30

"Kardeşim Harun'u,

"Dedi ki: Rabbim, göğsümü genişlet, İşimi kolaylaştır. Bir de dilimden bağı çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden bir yardımcı ver, kardeşim Harun'u." Bu sözleriyle risaletin tebliği için yüce Allah'tan kendisine yardımcı olmasını diledi.

Denildiğine göre yüce Allah, kendisine Fir'avun'un kalbini bağlamış olduğunu ve onun îman etmeyeceğini bildirmişti. Bunun üzerine Mûsa (tıs) şöyle demişti: Rabbim, Sen kalbini bağlamışken bana ona gitmemi nasıl emredersin? Ona rüzgar ile görevli meleklerden birisi geldi, ey Mûsa dedi. Allah'ın sana emrettiği göreve git. Bunun üzerine Mûsa: "Rabbim, göğsümü genişlet" dedi. Yani Sen ona genişlik ver, îman ve nübüvvet ile onu nurlandır. "İşimi kolaylaştır." Bana vermiş olduğun Fir'avun'a risaleti tebliğ emrini kolaylıkla yerine getirebilmem için yardım et. "Bir de dilimden bağı çöz." Küçükken ağzında söndürmüş olduğu kor ateşten ötürü dilindeki ağırlığı kastetmektedir.

İbn Abbâs dedi ki: Dilinde bir ağırlık vardı. Şöyle ki: O, günün birinde daha küçükken Fir'avun'un kendisini kucağına aldığı bir sırada ona bir tokat vurdu, arkasından sakalını tutup yolmaya koyuldu. Fir'avun, Âsiye'ye: Bu benim düşmanımdır. Haydi kesicileri çağır! dedi. Asiye: Yavaş ol dedi, o küçük bir çocuktur. Eşyayı birbirinden ayırt edemiyor. Daha sonra iki leğen getirtti. Bunlardan birisine kor ateş, diğerine mücevher koydurdu. Cibril, Mûsa (aleyhisselâm)ın elini alarak ateşe uzattırdı ve o ateşi kaldırıp dilinin üzerine koydu. İşte dilindeki ağırlık bundan olmuştu.

Rivâyete göre eli yanmış, Fir'avun da onu tedavi etmek için çok gayret göstermiş idiyse de iyileşmemişti. Mûsa, Fir'avun'u davet edince, o: Sen beni hangi rabbe davet ediyorsun, diye sormuş. O da: Senin iyileştirmekten acze düştüğün elimi İyileştirene, demişti.

Kimilerinden nakledildiğine göre de: Elinin iyileşmeyiş sebebi Fir'avun ile birlikte elini aynı yemek kabına uzatmayarak, aralarında karşılıklı yemek yeme hukukunun oluşmaması içindi.

Acaba dilindeki bu ağırlık sonradan çözüldü mü yoksa devam mı etti hususunda farklı görüşler vardır. Yüce Allah'ın:

"İstediğin sana verildi. Ey Mûsa" (Tâ:Hâ, 20/36) âyetinin delil olduğu üzere bu ağırlık çözülmüştür denildiği gibi, büsbütün çözülmemiştir. Fir'avun'un söylediği bize nakledilen:

"Ve sözünü nerede ise açıklayamayan" (ez-Zuhruf, 43/52) âyeti buna delildir. Diğer taraftan Mûsa (aleyhisselâm): Dilimin bağını büsbütün çöz, dememiştir. İşte bu dilinde bir parça ağırlık ve tutukluk kaldığını göstermektedir.

Bir diğer görüşe göre yüce Allah'ın:

"İstediğin sana verildi" âyetinin delil olduğu üzere büsbütün çözülmüştür. Fir'avun'un:

"Ve sözünü nerede ise açıklayamayan" (ez-Zuhruf, 43/52) demiş olması, onu terbiye ettiği dönemlerdeki bu bağın bulunduğunu bilmekle birlikte, rahatsızlığın ortadan kalkmış olduğunu henüz kesin tesbit edememiş olduğundandı.

