40

Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki: "Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm." Onun derhal yanında durduğunu görünce dedi ki: "Bu, benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması içindir. Kim şükür ederse kendi lehinedir, kim de nankörlük ederse, muhakkak Rabbim Ganîdir, kerem sahibidir."

"Nezdinde kitaptan bir bilgi bulunan kişi dedi ki: Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm." Müfessirlerin çoğunun kanaatine göre nezdinde kitap bilgisi bulunan kişinin ismi Asaf b. Berhiya'dır ve bu İsrailoğullarına mensubtur. Bu kişi sıddîklardan olup, yüce Allah'ın kendisi anılarak istenileni verdiği, kendisi anılarak dua edildiğinde duayı kabul ettiği, yüce Allah'ın ism-i a'zamını biliyordu. Âişe (radıyallahü anh) dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Asaf b. Berhiya'nin kendisini anarak dua ettiği Allah'ın ism-i a'zam'ı: Ya hayyu, ya kayyum idi." Benzer rivâyetler için bk. Taberi, XIX, 163, 164. Denildiğine göre bu onların dilinde "Âhiya, şerâhiyâ" diye söylenirmiş,

ez-Zührî dedi ki: Yüce Allah'ın ism-i a'zam'ını bilen o zatın yaptığı dua şu idi: "Ey bizim ilahımız, herşeyin bir ve tek ilahı. Senden başka hiçbir, ilâh yoktur, bana onun tahtını getir." Hemen taht onun önüne getirildi.

Mücahid dedi ki: Dua ederken şöyle dedi:

"Ey bizim ve herşeyin ilahı, ey celal ve ikram sahibi..."

es-Süheylî dedi ki: Nezdinde kitabın bilgisi bulunan şahıs, Süleyman'ın teyzesinin oğlu Âsaf b. Berhiyâ idi. Bu kişi yüce Allah'ın isimlerinden ism-i a'zamı biliyordu.

Bir diğer görüşe göre bu şahıs bizzat Süleyman (aleyhisselâm) idi. Ancak ifadelerin akışı arasında böyle bir açıklama doğru görülemez. İbn Atiyye dedi ki; Bir kesim bunun Süleyman (a .s) olduğunu söylemiştir. Bu açıklamaya göre ifrit: "Ben onu sana sen yerinden kalkmazdan önce getirebilirim" deyince, Süleyman (aleyhisselâm) bu süreyi geç bulmuş da onu küçültmek anlamını ihtiva eden bir üslupla ifrite hitaben: "Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm" demiş olur. Bu görüşün sahipleri de delil olarak Süleyman (aleyhisselâm)'ın: "Bu benim Rabbimin lütfundandır" sözlerini delil göstermişlerdir.

Derim ki: İbn Atiyye'nin sözünü ettiği görüşü en-Nehhâs "Meani'l-Kur'ân" adlı eserinde ifade etmiştir. Yüce Allah'ın izniyle bu güzel bir görüştür. Bahr dedi ki: Bu elinde takdirlerin yazılı olduğu kitabın bulunduğu bir melektir. İfritin bu sözleri söylediği sırada yüce Allah onu göndermiş idi.

es-Süheylî dedi ki: Muhammed b. el-Hasen el-Mukrî'in naklettiğine göre bu kişinin adi Dabbe b. Udd idi. Ancak bu hiçbir şekilde sahih olamaz, çünkü Dabbeb Udd'ün oğlu o da Tabiha'nın oğludur. İsmi ise Amr b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Mead'dır. Mead ise Buht Nassar dönemlerinde idi. Bu dönem ise Süleyman (aleyhisselâm)'ın döneminden çok sonradır. Mead, Süleyman (aleyhisselâm)'ın döneminde yaşıyamadığına göre ondan beş ata sonra gelen Dabbe b. Udd nasıl onun çağdaşı olabilir? Bu husus üzerinde düşünen kimse bunu açıkça görecektir.

İbn Lehia dedi ki: Bu kişi Hıdır (aleyhisselâm)'dır. İbn Zeyd de dedi ki: Yanında kitabın bilgisi bulunan kişi denizdeki adalardan birisinde bulunan salih bir zat idi. Bu şahıs adasından yeryüzünde kimlerin bulunduğunu yüce Allah'a ibadet edenin olup olmadığını görmek üzere çıkmıştı. Süleyman'ı görünce, o da yüce Allah'ın isimlerinden bir ismi anarak dua etti ve böylelikle kadının tahtı getirildi.

Yedinci bir görüş: Bu kişi Yemliha adında İsrailoğullarına mensub bir adam idi. Yüce Allah'ın ism-i a'zammı biliyordu. Bunu da el-Kuşeyrî zikretmiştir.

İbn Ebi Berze derki: Kitabın bilgisine sahip kişi Ustum idi. Bu İsrailoğulları arasında çok ibadet eden bir zatdı, bunu el-Ğaznevî zikretmektedir.

