23

"Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum. Kendisine herşeyden verilmiş; onun bir de büyük bir tahtı var.

9- Hazret-i Süleyman'ın, Sebe' Ülkesinden Haberdar Olmayışı ve Cinlerle İlgili Bazı Hükümler:

Hüdhüd;

"Ve Sebe'den sana kesin bir haber ile geldim" deyince, Süleyman (aleyhisselâm); Bu haber nedir? diye sorunca, hüdhüd de:

"Gerçekten ben bir kadını onlara hükümdarlık eder buldum" diye cevab verdi. Bu kadın Şerahil kızı Belkıs idi. O Sebe'lilerin hükümdarlığını yapıyordu. Süleyman (aleyhisselâm)'ın konakladığı yer ile Belkıs'ın ülkesi birbirine yakın olduğu halde -ki bu mesafe San'a ile Me'rib arasında üç günlük bir mesafedir- Süleyman nasıl oldu da bu durumu bilemedi, diye sorulursa cevap şudur; Yüce Allah Yakub (aleyhisselâm)'a, Yusuf (aleyhisselâm)'ın bulunduğu yeri bildirmediği gibi: bir maslahata binaen de Süleyman (aleyhisselâm)'a Belkıs'ın yerini bildirmemiştir, saklı tutmuştur.

Rivâyete göre Belkıs’ın ebeveyninden birisi cinlerden idi. İbn Arabî dedi ki: Bu inkarcıların reddettiği bir husustur. Onlar cinler yemezler ve doğurmazlar derler. Allah'ın laneti hepsinin üzerine olsun, yalan söylüyorlar. Böyle bir şey doğrudur. Onlarla evlenilmesi de aklen caizdir, naklen de sahih olarak sabit olursa mesele kalmaz.

Derim ki; Ebû Dâvûd'un rivâyetine göre Abdullah b. Mes'ûd şöyle demiştir: Cinlerden bir heyet Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın huzuruna gelerek şöyle dediler: Ey Muhammed! Ümmetine kemikle, hayvan pisliği ile yahut kafatası ile istinca yapmalarını yasaklayıver. Çünkü yüce Allah onlarda bize rızık ihsan ediyor Ebû Dâvûd, I, 10

Müslim'in, Sahih'inde de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)ın şöyle buyurduğu kaydedilmektedir: "Üzerinde Allah'ın ismi anılıp da elinize geçen herbir kemik olabildiğince etli bir şekilde sizin olsun. Herbir davar pisliği de sizin hayvanlarınızın alafı olsun." Müslim, I, 332; Tirmizî, V, 382; Müsned, I, 436

Bunun üzerine Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Bundan dolayı siz de bunlarla istincada bulunmayınız, çünkü bunlar cinden kardeşlerinizin yîyecekleridir." Bir önceki notta belirtilen yerler.

Buhârî'de yer alan rivâyete göre de Ebû Hüreyre şöyle demiştir: Ey Allah'ın Rasûlü! Kemiğin ve davar pisliğinin durumu nedir? diye sordum. Şöyle buyurdu: "Bunlar cinlilerin yiyecekleridir. Bana Nasibin cinleri heyeti geldi ki, onlar ne iyi cinlerdir! Bana kendilerine azık vermemi istediler. Ben de yüce Allah'a dua ederek nerde kemik, davar pisliği bulurlarsa mutlaka üzerinde yiyecek bir şeyler bulmalarını niyaz ettim." Buhârî, III, 1401; Müsned, I, 458de Abdullah b. Mesud'dan aynı manada

Bütün bunlar onların yemek yedikleri hususunda açık nasslardır. Onlarla evlenmeye gelince, buna dair işaret de daha önce el-İsra Sûresi'nde yüce Allah'ın:

"Mallarına, evlatlarına ortak ol" (el-îsra, 17/64) âyeti açıklanırken (4. başlıkta) değinilmiş idi.

Vuheyb b. Cerir b. Hazim de, el-Halil b. Ahmed'den, o Osman b. Hadır'dan şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Belkıs'ın annesi cinlerden idi, ismi da Şeysan kızı Belame idi. Yüce Allah'ın izniyle buna dair daha geniş açıklamalar gelecektir.

10- Kadının Yöneticiliği ve Hakimliği:

Buhârî'de yer alan ve İbn Abbâs'tan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Farsların, Kisra'nın kızını başlarına kraliçe tayin ettikleri haberini alınca: "İşlerinin başına bir kadın geçiren bir kavim, asla iflah olmaz" diye buyurdu. Buhârî, IV, 1610, VI, 2600; Tirmizî, IV, 527; Müsned, V, 38, 47.

Kadı Ebû Bekir b. el-Arabî dedi ki: Bu kadının halife olamayacağı hususunda açık bir nasstır. Zaten bu hususta görüş ayrılığı da yoktur. Muhammed b. Cerir et-Taberî'den kadının hakim olmasının câiz olduğu görüşü nakledilmiş ise de bu sahih değildir. Bunun Ebû Hanîfe'den gelen nakil gibi olması da muhtemeldir. O da şu şekildedir: Kadın şahitlik yapabildiği hususlarda hakimlik yapabilir, yoksa mutlak olarak hakim olabilir diye söylemiş olamaz. Aynı şekilde ona "filan kadın hakimlik yapmak üzere takdim edilmiştir" diye bir görev emri de yazılamaz. Bunun olabilecek şekli onun hakem tayin edilmesi ve tek bir meselede vekaleten görev yapması suretinde olabilir. Kanaatimizce Ebû Hanîfe ile İbn Cerir'in görüşleri bu çerçevededir.

