20

"Çünkü onlar, sizi ele geçirirlerse sizi ya taşlarlar yahut kendi dinlerine döndürürler. O takdirde ebediyen iflah olmazsınız."

"Çünkü onlar sizi ele geçirirlerse, sizi ya taşlarlar..." ez-Zeccâc dedi ki: Yani size taş atarlar, sizi taşa tutarlar. Ki, bu öldürme şekillerinin en kötüsüdür. Bu ifade, size söver sayarlar, tahkir ederler diye de açıklanmış ise de, birinci açıklama şekli daha sahihtir. Çünkü onların kıssaları ile ilgili daha önceden geçen açıklamalardan da anlaşıldığına göre onların öldürülmeleri isteniyordu . Taşa tutmak ise geçmiş dönemlerde, -yine bundan önce açıklandığı üzere- insanların dinlerine muhalefet etmenin bir cezası idi. Çünkü böyle bir cezalandırma, hepsinin ortaklaşa bu cezalandırmaya katılmalan açısından, bütün o din mensuplarını daha bir rahatlatıcı idi.

3. Vekâlet ve Sıhhati:

Aralarından birisinin, gümüş para ile gönderilmesi, vekâlete ve vekâletin sıhhatine bir delildir. Ali b. Ebî Tâlib (radıyallahü anh) da kardeşi Akil'i, Osman (radıyallahü anh) nezdinde vekil tayin etmişti. Genel olarak vekâletin sıhhati hususunda herhangi bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır. Vekâlet, cahiliye döneminde de, İslâm geldikten sonra da bilinen bir uygulamadır. Nitekim, Abdurrahman b. Avf da, Umeyye b. Halef’i Mekke'de bulunan aile halkı ve diğer yakınları üzerine vekil bırakmıştı. Yani, onları korumalarını istemişti. Umeyye de o sırada müşrik idi. Buna karşılık Abdurrahman b. Avf da Umevye'ye bu yaptıklarına misliyle bir mükâfat olmak üzere Medine'de bulunan yakınlarını korumayı tekeffül etmişti. Buhârî, Abdurrahman b. Avf’dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Umeyye b. Halef İle Mekke'de bulunan aile halkım ve yakınlarımı (sâğiye) koruması, benim de onun Medine'de bulunan yakınlarını korumam üzere bir belge düzenledik. Ben, adımı (Abdur)Rahmân diye sözkonusu edince, o: Ben Rahmân diye bir kimse tanımıyorum. Benimle cahiliye dönemindeki İsmini zikrederek yazış, dedi. Ben de onunla Abdu Amr diye yazıştım... diyerek hadisin geri kalan bölümünü zikretti Buhâri, Vekfılet 2

el-Esmaî dedi ki: " Kişinin aile halkı ve yakınları, kişiye meyleden, onun yanına gelen kimseler" demektir. Bu kelime, meyletmek anlamındaki; fiilinden alınmadır. Bir şeye meyleden veya onunla birlikte bulunan her şey hakkında bu fiil kullanılır. Bu açıklamalar onun "Kitabu'l-Efâl" adh eserinden nakiedilmiştir.

4. Vekâlet Akdinin Mahiyeti ve Delilleri:

Vekâlet, bir nâiblik akdidir. Şanı yüce Allah, bu akde duyulan ihtiyaç ve bu akid sayesinde bir takım maslahatlar gerçekleşeceğinden dolayı izin vermiştir. Çünkü herkesin bütün işlerini başkasının yardımı olmadan veya rahatlıkla kendiliğinden yerine getirme imkânı bulunmaz. O bakımdan kişi bu işleri için kendisini rahatlatacak kimseleri vekil tayin eder.

İlim adamlarımız, vekâletin sıhhatine Kitab-ı Kerîm’den bir takım âyetleri delil göstermişlerdir. Bu âyetlerden birisi, açıklamakta olduğumuz âyet-i kerîme ile, yüce Allah'ın:

"...Onu (zekâtı) toplamakla görevlendirilenlere.." (et-Tevbe, 9/60);

"Şu gömleğimi götürün de..." (Yusuf, 12/93) âyetlerini delil göstermişlerdir. Sünnet-i seniyeden buna delil teşkil edecek hadisler pek çoktur. Bunlardan birisi Urve el-Bârikî yoluyla rivâyet edilen hadistir ki, bu hadis daha önceden el-En'âm Sûresi tefsirinin sonlarında (6/164. âyet, 2. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır.

