33

Her nefisin bütün kazandığını gözetleyen (Allah ile putları bir) mi? Halbuki onlar Allah'a ortaklar koştular. De ki: "Bunların İsimlerinı söyleyin. Siz yeryüzünde O'na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Yoksa siz üstün körü söz mü söylüyorsunuz?" Hayır, bilakis o kâfirlere tuzakları süslü gösterildi ve onlar doğru yoldan alıkondular. Allah kimi şaşırtırsa, artık ona hidayet verecek hiçbir kimse yoktur.

"Her nefsin kazandığını gözetleyen mi?" âyetindeki;

"Gözetleyen" kelimesindeki "kıyam" oturmanın zıttı olan bir kıyam değildir. Buradaki bu kıyam mahlukatın işlerini görüp gözetmek, çekip çevirmek anlamındaki kıyamdır. Nitekim; "Filan kişi bu iş için ayağa kalktı (bu işi gördü)" denilmesi de bu kabildendir.

Âyetin anlamı şöyledir: Herbir nefsin kazandıklarını görüp, gözeten yani herbir nefse kazanma gücünü veren, onu yaratan, onu rızıklandıran, onu koruyan ve yaptıklarının karşılığını ona verecek olan O'dur. Bu da O herbir şeyi gözetleyen, koruyandır, asla gafil değildir, demektir.

Şartın cevabı hazmedilmiştir, yani koruyup gözetleyen ve hiçbir şekilde gafil olmayan, gafil olan gibi midir? Manası: "Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen" yani bilen... demek olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamayı da el-A'meş yapmıştır. Şair de der ki:

"Eğer Kureyş'ten izzet sahibi bir takım adamlar olmasaydı...

Allah bildiği halde, siz Beyt'in örtülerini çaldınız."

Buna göre âyet, Allah herbir nefsin kazandığını bilendir, demektir. Bununla kastedilenin Âdemoğulları üzerinde görevli melekler oldukları da söylenmiştir ki, bu görüş ed-Dahhâk'dan nakledilmiştir.

"Halbuki onlar Allah'a ortaklar koştular." Buradaki

"halbuki onlar... koştular" anlamındaki âyet haldir. Onlar ortak da mı koşuyorlar? demek olur. "Alay edilmişti" âyetine ati edilmiş de olabilir, yani onlarla alay edilmişti ve Allah'a da ortak koştular demek olur.

"Allah'a" bir takım putları İlah kabul ederek

"ortaklar koştular. De ki: Bunların İsimlerinı söyleyin." Yani ey Muhammed, sen onlara:

"bunların İsimlerinı söyleyin" yani isimlerini acımayın, de. Bir da onları tehdit etmek anlamındadır, Yahut: Onlar ancak bu putlara Lat, Uzza, Menat ve Hübel İsimlerinı verebilirler.

"Siz yeryüzünde O'na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" âyetindeki istifham (soru), onları azarlamak içindir. Siz O'na böyle bir şeyi mi haber vermeye kalkışıyorsunuz demektir. Bu âyet mana itibariyle daha Önceden geçmiş bir soruya atfedilmiştir. Çünkü yüce Allah'ın:

"Bunların İsimlerinı söyleyin" âyetinin anlamı, bunlar yaratanların isimlerini mi taşımaktadırlar

"yoksa siz yeryüzünde O'na bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?" şeklindedir.

Anlamın şöyle olduğu da söylenmiştir: Onlara de ki: Siz Allah'a O'nun bilmediği gizli bir şeyi mi haber veriyorsunuz "yoksa siz" O'nun bildiği "zahir bir şeyi mi haber veriyorsunuz" demektir. Eğer onlar; Onun bilmediği gizli bir şeyi haber veriyoruz diyecek olurlarsa, imkansız bir şey söylemiş olurlar. Şayet O'nun bildiği zahir ve açıkta olan bir şeyi söylüyoruz derlerse, onlara; O halde bunların İsimlerinı söyleyin? de. Eğer Lat ve Uzza isimlerim sayacak olurlarsa, onlara: "Allah kendisinin herhangi bir ortağı olduğunu bilmiyor, de."

Yüce Allah'ın:

"Yoksa siz... O'na... mi haber veriyorsunuz?" âyetinin yüce Allah'ın:

"Her nefsin bütün kazandığını gözetleyen mi?" âyetine atfedildiği de söylenmiştir. Yani herbir nefsi gözetleyen olan Allah'a mı siz bilmediği bir şeyi haber veriyorsunuz? Yani siz Allah'ın ortağı olduğunu iddia etmektesiniz. Allah ise kendisinin ortağı olduğunu bilmemektedir. Kendisinin bilmediği ve yeryüzünde O'nun ortağı olan bir kimsenin varlığım mı O'na haber vereceksiniz? Yerin dışında ortağı bulunmamakla birlikte- özellikle yeryüzünde ortağı olmasını reddetmesi onların yerde Allah'ın ortakları olduğunu iddia etmeleri dolayısıyladır.

"Yoksa siz zahir bir söz mü söylüyorsunuz?" Yani Allah'ın peygamberlerine indirmiş olduğu açık bir sözü mü söylemektesiniz? Katâde: Batıl bir söz mü söylüyorsunuz? diye açıklamıştır. Şairin şu beyiti de bu kabildendir:

"Sen onların sütleri ve etleri dolayısıyla mı bizi ayıplıyorsun,

Ey Rayta'nın oğlu, bunun utanılacak bir şey olduğu zahirdir (yani batıldır)."

ed-Dahhâk ise yalan bir sözü mü ona haber vermektesiniz, diye açıklamıştır.

