97Dedi ki: "Haydi gitl Çünkü sen hayatta oldukça: 'Ne siz bana dokunun, ne ben sîze dokunayım' diyeceksin. Sana verilmiş ve asla geri bırakılmayacak bir va'de vardır. Şimdi de taptığın İlâhına bir bak. Biz onu -yemin olsun ki- yakacak, sonra da denize sallallahü aleyhi ve sellemurup darmadağın edeceğiz." "Dedi ki: Haydi" aramızdan "git. Çünkü sen hayatta oldukça ne siz bana dokunun, ne ben size dokunayım, diyeceksin." Hayat boyunca ne ben kimseye dokunurum, ne de kimse bana. Mûsa (aleyhisselâm) onu kavminin arasından sürüp uzaklaştırdı. İsrailoğullarına onunla oturup kalkmamalarını, ona yaklaşmamalarını ve onunla konuşmamalarını bir ceza olmak üzere- emretmiş idi. Şair de şöyle demektedir: "Temimliler, Sâmîri'ye ve onun şu sözlerine benzerler: Şunu bilin ki; Sâmirî ne kimseye dokunmak ister, ne kimsenin kendisine dokunmasını." el-Hasen dedi ki: Yüce Allah Sâmirî'ye ve ondan olanlara ceza olmak üzere kıyâmet gününe kadar kendisine dokunmamayı, kendisinin de başkalarına dokunmamasını diye tesbit etmiştir. Yüce Allah âdeta onun mihnetini kimseye dokunmaması ve kimseye de ona dokunma imkânını vermemesi suretiyle daha bir ağırlaştırmıs gibidir. Bunu dünyada onun için bir ceza olarak tesbit etmiştir. Şöyle de denilmektedir: O vesveseye mübtela olmuştu. Vesvese esas itibariyle o zamandan beri görülegelmiştir. Katade de şöyle demektedir: Onların kalıntıları bugüne kadar devam etmektedir. Onlar şu "lâ misas (dokunmak yok)" sözlerini söyler dururlar. Onlardan birisi bir diğerine dokunacak olursa, aynı anda her ikisi de sıtmaya tutulurlardı. Şöyle de denilmektedir: Mûsa, Sâmirî'yi öldürmek istedi. Yüce Allah ona: Onu öldürme, çünkü o cömert birisidir, dedi. Yine denildiğine göre Mûsa kendisine: "Haydi git. Çünkü sen hayatta oldukça: Ne sîz bana dokunun, ne ben size dokunayım diyeceksin" deyince bundan korktu ve kaçmaya koyuldu. Çöllerde yırtıcı ve vahşi hayvanlarla beraber serserice dolaşmaya başiadı ve sonunda insanlardan kendisine dokunacak hiç kimse bulamaz oldu. Âdeta "dokunma yok" diyene benzedi. Buna sebeb ise kendisinin insanlardan uzaklığı, insanların da ondan uzak oluşuydu. Nitekim şair şöyle demektedir; "O, eğimi olan bayraklar taşıyandır, Ve nihayet Ezdliler "lâ misâs (dokunma yok)" derler." Kurtubî'de heyitin son kelimesi "misâhisâ seklinde olmakla birlikte; bu durumda, açıklanan âyet lâfzı ile ilgili olmakları çıkacağından; İbn Atiyye, el-Muharrar el-Veclz, XI, lOZdeki şeklini esas aldık. Bid'at Ve Masiyet Ehli Kimselerle Oturup Kalkmamak, Onlardan Uzaklaşmak Ve Onları Sürmek: Bu âyet-i kerîme bid'at ve masiyet ehli kimselerin sürgüne gönderilmesi, onlardan uzak kalınması, onlarla oturup kalkılmaması hususunda aslî bir dayanaktır, bir delildir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem), Ka'b b. Malik ile onunla birlikte geriye bırakılan kimselere böyle