Câbir b. Abdullah rivâyetle dedi ki: Hayber'e çıkmak istedim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanına varıp ona şöyle dedim: Ben, Hayber'e çıkmak istiyorum. Bana şöyle dedi: "Benim oradaki vekilimin yanına varırsan, sen ondan onbeş vesk (hurma) al. Senden buna dair (bu tahsilatı yapabilme yetkisine sahip olduğuna dair) bir alâmet isteyecek olursa, sen de elini onun gırtlağının üzerine koy!" Bu hadisi de Ebû Dâvûd rivâyet etmiştir. Ebû Dâvûd, Akdiyc 30.

Bu anlamdaki hadisler pek çoktur. Diğer taraftan ümmetin bu akdin câiz oluşu üzerinde icmâ' etmesi de yeterli bir delildir.

5. Vekâletin Câiz Olduğu Alanlar:

Vekâlet, niyâbeten (vekâlet yoluyla) yerine getirilmesi câiz olan bütün haklarda caizdir. O bakımdan gasıp (gasbettiği mal hususunda) birisine vekâlet verecek olsa bu câiz olmaz. Kendisi vekil durumunda olur. Çünkü yapılması haram olan bütün işlerde de vekâlet câiz olmaz.

6. Mazereti Olanlarla Olmayanların Vekil Tayin Etmesi:

Bu âyet-i kerimede oldukça güzel bir müjde vardır. O da şudur: Onların aralarından birisini vekil tayin etmeleri, kendilerine bir zarar gelir korkusuyla herhangi bir kimsenin varlıklarını farketmesi korkusu dolayısıyla takiye ile birlikte sözkonusu olmuştu.

Mazeret sahibi olan kimselerin, başkalarını vekil tayin etmelerinin câiz olduğu ittifakla kabul edilmiştir. Mazereti bulunmayan kimsenin başkasını vekil tayin etmesine gelince, Cumhûr böyle bir vekâletin câiz olacağını kabul etmiştir. Ebû Hanîfe ve Suhnun ise câiz değildir, demişlerdir. İbnu’l-Arabî der ki: Suhnun, bu görüşünü Esed b. el-Furat'tan almış ve hakimliği döneminde buna göre hüküm vermiş gibi görünüyor. O, belki de bunu zulüm ve zorba kimselere karşı, onlardaki hakları almak ve onları zelil etmek için yapıyordu ki, bu da hakkın kendisidir. Çünkü vekâlet bir yardım ve destektir. Batıl ehli kimselere ise yardım ve destek olunmaz.

Derim ki: Bu, güzel bir açıklamadır. Din ve fazilet sahibi olan kimseler, fiilen hazır bulunsalar ve o işlerini görebilecek sağlığa sahip olsalar dahi başkalarını vekil tayin edebilirler. Hazır bulunan ve sağlıklı olan kimsenin başkasını vekil tayin etmesinin câiz ve sahih oluşunun delili, Buhârî, Müslim ve başkalarının, Ebû Hüreyre'den naklettikleri şu rivâyettir: Ebû Hüreyre dedi ki: Bir kimsenin Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'da belli yaşta bir deve alacağı vardı. Hazret-i Peygamberin yanına gelerek bu devesini ödemesini isledi. Hazret-i Peygamber de: "Bunun istediği hakkını veriniz" diye buyurdu. Onun hakkı olan yaştaki deveyi aramakla birlikte bulamadılar. Ancak, yaşça ondan daha büyük deve bulabildiler. Hazret-i Peygamber yine: "Onu veriniz" diye buyurdu. Adam şöyle dedi: Sen, bana hakkımı tas tamam verdin. Allah da sana tastamam ihsan etsin, dedi. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber şöyle buyurdu: "Şüphesiz ki, sizin en hayırlınız borcunu en güzel şekilde ödeyeninizdir." Buhârî, Vekâler 5, İstikraz 6. 7; Müsned, II, 377, 393, 431. Ayrıca bk. Müslim, Miis.îkm Lâfız Buhârî'ye aittir.