Beşinci bir manaya gelme İhtimali de vardır: Zahir olan söz, onların söyleyecekleri sözlerle açığa çıkacak olan bir delil olabilir. O takdirde âyetin anlamı şöyle olur: Siz bu hususa tanıklık edenler olarak mı bunu ona haber veriyorsunuz, yoksa delil getirerek mi söylemektesiniz?

"Hayır, bilakis o kâfirlere tuzakları süslü gösterildi." Yani bu işi bir kenara bırak, aksine kâfirlere onların yaptıkları hile ve tuzaklar süslü gösterilmiştir. Bunun, bu şekilde bir istidrâk (yani sonradan getirilen bir açıklama) olduğu da söylenmiştir. Yani Allah'ın hiçbir ortağı yoktur, ama kâfirlere yaptıkları hile ve tuzaklar süslü gösterilmiştir.

İbn Abbâs ve Mücâhid bu anlamdaki âyeti; "Hayır, o kâfirlere tuzakları (bunu) süslü gösterdi" şeklinde malum fiil ile okumuşlardır. Çoğunluğun kıraatine göre ise kâfirlere hile ve tuzaklarını süslü gösteren yüce Allah'tır, bu işi yapanın şeytan olduğu da söylenmiştir. Diğer taraftan küfrün hile ve tuzak (mekr) diye adlandırılması da mümkündür. Çünkü onların Allah Rasûlüne hile ve tuzak hazırlamaları bir küfür idi,

"Ve onlar doğru yoldan alıkondular." Allah onları doğru yoldan alıkoydu demektir. Hamza ve el-Kisaî'nin kıraati bu şekildedir, diğerleri ise; "Alıkondular" fiilindeki "sâd"i üstün ile okumuşlardır, başkalarını alıkoydular, demektir.

Ebû Hatim de yüce Allah'ın:

"Allah yolundan alıkoydular." (el-Enfâl, 8/47) âyeti ile;

"Onlar, kâfir olanlar sizleri Mescid-i Haram'dan... alıkoyanlardır." (el-Feth, 48/25) âyetlerini nazar-ı itibara alarak üstün ile okumuştur.

"Süslü gösterildi" âyeti ile "alıkondular" âyetinde ötreli okuyuş da aynı şekilde güzeldir. Çünkü ehl-i sünnetin görüşüne göre bunu yapanın yüce Allah olduğu bilinmektedir. Bu okuyuşun anlamında kaderin kabulü de vardır, Ebû Ubeyd’in tercih ettiği kıraat de budur.

Yahya b. Vessâb ile Alkame; "Alıkondular" âyetini "sâd" harfini esreli olarak okuduğu gibi aynı şekilde;

"İşte bu bedellerimiz de bize iade edilmiş" (Yusuf, 12/65) şeklinde "ra" harfi esreli olarak, meçhul fiil şeklinde okumuştur. "Alıkondular" anlamındaki fiilin ash; şeklinde; "iade edilmiş" anlamındaki fiilin aslı da; şeklindedir. Birinci "dal" ikincisine idgam edilince onun harekesi makabline (önceki harfe) nakledilerek esreli olmuştur.

"Allah kimi" yardımsız bırakması suretiyle "şaşırtırsa, artık ona hidayet verecek" hidayette muvaffak kılacak "hiçbir kimse yoktur." İşte bu âyet,

Kûfeliler ile onlara uyanların kıraatinin doğruluğunu ortaya çıkarmaktadır. Çünkü yüce Allah:

"Allah kimi şaşırtırsa" diye buyurmaktadır. "Alıkondular" âyeti da bu şekildedir.

Kıraat âlimlerinin çoğunluğu "ya"sız olarak "dal" harfi üzerinde vakıf yaparlar. (33. âyet-i kerîmenin son kelimesine işaret edilmektedir). Aynı şekilde;

"Vekil, yardımcı" (er-Ra'd, 13/11. âyetin son kelimesi) ile; " Koruyucu" (34. âyetin son kelimesi) üzerinde de bu şekilde vakıf yapılır.

Çünkü; "Bu kadıdır, vekil ve yardımcıdır ve doğruya ileticidir" denildiğinde sakin olduğundan ve tenvin ile karşılaştığından dolayı "ya" harfi hazfedilir. Bununla birlikte; "Ona hidayet verecek hiçbir kimse yoktur" şeklinde ve; "Dost ve yardımcı" " Koruyucu" şeklinde "ya" ile de okunmuştur. Bu da " Bu davetçidir, bu vekil ve yardımcıdır, bu koruyucudur" diye "ya" harfini telaffuz edenlerin söyleyişine uygundur.

Çünkü "ya" harfinin hazfedilmesi, tenvin ile karşılaşması dolayisı ile vasıl halinde söz konusudur. Biz vakıf yaparak, bundan yana kendimizi güvenliğe almış bulunuyoruz. O bakımdan "ya" harfi tekrar geri getirilerek bu kelimeler "Hidayete ileten, dost ve yardımcı ve koruyucu" şeklinde olur. el-Halil de "kadı"ya nida edildiğinde; "Ey kadı" diye "ya" harfinin tesbit ile kullanıldığını kabul etmiştir. Zira nida ile birlikte tenvin söz konusu değildir. " Davet edici, üstün, yüce" kelimelerinde de tenvin olmayacağı gibi.

33 ﴿