davranmıştır. Bunların kıssaları, et-Tevbe, 9/118, âyet-i kerimede ve tefsirinde geçmiş bulunmaktadır. Aynı şekilde Harem-i Şerife katil olduktan sonra sığınan kimseler de kimi fakihlere göre öldürülmez, onunla herhangi bir muamelede bulunulmaz, ondan bir şey alınmaz, ona bir şey satılmaz. Bu ise onun oradan çıkması için bir zorlamadır. Zina cezasında, sürgüne göndermek de bu kabildendir. Bütün bunlara dair açıklamalar yerlerinde geçmiş bulunmaktadır. Bunları tekrarlamanın bir anlamı yoktur. Hamd yalnız Allah'adır. Harun el-Karî dedi ki: Bu lâfzın Arapça söylenişi "mim" harfi üstün, "sin" harfi de esreli olmak üzere; şeklindedir. Nahivciler bu hususta açıklamalarda bulunmuşlardır. Sîbeveyh dedi ki: Bu kelime; "O adamı döv" denilmesinde olduğu gibi, esre üzere mebntdir. Ebû İshak ise şöyle demektedir: Bu söyleyiş bir nefydir. "Sin"in esreli oluşu, onun te'nis alâmeti olduğundan dolayıdır. Mesela; "Ey kadın sen (bu işi) yaptın (mı?)" denilir. en-Nehhâs dedi ki: Ben Ali b. Süleyman'ı şöyle derken dinledim: Ben Muhammed b. Yezid'i şöyle derken dinledim: Bir kelime üç bakımdan da illetli oldu mu artık onun mebni olması gerekir. İki cihetten illetli oldu mu munsarıf olmaması gerekir. Çünkü munsarıf olmayıştan sonra geriye sadece mebni olmak kalır. Buna göre; " Ona dokun, ona yetiş" tabirleri üç bakımdan illetlidirler, Evvela bunlarda adi özelliği vardır, ikinci olarak bunlar müennestır, üçüncü olarak bu kelimeler marifedir. Bunların mebni olmaları vacip olup da "sin"den önceki "elif, sakin olduğundan dolayı, iki sakinin arka arkaya gelişinden ötürü "sin" harfi esreli olmuştur. Tıpkı; "Adamı döv" demek gibi. Ben Ebû İshak'ın bu görüşün hatalı olduğu kanaatinde olduğunu gördüm. O Ebû'l-Abbas'ı bir kadına "Fir'avun" ismini verecek olursa, bunun mebni olması gerektiğine ikna ettiğini de gördüm." Ancak bu görüşte kimse bulunmamaktadır. el-Cevherî, "es-Sıhâh" adlı eserinde şöyle demektedir: Arapların "la nıe-sâsi" demeleri, "Katâmi" demelerine benzer. Bunun esre üzere mebni olması mastardan adi olmasıdır ki; bu da "mess"dir. Ebû Hayve de "la mesâsi" diye okumuştur. "Sana verilmiş ve asla geri bırakılmayacak bir vâde vardır." Kıyâmet gü nünü kastetmektedir, "el-Mev'ıd (vâde)" mastardır. Yani senin azaba uğratılman için belirlenmiş bir vâde, bir süre vardır. İbn Kesîr ve Ebû Amr bu kelimeyi "lâm" harfi esreli olarak; diye okumuşlardır ki; bunun iki manası vardır; Birinci anlamı: Sen bu va'de geleceksin ve bunun geri bırakılmadığını göreceksin. Nitekim: Beti onun övülür bir kişi olduğunu gördüm, anlamında: demek de buna benzer. İkincisi ise tehdit anlamında olur. Yani senin bu vakte ulaşman kaçınılmaz bir şeydir. Diğerleri ise: Allah sana vermiş olduğu bu va'deyi geri bırakmayacaktır, anlamında "lâm" harfini üstün olarak okumuşlardır, "Şimdi de taptığın" tapmayı sürdürdüğün "ilâhına bir