İşte bu hadis, sahih olmakla birlikte ayrıca hazır bulunan ve bedenen sağlıklı bir kimsenin başkasını vekil tayin etmesinin câiz olduğuna delildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ashabına, kendisine vekâleten borcu olan yaştaki deveyi vermelerini emretmişti, işte bu, onun bu konuda onlara verdiği bir vekalettir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) hasta da değildi, yolculukta da bulunmuyordu. Bu ise, Ebû Hanîfe ile Suhnun'un: Hazır bulunan ve bedenen sağlıklı olan bir kimsenin, ondan davacı olan kişinin rızası müstesna başkasını vekil tayin etmesi câiz değildir, şeklindeki görüşlerini reddetmektedir. Çünkü bu hadis, onların bu konudaki görüşlerine muhaliftir.

7. Âyet, Ortaklığın da Câiz Oluşuna Delildir:

İbn Huveyzimendad der ki: Bu âyet-i kerîme, ortaklığın câiz olduğu hükmünü de ihtiva etmektedir. Çünkü (sözü edilen) gümüş para, hepsine ait idi. Aynı şekilde âyet, vekâletin câiz olduğu hükmünü de İhtiva eder. Çünkü onlar aralarından birisini göndermiş ve yiyecek satın almak üzere onu vekil tayin etmişlerdi. Arkadaşların birlikte yemek yemeleri ve yiyeceklerini birlikte karıştırmalarının câiz olduğu hükmünü de ihtiva eder. Biri diğerinden daha çok yese bile. Daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/220. âyet, 6. başlıkta) geçtiği üzere yüce Allah'ın:

"Şayet onlarla bir arada yaşarsanız onlar sizin kardeşlerinizdir"(el-Bakara, 2/220) âyeti da buna benzemektedir. Bundan dolayı bizim mezhebimize mensup ilim adamları, kendisine sadaka verilen ve bunu zengine ait bir yiyeceğe karıştırıp onunla birlikte yiyen bir yoksulun bu davranışının câiz olduğunu söylemişlerdir. Yine mezhebimiz âlimleri, mudaraba yapan ortağın, kendisine ait yemeği başkasının yemeğine karıştırıp o kimseyle birlikte yemesinin câiz olduğunu da söylemişlerdir. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) da kendisine kurbanlık almak üzere ashabdan birisini vekil tayin etmiş bulunmaktadır.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Âyet-i kerimede buna dair bir delil yoktur. Çünkü onlardan her bir kişinin, gönderdikleri şahsa başlı başına para vermiş olması ihtimali de vardır. O takdirde o kişinin alışverişinde ortaklık sözkonusu olmaz. Yine bu konuda ancak şu iki hadis dayanak teşkil etmektedir: Bunlardan birisine göre İbn Ömer, kuru hurma yiyen bir topluluğun yanından geçmiş ve şöyle demiştir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem), bir kimsenin hurmaları ikişer ikişer yemesini, kardeşinin kendisine izin vermesi hali müstesna nehyetmiştir Buhârî, Mezâlim 14, Et’ime 44; Müslim, Eşribc 150; Ebû Dâvûd, Et’ime 43; Tirmizî, Et’ime 16; Dârimîi, Et’ime 25; Müsned, II, 7, 46, 81, 103- Diğeri ise, Ebû Ubeyde'nin komutanlığındaki el-Habat sedyesine dair Hadîs-i şerîftir el-Habat Gazvesi ile ilgili rivâyetler için bk.: Buhârî, Zebâih 12, Meğâzi 65: Müslim, Sayd 17-21: Ebû Dâvûd, Et'ime 46; Müsned, IH, 311.

Ancak bu, konuya delaleti bakımından birincisinden daha geridedir. Zira, Ebû Ubeyde'nin o gazvede kendilerine gıda teşkil edecek şeyleri asgari ölçüde yetecek kadar verme ve onları bunun için bir araya toplamama İhtimali de vardır.

Derim ki: Bu görüşün aksine, Kitab-ı Kerîm’den delil teşkil eden âyetler arasında yüce Allah'ın:

"Şayet onlarla bir arada yaşarsanız, onlar sizin kardeşlerinizdir"(el-Bakara, 2/220) âyeti ile;

"Sizin için topluca veya ayrı ayrı yemenizde de bir vebal yoktur" (en-Nûr, 24/61) âyetleri de vardır. Yüce Allah'ın izniyle ileride açıklaması gelecektir.

20 ﴿