27

Dedi ki: "Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere bu iki kızımdan birini sana nikâh edeyim istiyorum. Eğer ona tamamlarsan o senin bir lütfün olur. Bununla beraber sana zorluk çektirmek de istemem. İnşaallah beni iyilerden bulacaksın."

6- Velinin, Kızı İle Evlenilmesini Teklif Etmesi:

"Bu İki kızımdan birini sana nikâh edeyim, İstiyorum" âyeti şunu gös termektedir: Veli erkeğe kızı ile evlenmesi teklifinde bulunabilir. Bu uygulanagelmiş bir sünnettir, işte Medyen'in o salih zatı kızını İsrailoğullarının salih zatına teklif etti. Ömer b. el-Hattâb kızı Hafsa'yı Ebubekir ve Osman'a teklif etti. Kendisini Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a adamış olan hanım aynı şekilde peygamberin kendisiyle evlenmesi teklifinde bulundu. Bukarl, V, 1972, 1973, 1975; Ebû Dâvud, II, 236; Nesâî, II, 113, 123, Buna göre adamın velisi olduğu kızı teklif etmesi, hanımın kendisini salih bir erkeğe teklif etmesi, selef-i salihe uymak suretiyle bunu yapması güzel bir şeydir.

İbn Ömer dedi ki: Hafsa dul kalınca, Ömer, Osman'a: Eğer istiyorsan sana Ömer'in kızı Hafsa'yı nikâhlayabilirim... demişti. Bu hadisi Buhârî tek başına rivâyet etmiştir. Buhârî, V, 1471, V, 1971, 1976,

7- Velayet Altındaki Kızı Evlendirme Hakkı Velisine Aittir:

Bu âyet-i kerimede nikâh yetkisinin veliye ait olduğuna, kadının bu konuda herhangi bir hak sahibi bulunmadığına delil vardır. Çünkü Medyen'deki o salih zat bu işi üstlenmiştir. Çeşitli bölgelerin fukahasi da bu görüştedir. Ancak bu hususta Ebû Hanîfe muhalefet etmiştir. Buna dair açıklamalar daha önceden geçmiş bulunmaktadır.

8- Babanın Bakire Kızını Evlendirme Yetkisi:

Bu âyet-i kerîme babanın buluğa ermiş bakire kızını onun görüşünü almadan evlendirebileceğine delil teşkil etmektedir. Malik bu görüşü benimsemiş ve bu âyeti delil göstermiştir. Bu, bu hususta güçlü bir delildir. Onun bu âyeti delil göstermesi İsrailoğullarına dair (bizim nasslarda yer alan) haberleri (Şer'u men kablenâ: Bizden öncekilerin şeriatini) dayanak almış olduğunun delilidir. Daha önceden geçtiği gibi.

Bu meselede Şâfiî ve pek çok ilim adamı da Malik'in görüşündedirler. Ebû Hanîfe ise şöyle demektedir: Küçük kız buluğa erdi mi artık hiçbir kimse onun rızası olmadan onu evlendiremez. Çünkü artık o mükellefiyet sınırına ulaşmış bulunmaktadır. Eğer buluğa ermemiş küçük ise, o takdirde onun rızasını almadan onu evlendirebilir. Zira küçüğün izin ve rızasının olmadığı hususunda görüş ayrılığı yoktur.

9- Nikâh Akdinde Kullanılabilecek Lâfızlar:

Şâfiî mezhebine mensub ilim adamları "... sana nikâh edeyim istiyorum" âyetini nikâh akdinin tezvic (evlendirme) ve inkâh (nikâhlama) lâfızları ile yapılabileceğine delil göstermişlerdir. Rabia, Ebû Sevr, Ebû Ubeyd, Dâvûd ve -bu hususta ondan gelen farklı rivâyetler olmakla birlikte- Malik de bu görüşü benimsemişlerdir.

Maliki mezhebine mensub ilim adamlarının meşhur görüşü ise, nikâh akdinin, her türlü lâfız ile gerçekleşeceği şeklindedir.

Ebû Hanîfe dedi ki: nikâh akdi ebedi olarak temliki gerektiren herbir lâfız ile gerçekleşir.