bak" âyetindeki; "Sürdürdüğün" kelimesinin asıl şekli; dir. Nitekim şair şöyle demektedir: "Ancak o asil binekler, onun farkına vardılar. O bakımdan gözlerinin ucuyla ona bakıyorlardı." Buradaki; kelimesi takdirindedir. el-A'meş de bu kelimeyi aslına uygun olarak iki "lâm" ile okumuştur. İbn Mes'ûd'un kıraatinde bu kelime "zı" harfi esrelidir. Bir işi gündüzün yaptığını anlatmak isteyen; der. Aynı şekilde; ile dahi diyebilir. Burada "zı" harfini üstün ve tek "lâm" ile kullanan "tahfif maksadıyla birinci "lâm"ı hazfetmiş olur. "Zı" harfi esreli olarak kullanan ise "lâm"ın harekesini "zı" harfine vermiş olur. "Biz onu -yemin olsun ki- yakacağa" kelimesini kıraat âlimleri umumi olarak "nun" harfini ötreli ve "ra" harfini şeddeli olarak; den gelmiş bir şekilde okumuşlardır. el-Hasen ve başkaları ise "nun" harfini ötreli, "ha" harfini sakin, "ra" harfini şeddeli; den okumaktadır. Ali, İbn Abbâs, Ebû Ca'fer, İbn Muhaysın ve Eşheb el-Ukaydî; şeklinde "nun" harfini üstün ve şeddesiz olmak üzere "ra" harfini de ötreli okumuşlardır. Bu da; den gelen bir fiildir. Ve onu birbirine sürttüm, türpüledim anlamındaki fiilden gelir. Arapların; "işitilecek şekilde dişlerini birbirine gıcırdattı" tabirleri de buradan gelmektedir. Bu kıraat; Biz onu eğelerle törpüleyeceğiz, demektir. Eğe ve törpü demek olan; "el-mibred"e: de denilir. İlk iki kıraat; ateşle yakmak anlamını verir. Bu iki işlemin yapılmış olması da mümkündür. es-Süddî dedi ki; Buzağı boğazlandı, bir buzağının boğazlanması esnasında kanının aktığı gibi onun da kanı aktı. Sonra da kemiklerini eğe iletörpüledive yaktı. İbn Mes'ûd'un kıraatinde: "Yemin olsun onu mutlaka boğazlayacağız, sonra da onu yakacağız" şeklindedir. Et vtı kan yakıldığı takdirde kül olur ve bu durumda da denize sallallahü aleyhi ve sellemrulması mümkün olur. Altının kül olması söz konusu değildir. Şöyle de açıklanmıştır: Mûsa altını ne ile küle dönüştüreceğini bilmişti. Bu da onun mucizelerindendi. "Onu sallallahü aleyhi ve sellemurup darmadağın edeceğiz" demektir. Ebû Recâ bu kelimeyi "sin" harfini ötreli olarak da okumuştur. Bunların her birisi ayrı birer söyleyiştir. Sallallahü aleyhi ve sellemurmak (nesf): Bir şeyi rüzgar alıp götürsün diye silkelemek demektir, ile aynı anlama gelir. "el-Minsef" buğdayın (unun) kepeğinin kendisiyle alındığı alettir. Bu ise üst tarafı yüksekçe ve etrafı eğimli bir şeydir, "en-Nüsâfe" ise ondan düşen şeye denilir. Mesela; "Sen kepeği ayır ve katıksız olanı (has olanı) ye." Yine; "Filan kişi bize sakalı bir minsefmiş gibi geldi" denilir. Bunu da Ebû Nasr Ahmed b. Hatim nakletmektedir. Yine "el-minsefe" kendisi ile yapıların söküldüğü alet (kazma vb.) demektir. "Onu yıktım, söktüm anlamındadır. Deve otu kökünden kopararak yedi" demektir. Bir şeyi kökünden söktüm" demektir. Bu açıklamalar İbn Zeyd'den nakledilmiştir. |
﴾ 97 ﴿