Ömer (radıyallahü anh)'dan bir kadını çarşı muhtesipliği görevine tayin ettiği rivâyet edilmiş ise de bu da sahih değildir, kimse buna iltifat etmesin. Hiç şüphesiz bu da bid'atçilerin hadislere soktukları desiselerdendir. Maliki ve Eş'arî olan Kadı Ebubekir b. et-Tayyib ile Şâfiîlerin ileri gelen ilim adamı Ebû'l-Ferec b. Tarar bu meselede birbirleriyle tartışmışlardır. Ebû'l-Ferec dedi ki: Kadının hakimlik yapabileceğinin delili şudur: Ahkâmın varlığından maksat hakimin bunları uygulamaya koyması, ahkâma dair delilleri dinlemek ve bu hususta hasmılar arasında ayırdedici hükmü vermektir. Böyle bir iş ise erkek tarafından yapılabildiği gibi kadın tarafından da yapılabilir.

Ancak Kadı Ebubekr ona itiraz edip, onun bu iddiasını İmâmeti Kübrâ'yı (halifeliği) ileri sürerek çürütmüştür. Çünkü bundan kasıt sınırların korunması, işlerin idare edilmesi, İslâm topraklarının himaye edilmesi, haracın toplanıp hak sahiplerine verilmesidir. Bunları erkek yapabildiği kadar kadın yapamaz. İbnu'l-Arabî dedi ki: Bu mesele hakkında bu iki ilim adamının da açıklamalarının bir kıymeti yoktur. Bir defa kadının meclislere çıkması beklenemez, erkeklerle karışması beklenemez. Her bakımdan birbirine denk iki kişinin birbirleriyle tartıştığı gibi, onlarla tartışamaz. Çünkü eğer bu kadın genç ise ona'bakmak ve onun kelamını dinlemek haram olur. Şayet erkekler arasına çıkma ruhsatına sahip yaşlı bir kadın ise erkeklerle oldukça sıkışabileceği bir şekilde meclislerde oturup kalkamaz, onlarla tartışmalara girişemez. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünen de, inanan da asla iflah olmaz.

11- Sebe' Hükümdarının Sahip Olduğu İmkânlar;

"Kendisine her şey den verilmiş" ifadesi bir mübalağadır. Yani krallığının, ülkesinin gerek duyacağı herşey verilmiş demektir. Anlamın kendi döneminde bulunan herşeyden ona bir miktar verilmiş şeklinde olduğu ve böylelikle (bir miktar anlamındaki) mef'ûlün hazfedildiği de söylenmiştir. Çünkü ifade buna delalet etmektedir.

"Onun bir de büyük bir tahtı var." Bu tahtı hem görünüşü, hem de saltanat mertebesi itibariyle büyüklükle nitelendirmiştir. Denildiğine göre bu taht altından olup, onun üzerinde otururdu. Bir diğer görüşe göre burada "tahftan kasıt hükümdarlıktır, ancak birinci görüş daha doğrudur. Çünkü ileride geleceği üzere

"kadının tahtını hanginiz bana getirebilirsiniz" (en-Neml, 27/28) diye buyurulmaktadır.

ez-Zemahşerî dedi ki: Eğer hüdhüd Belkıs'ın tahtını "azim; büyük" İle nitelendirmekle yüce Allah'ın arşının "azim: büyük" vasfı ile eşit tutarak aynı şekilde nitelendirmiştir; bu nasıl olur? dersen, ben de şöyle cevap veririm: Bu iki vasıf arasında çok büyük bir fark vardır. Çünkü onun arşını (tahtını) büyük olmakla nitelendirmek kendisi gibi insan olan hükümdarların tahtlarına nisbetle büyüktür anlamındadır. Yüce Allah'ın arşının büyüklükle nitelendirilmesi ise O'nun yaratmış olduğu semavata ve arza nisbetledir.

İbn Abbâs dedi ki: Bu kadının tahtının uzunluğu seksen zira', eni de kırk zira' idi. Yukarı doğru yüksekliği de otuz zira' idi. İnci, kırmızı yakut ve yeşil zebercetle süslü idi.

Katâde dedi ki: Ayakları inci ve cevherdendi, üstündeki örtüler ise ince ve kalın ipektendi. Üzerinde de yedi tane kilit vardı.

Mukâtil dedi ki: Tahtı seksene seksen zira' idi, yerden yüksekliği de seksen zira' idi. Mücevherlerle süslenmişti,

İbn İshak dedi ki: Ona kadınlar hizmet ederdi. Beraberinde ona hizmet etmek için altıyüz kadın vardı.

İbn Atiyye dedi ki: Âyet-i kerîme'den anlaşılması gereken şu ki: O, Yemen şehirlerini elinde tutan kadın bir hükümdardı. Bunun büyük bir mülkü ve büyük bir tahtı vardı, kâfir bir kavimden gelme, kâfir bir kadın idi.

23 ﴿