Bu âyet-i kerimede Şâfiîlerin lehine delil teşkil edecek bir taraf yoktur. Çünkü bu bizden öncekilerin şeriatidir (şer'u men kablenâ) Onlar ise -mezheblerinde meşhur olan görüşe göre- hiçbir hususta bunu delil kabul etmezler,

Ebû Hanîfe, onun mezhebine mensub ilim adamları, es-Sevrî ve el-Hasen b. Hayy de şöyle demişlerdir: Nikâh eğer akde şahit tutulmuş ise hibe ve daha başka lâfızlarla akd olur. Çünkü boşama da sarih ve kinaye lâfızlarla gerçekleşir. İşte nikâh da böyledir demişlerdir. Yine onlar derler ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın "hibe" lâfzı ile özellikle kastettiği nikâh değil, bud'un (kadının erkeğe helal olmasının) herhangi bir menfaatten uzak olmasıdır. Bu hususta İbnu’l-Kasım da onlara uyarak şöyle demiştir: Şayet baba kızını nikâhlamak maksİsmi ile hibe edecek olursa, Malik'ten bu hususta herhangi bir şey bellemiş değilim -ama, kanaatime göre bu alış-verig gibi caizdir.

Ebû Ömer b. Abdi’l-Berr de şöyle demektedir: Sahih olan görüş şudur: Nikâh lâfzı ile herhangi bir malın hibesi akdi gerçekleşmeyeceği gibi, hibe lâfzı ile de hiçbir nikâh akdi gerçekleşmez. Aynı şekilde nikâh akdinin sarih ifadelerle yapılması lazımdır ki hakkında şahitlik söz konusu olabilsin. Üstelik nikâh talakın zıddıdır, nasıl ona kıyas edilebilir? Fukaha nikâhın (babanın): Sana mubah kıldım, sana helal kıldım, gibi sözlerle akd olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir, hibe de böyledir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da: "Siz onların iffetlerini Allah'ın kelimesi ile kendinize helal kılmış oldunuz. " et-Tirmizî el Hakîm, Nevâdiru'l-Usül, II, 151. diye buyurmuştur. Burada kastettiği Kur'ân-ı Kerîm'dir. Kur'ân-ı Kerîm'de ise hibe lâfzıyla nikâh akdinin yapılacağına dair bir işaret yoktur. Kur'ân-ı Kerîm'de bulunan evlendirmek ve nikâhtır. Nikâhın hibe lâfzıyla olabileceğini kabul etmek de Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in hususiyetini kısmen de olsa iptal etmek söz konusudur Merhum İbn Ahcli’l-Herr bununla: Peygamber Efendimiz'in "... bir de nefsini Peygamber'e hibe eden (bağışlayan) kadını... diğer mü’minler bir yana yalnız sana has nlmak üzere helal kıldık" (el-Ahzâb, 33/50) ayet-i kerimesinde dile getirilen hususiyetine işaret etmektedir.

10- Şuayb (aleyhisselâm)'ın Yaptığı Teklif miydi? Yoksa Akit miydi?:

"Bu iki kızımdan birini" âyeti onun bu sözlerinin akit olmayıp, bir arz (teklif) olduğuna delildir. Çünkü bu bir akit olsaydı, üzerinde akit yapılanın tayin edilmesi gerekirdi. Çünkü ilim adamları her ne kadar: Ben sana şu iki kölemden birisini şu fiyata satıyorum demesi halinde satışın câiz olup olmadığı hususunda ihtilaf etmiş iseler de; nikâhta böyle bir şeyin câiz olmayacağını ittifakla kabul etmişlerdir. Çünkü böyle bir şey muhayyerliktir, nikâhta ise herhangi bir muhayyerlik söz konusu olmaz.

11- Nikâh İle İlgili Dört Husus:

Mekkî dedi ki: Bu âyet-i kerimede nikâha dair bir takım hususlar söz konusudur. Zevcenin tayin edilmemesi, sürenin başının tahdid edilmemesi, icarenin mehir olması, mehir olarak herhangi bir nakit ödemeden gerdeğe girmesi bunlardandır.