Derim ki: Bu açıklama tartışılabilir bir açıklamadır. Çünkü durum böyle olmuş olsaydı Mûsa (aleyhisselâm), Fir'avun ile gayet açık ve akıcı bir üslupla konuştuğunda: "Ve sözünü nerede ise açıklayamayan" demezdi. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

Bir diğer açıklamaya göre; dilindeki bu ağırlık, Rabbi ile münacaatı esnasında meydana gelmiştir. Tâ ki O'nun izni olmaksızın başkasıyla konuşamasın.

"... ki sözümü anlasınlar" Benim kendilerine söyleyeceklerimi bilsinler ve iyice kavrasınlar. Fıkıh, Arap dilinde anlamak ve kavramak demektir. Bir bedevi Îsa b. Ömer'e: Ben senin anlayış (fıkh) sahibi bir kimse olduğuna tanıklık ederim İşte buradan hareketle; "Adam anladı (fakih oldu)" ve; "Filan kişi ne bilir, ne beller" denilir. "O şeyi sana kavrattım, bellettim" demektir. Daha sonra fıkıh şeriat ilminin özel ismi olmuştur. Bu ilmi bilene de fakîh denilir. "Fakih oldu" demektir. "Fakihlik" anlamındadır. Bu ilimle uğraşmayı anlatmak üzere de; Allah ona fıkhı öğretti, fıkıh ile uğraştı, fıkhı öğrendi" denilir, İlim hususunda karşılıklı olarak tartışmayı anlatmak için kullanılır. Bu açıklamayı el-Cevherî yapmıştır.

"Vezir, yardımcı" demektir. Çünkü bu kişi sultanın üzerindeki vizri yanı ağırlığı taşır. Nesâî'de yer alan bir rivâyete göre el-Kasım b. Muhammed dedi ki; Halamı (Âişe radıyallahü anha'yı) şöyle derken dinledim: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Sizden herhangi bir kimse bir işin yönetimi başına getirilecek olursa Allah o kimse hakkında hayır dileğinde ona salih bir vezir nasip eder. Unutursa hatırlatır, hatırlarsa kendisine yardımcı olur." Nesâi, Bey'at 33; Müsned, VI, 70; ayrıca bk.: Ebû Dâvûd, İmâre 4.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in şu âyeti da bu muhtevayı dile getirmektedir: "Allah'ın gönderdiği herbir peygamber ve işbaşına getirdiği herbir halifenin mutlaka iki türlü sırdaşı vardır. Bir tür sırdaşlar ona iyiliği emreder ve onu iyiliğe teşvik eder. Öbür tür sırdaşlar ise, ona kötülüğü emreder ve onu işlemeye teşvik ederler. Günahtan korunan İse Allah'ın koruduğu kimselerdir." Bunu Buhârî rivâyet etmiştir. Buhârî, Ahkâm 42, Kader 8; Nesâî, Beyat 32; Müsned, II, 237, 289, II!, 39, 88.

Mûsa, yüce Allah'tan kendisine bir vezir (yardımcı) ihsan etmesini diledi. Ancak yardımcılığının sadece yardımcılık çerçevesine münhasır kalmasını istememiştir. Çünkü bunu istemiş olsaydı, peygamberlikte ona ortak olmazdı. Peygamberlikte ortaklığını istememiş olsaydı, böyle bir dilekte bulunmaksızın da onu görevlendirebilirdi.

Yardımcı olarak kimi istediğini açıkça tayin ederek: "Kardeşim Harun'u" demiştir, Hârûn kelimesi "vezir (yardımcı)" kelimesinden bedel olarak nasb edilmiştir. Takdim ve te'hir esası üzere de "kıl" anlamındaki kelime ile de mansub olabilir. Buna göre ifadenin takdiri şöyle olur Ve kardeşim Harun'u bana vezir yap. Harun, Mûsa (ikisine de selam olsun)dan bir yaş daha büyüktü. Üç yaş daha büyük olduğu da söylenmiştir.

30 ﴿