Muhammed b. el-Münkedir dedi ki: Bu bizzat Süleyman (aleyhisselâm)'dır. İnsanların, o yüce Allah'ın ism-i a'zamını biliyordu şeklindeki görüşlerine gelince, durum böyle değildir. Bu kişi İsrailoğullarına mensub bilgili, yüce Allah'ın da kendisine ilim ve fıkıh (dini kavrayış) verdiği bir adam idi. Bu kişi; "Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm" deyince, haydi getir dedi. Bu sefer adam: Sen Allah'ın bir peygamberisin ve Allah'ın peygamberinin oğlusun. Eğer yüce Allah'a dua edecek olursan, o sana bu tahtı getirir. Bunun üzerine Süleyman (aleyhisselâm) yüce Allah'a dua etti. Yüce Allah da tahtı ona getirdi.

Sekizinci bir görüş de şöyledir: Bu kişi Cebrâîl (aleyhisselâm)'dır. Bunu da en-Nehaî söylemiştir. Bu görüş İbn Abbâs'tan da rivâyet edilmiştir. Buna göre "kitap ilmi" onun Allah'ın indirmiş olduğu kitaplarda ve Levh-i Mahfuz’da bulunanlara dair bilgisidir. Süleyman (aleyhisselâm)'ın Belkıs'a gönderdiği mektuptaki bilgidir, diye de açıklanmıştır.

İbn Atiyye der ki: İnsanların çoğunluğunun kabul ettiği görüş şudur: Bu kişi Âsaf'b. Berhiyâ adında, İsrailoğullarına mensub salih bir kişi idi. Rivâyete göre iki rekat namaz kıldıktan sonra Süleyman (aleyhisselâm)'a şöyle demiştir; Ey Allah'ın peygamberi, uzağa doğru bir bak, o da Yemen'e doğru baktı ve tahtı önünde buldu. Süleyman daha gözünü kırpmadan taht yanında idi.

Mücahîd dedi ki: Burada kasıt kişinin gözünü yorgun ve bitkin olarak kapatıncaya kadar bakışını devam ettirmesidir.

Bir diğer görüşe göre gözünü açıp kırpacak kadar bir zamanı kastetmiştir. Bu da kişinin: Bu işi bir lahzada yap, demesine benzer. Bu görüş daha kuvvetli gibidir, çünkü eğer tahtı getiren Süleyman (aleyhisselâm)'ın yaptığı bir iş olsaydı, bu bir mucize olurdu. Şayet Asaf veya onun dışındaki Allah'ın veli kullarının işi ise o takdirde bu bir keramettir. Velinin kerameti ise tabi olduğu peygamber için bir mucizedir.

el-Kuşeyrî dedi ki: Nezdinde kitabın bilgisi bulunan kişi Süleyman'dır, diyenler velilerin kerametini inkâr etmektedirler. Çünkü (bunlara göre) Süleyman (aleyhisselâm) ifrite: "Ben onu sana gözünü kırpmadan getiririm" demiş. Bunlara göre de ifritin yaptığı ne mucizedir, ne de bir keramettir. Çünkü cinlerin bu gibi şeylere zaten güçleri yeter. Bir cevher aynı halde iki yerde bulunamaz. Aksine bu yüce Allah'ın bir cevheri doğunun en uzak noktasında yok edip, sonra onu ikinci halde var etmesi olarak düşünülebilir. Bu ise batının en uzak noktasında yok oluştan sonraki haldir ya da aradaki mekanları yok eder, sonra bu mekanları iade eder.

el-Kuşeyrî dedi ki: Bu görüşü Vehb, Malik'ten de rivâyet etmiştir.

Şöyle de denilmiştir: Belkıs'ın tahtı havada getirilmiştir, bu da Mücahid'in görüşüdür.

Süleyman ile taht arasında da, Küfe İle Hire arası kadar bir mesafe vardı. Malik dedi ki: Belkıs Yemende, Süleyman (aleyhisselâm)'da Şam'da bulunuyordu.

Tefsirlerde kaydedildiğine göre Belkis'ın tahtı içinde bulunduğu yeri deldi, sonra da Süleyman'ın önünde bitiverdi. Abdullah b. Şeddad dedi ki: Taht yerdeki bir tünelden çıktı. Bunların hangisinin olduğunu en iyi bilen Allah'tır.

"Onun derhal yanında durduğunu" yanında sabit olarak bulunduğunu

"görünce dedi ki: Bu" yardım, bu imkan ve iktidar

"Benim Rabbimin lütfundandır. Acaba şükür mü ederim, yoksa nankörlük mü ederim diye beni sınaması İçindir." el-Ahfeş dedi ki: Yani benim ne yapacağımı ortaya çıkarması içindir. Başkaları da şöyle demiştir: "Sınaması içindir" benim ona ibadet etmem içindir, demektir. Bu da mecazi bir ifadedir. Sınamada aslolan ise denemektir, yani ben nimetine karşı şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim. Beni denemek içindir,

"Kim şükür ederse, kendi lehinedir." Bunun faydası sadece kendisine döner. Zira o şükretmekle üzerindeki nimetin tamamlanmasına, devam etmesine ve o nimetin daha da artmasına hak kazanmış olur. Çünkü şükür sayesinde mevcut nimet sağlama bağlanmış olur, elde bulunmayan nimetlere de bu yolla nail olunur.

"Kim de nankörlük ederse, muhakkak Rabbim" şükre muhtaç olmayan

"Ganidir" lütuf ve ihsan etmekte

"kerem sahibidir." Çok cömerttir.

40 ﴿