Derim ki: İşte bunlar onbirinci başlığın kapsamına giren dört husustur:

Birinci Husus: Zevcenin Tayin Edilmesi:

Bu meselelerin ilki zevcenin tayin edilmesi meselesidir. İlim adamlarımız derler ki: Tayin göründüğü kadarıyla bu husustaki görüşmelerin ikinci aşamasında söz konusu olmuştur. Önce genel olarak ona durumu arzetmiş, bundan sonra tayine geçilmiştir. Şöyle denilmiştir: O (Şuayb) Mûsa'ya küçük kızı Safûriyâ'yı evlendirdi. Ebû Zerr'den de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bana dedi ki: "Sana Mûsa iki süreden hangisini tamamladı diye sorulacak olursa, sen de onların en hayırlısını ve en tam olanını, diye cevap ver. Eğer iki kızdan hangisi ile evlendiği sorulacak olursa, küçüğü ile de. Onun arkasından gelen ve: "Babacığım onu ücretle tut. Çünkü senin ücretle tuttuklarının en iyisi, kudretli ve emin bir kişidir" diyen de odur." Buraya kadar: Hakim, el-Müstedrek, II, 442; İbn Abbâs'tan

Denildi ki: Büyük kızdan önce küçük kız ile onu evlendirmesindeki hikmet -büyük kızın evliliğe ihtiyacı daha fazla olmakla birlikte- Mûsa'nın küçük kıza meyledeceğini beklediğinden dolayıdır. Çünkü haberci olarak ona gönderdiğinde, o kızı görmüş idi. Babasına gelince, onunla beraber yolda yürümüştü. Eğer ona büyük kızını teklif etmiş olsaydı, belki o da bu tercihi kabul eder görünürdü ama içinde de başka bir kanaat gizliyor olabilirdi. Daha başka açıklamalar da yapılmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.

el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre bazı haberlerde büyük kız ile evlendiği de bildirilmiştir.

İkinci Husus: Sürenin Başlangıcının Belirtilmesi:

Sürenin başlangıcının belirtilmesine gelince, âyet-i kerimede bunun ortadan kaldırılmasını gerektiren bir husus yoktur, Aksine burada kendisinden sözedilmemiştir. Ya bu süreyi tesbit etmişlerdir, ya etmemişlerdir. Etmemişlerse, akdin başlangıcından itibaren süre de başlamış demektir.

Üçüncü Husus: İcare Karşılığında Nikâh:

İcare karşılığında nikâha gelince, bu âyet-i kerimeden açıkça anlaşılmaktadır. Bu bizim şeriatın da kabul ettiği bir husustur. Hadis İmâmlarının rivâyet ettiği ve ezberlemiş olduğu Kur'ân-ı Kerîm'den başka hiçbir şeyi bulunmayan hadiste meydana gelen olay da budur. Bu hadisin rivâyet yollarından birisinde şöyle denilmektedir; Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ona (erkeğe): "Kur'ân'dan neleri ezbere biliyorsun?" diye sorunca, o da: Ben Bakara Sûresi ile ondan sonraki sureyi biliyorum, demişti. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sen buna yirmi âyet-i kerîme öğret. Bu senin hanımın olmuştur." Bk. Müslim, II, 1040, 1041.

İlim adamlarının bu mesele hakkında üç farklı görüşü vardır: Malik böyle bir akdi mekruh görmüş, İbnu'l-Kasım kabul etmemiş, İbn Habib ise câiz görmüştür. Aynı zamanda bu Şâfiî'nin ve mezhebine mensub ilim adamlarının görüşüdür, Bunlar derler ki: Hür bir kimsenin sağlayacağı menfaatin mehir olması caizdir. Elbise dikmek, bina ve Kur'ân öğretmek gibi.

Ebû Hanîfe dedi ki: Böyle bir şey sahih olmaz. Bununla birlikte kölesinin hanımına bir sene süreyle hizmet etmesi yahutta kendi evinde bir sene onu yerleştirmesi karşılığında o hanım ile evlenmesi caizdir. Çünkü köle ile ev birer maldır. Ancak kendisinin bizzat hanımına hizmet etmesi ise mal değildir.

Ebû'l-Hasen el-Kerhî dedi ki: İcare lâfzı ile nikâh akdi caizdir. Çünkü yüce Allah:

"Onlara ecirlerini (mehirlerini) veriniz" (en-Nisa, 4/24) diye buyurmaktadır.

Ebubekr er-Razî dedi ki: Böyle bir akit sahih olmaz, çünkü icare geçici bir akittir. nikâh ise ebedi bir akittir, dolayısıyla bu iki akit birbirine aykırıdır.

