfleri ziyade ederek "bildi" anlamındaki kelime ortaya çıktı.

Ancak Ebû Bekir el-Enbarî şöyle demektedir: İkrime'den, o İbn Ebi Necih'den; "Îman edenler açıkça bilmediler mi ki..." şeklinde okuduğu rivâyet edilmiştir. Tilavette bunun doğru olduğunu iddia edenler de bunu delil gösterirler. Ancak böyle bir rivâyetin İbn Abbâs'tan geldiği batıldır. Çünkü Mücahid ve Saîd b. Cübeyr, İbn Abbâs'tan bu kelimeleri Mushaf taki şekliyle, Ebû Amr'ın kıraati ve onun Mücahid'den ve Saîd b. Cübeyr'den ikisinin de İbn Abbâs'tan rivâyet ettiği şekliyle okumuşlardır. Dîğer taraftan eğer onların bu kıraatinin "açıkça bilmediler mi ki" anlamındaki kıraat ile eğer Allah'ın, kendilerinin icma'a muhalif olarak okudukları o lâfzın anlamını murad ettiğini kabul ediyorlarsa, bizim kıraatimiz zaten o manayı veriyor ve o kıraatin anlamı ile aynı neticeye varıyor. Eğer yüce Allah "bilmek" anlamında olmayan "ümit kesmek" şeklindeki diğer anlamı murad etmiş ise; bu muhalif kıraati tercih edenlerin maksatları ortadan kalkmış olur.

Böyle bir maksadın düşmesi ise Kur'ân-ı Kerîm'i iptal eder ve bu görüşün sahiplerinin iftiracı olmalarını gerektirir.

"Allah dileseydi" âyetin da ki; şeddeli "nun"dan tahfif edilmiştir ki; "şüphesiz Allah dileseydi" anlamındadır. " ... elbette insanların tümünü hidâyete erdirirdi." Bu da Kaderiyye'nin vb. kanaatlerini reddetmektedir.

"Allah'ın va'di gelinceye kadar da o kâfirlerin başına işledikleri yüzünden ya ansızın büyük bir musibet gelip çatacak" yani küfür ve inatları sebebiyle ummadıkları bir zamanda bir musibet gelip onları bulacak.

" Musibet" kelimesi ile aynı kökten olmak üzere; "Bir iş başına geldi, bir musibetle karşılaştı" denilir. Çoğulu da; şeklindedir. Bunun mastar olarak asıl anlamı vurmak, çalmaktır. Şair der ki:

"Eskiden beri sahip olduğum, miras aldığım malları da sonradan topladığım bağ, bahçe ve akarları da tüketti.

Şarap kâselerini sürahilerin ağızlarına yapıştırmam."

Âyetin anlamı şudur: Müşriklerin elebaşıları olup alay edenlerin başına geldiği gibi, Erbed'e isabet ettiği şekilde bir yıldınm) yahut öldürülen ya da esir edilenlerin başına geldiği gibi, öldürme, kıtlık ve bunun dışında çeşitli azâb ve bela türlerinden helâk edici bir musibet onlara gelip çatacaktır.

İkrime, İbn Abbâs'tan (âyet-i kerîmede geçen ve musibet anlamındaki) el-kâria hakkında musibet demektir, dediğini nakletmektedir. Yine İbn Abbâs ve ikrime derler ki: Kâria, Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)ın onlar üzerine göndermiş olduğu gözcü birlikler ve küçük askeri birliklerdir.

"Yahut" -Katide ve el-Hasen'in dediğine göre- bu musibet

"yurtlarının yakınına konup, duracaktır." İbn Abbâs da der ki: Yahut sen onların yurtlarına yakın bir yerde konacaksın, anlamındadır.

Denildiğine göre; âyet-i kerîme Medine'de inmiştir. O zaman anlam şöyle olur: Musibetler onlara isabet edip duracak, onların yurtlarına yahut Medine ve Mekke'nin yakınındaki kasabalar gibi onlara yakın yerlere de inmeye devam edecektir.

"Allah'ın" Katâde ve Mücahidin dediklerine göre Mekke'nin fethine dair

"va'di gelinceye kadar."

Bu âyet-i kerimenin Mekke'de İndiği söylenmiştir. Yani musibetler onlara isabet edip duracak ve sen ey Muhammed, onların yanlarından çıkıp Medine'ye gideceksin. Onların yurtlarına yakın bir yerde yahut onları muhasara etmek üzere onların yakınına konacaksın. Sözü geçen bu muhasara Taiflilere ve Hayber kalelerine yapılmıştı. İşte o vakit onlarla Savaşmak ve onları kahretmek hususunda sana izin vermek suretiyle Allah'ın va'di de gelecektir. el-Hasen der ki: Allah'ın va'dinden kasıt kıyâmet günüdür.

31 ﴿