İbnu'l-Kasım dedi ki: Bu şekilde yapılan bir akit gerdeğe girilmeden önce fesh olur, fakat gerdeğe girildikten sonra da sabit kabul edilir.

Esbağ dedi ki: Eğer bununla birlikte nakit bir şeyler verecek olursa, bunda görüş ayrılığı vardır. Şayet hiçbir nakit vermezse bu daha da ağırdır, eğer tamamen terkedecek olursa Şuayb (aleyhisselâm) kıssasının delil olarak kabul edilmesi ile her durumda akit geçerli olur. Bunu Malik, İbnu'l-Mevvaz ve Eşheb söylemiştir.

Böyle bir olayda müteahhir ve mütekaddim âlimlerinden bir topluluk bu âyet-i kerimeyi dayanak kabul etmektedir. İbn Huveyzimendâd dedi ki: Bu âyet-i kerîme icare akdi üzere nikâhı ve bu akdin sahih olduğunu, bununla birlikte icarenin mehir kabul edilmesinin mekruh olduğunu, mehrin de yüce Allah'ın şu âyetinde olduğu gibi bir mal olması gerektiği hükümlerini ihtiva etmektedir:

"İffetinizi koruyup, zinaya sapmaksızın mallarınızla (nikâhlanma yolunu) aramanız size helal kılındı." (en-Nisa, 4/24) Bizim mezhebimize mensub bütün ilim adamlarının kabul ettikleri görüş budur.

Dördüncü Husus: Mehir Olarak Nakit Verilmeden Gerdeğe Girilirse:

(Mekkî'nin): "(Mehir olarak) nakit vermeksizin gerdeğe girmesi" sözüne gelince, bu hususta insanlar arasında görüş ayrılığı vardır. Acaba o akit yaptığı zaman mı gerdeğe girdi, yoksa yolculuğa çıktığı zaman mı? Şayet akdi yaptığı sırada nakit (mehir) vermiş ise nakit olarak ne verdi? Kaldı ki bizim ilim adamlarımız çeyrek dinar dahi olsa, nakit olarak bir şeyler vermeden gerdeğe girmeyi kabul etmemişlerdir. Bu İbnu'l-Kasım'in görüşüdür, Eğer nakil bir şeyler ödemeden gerdeğe girerse geçerli olur. Çünkü mezhebimize mensub müteahhir ilim adamları şöyle demişlerdir: Mehrin kısmen veya tamamen peşin verilmesi müstehabtır. Bu da şu hususa binaendir: Eğer mehir koyunları otlatmak ise, işe başlamak onun için nakit ödeme gibi olur. Şayet yolculuğa çıktığı vakit gerdeğe girmiş ise, o zaman nikâhta uzun süre beklemek caizdir. İsterse -şart koşmaksızın- ömür boyu olsun, eğer şart koşulacak olursa maksadın sahih olması hali dışında câiz olmaz. Gerdeğe girmek İçin hazırlanmak yahut eğer zevce küçük ise gerdeğe girişe elverişli olmasını beklemek gibi. İlim adamlarımız bunu böylece ifade etmişlerdir.

12- İcare ve Nikâh Akitleri Bir Arada Yapılabilir mi?:

Bu âyet-i kerimede icare ve nikâh akitlerinden bir arada söz edilmektedir. Bu hususta ilim adamlarımızın üç farklı görüşü vardır. Birinci görüş Ebû Zeyd'in "Semaniye"sinde şöyle denilmektedir: Baştan beri bu şekilde bir akit yapmak mekruhtur, şayet yapılırsa geçerli olur.

İkinci görüş; Malik ve meşhur rivâyete göre İbnu'l-Kasım dediler ki: Böyle bir akit câiz olmaz, duhulden önce de sonra da fesh olur. Çünkü birbirinden farklı diğer akitlerde olduğu gibi bu iki aktin maksatları da farklıdır.

Üçüncü görüş Eşheb ve Es bağ bunu câiz kabul etmişlerdir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Sahih olan budur, âyet-i kerîme de buna delâlet etmektedir. Malik de şöyle demiştir: Alış-verişlere en çok benzeyen şey nikâhtır. Peki icare ile satış ya da satış ile nikâh arasında ne gibi bir fark vardır?

Şayet hanımına mehir olarak mubah olan bir şiir öğretmeyi teshil edecek olursa, bu sahih olur. el-Müzenî dedi ki:

Şairin şu beyiti buna örnektir:

"Kul benim menfaatim, benim malım der,

Halbuki Allah korkusu elde ettiği menfaatlerin en üstünüdür."

Şayet hiciv ya da çirkin sözler ihtiva eden bir şiir öğretmeyi mehir olarak verecek olursa, bu ona şarab ya da domuzu mehir olarak vermeye benzer,

13- Akitlerde Zikredilmesi Gereken Hususlar İle Zikredilmesi Zorunlu Olmayan Hususlar:

Yüce Allah'ın:

"Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere" âyetinde "hizmet" den mutlak olarak sözedilmiştîr. Malik dedi ki: Böyle bir ifade ile akit caizdir. Mutlak, örfe göre yorumlanır, ayrıca hizmet sırasında yapılacak işleri ismen zikretmeye gerek yoktur, Mûsa (aleyhisselâm)'ın kıssasının zahirinden anlaşılan budur. O burada mutlak olarak icareden sözetmektedir.

Ebû Hanîfe ve Şâfiî derler ki: "İsmen zikredilmedikçe câiz olmaz, çünkü bu meçhuldür." Buhârî ise: Yüce Allah'ın:

"Sekiz yıl bana hizmet etmen üzere" âyeti dolayısı ile bir işçiyi ücretle tutup da ona süreyi açıklamakla birlikte yapacağı işi açıklamayacak olursa (hükmün ne olacağına dair) bir bab" Buhârî, K. Icare, 6. hah. diye bir başlık açmıştır.

el-Mühelleb dedi ki: Ancak durum Buhârî'nin açtığı başlıkta belirttiği şekilde değildi. Çünkü onlara göre yapılacak iş sulamak, tarlayı sürmek, davarları otlatmak ve buna benzer o çölde yaşayan ahalinin yaptıkları işler türünden olup kendilerince bilinen işlerdi. Böyle şeyler örf ile bilinir. Yapılacak işler ismen sayılmasa ve miktarları belirtilmese dahi örf yoluyla bunların neler oldukları bellidir. Mesela ona: Sen senenin şu kadar zamanında araziyi süreceksin, senenin şu kadarında koyun otlatacaksın, demesine gerek yoktur. Çünkü bu, bu gibi yerlerdeki hizmetlerde alışılagelmiş bir şekildir. Herkesin ittifakla câiz kabul etmediği, akit süresinin belli olmaması, yapılacak işin de alışılmadık ve meçhul olması halidir. Bu husus(lar) bilinmedikçe böyle bir (icare) akdi câiz olmaz.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Tefsir bilginlerinin zikrettiklerine göre o Mûsa (aleyhisselâm)'a koyun otlatmayı açıkça tayin etmiştir. Ancak bu sahih bir yolla rivâyet edilmiş değildir, Fakat şöyle demişlerdir: Medyenli salih zatın koyun otlatmanın dışında yapılacak bir işi yoktu. Dolayısıyla onun halinin bu yönünün bilinmesi, bu hususta yapılacak hizmetin tayin edilmesi gibidir.

14- Çobanlık İçin îcare Akdinde Belirtilmesi Gereken Hususlar:

İlim adamları ittifakla şunu kabul etmişlerdir: Bir kimsenin belli aylar, belli bir ücret ve sayılan belli koyunları otlatmak üzere bir çobanı ücretle tutması caizdir. Eğer bu koyunların sayıları belli ve muayyen ise mezhebimize (Mâlikî mezhebine) mensup ilim adamlarımızın konu ile ilgili etraflı görüşleri vardır. İbnu'l-Kasım dedi ki: Şayet koyunlardan ölen olursa, onun yerine o sayıda koyun eklemeyi şart koşmadıkça câiz olmaz. Ancak bu oldukça zayıf bir rivâyettir. Medyenli salih zat, Mûsa'yı koyunlarını otlatmak üzere ücretle tutmuş, o da koyunların miktarını görmüş olmakla birlikte, ölenlerin yerine başkalarının katılması şartı koşulmamıştır. Şayet koyunların sayısı belirli olmayıp mutlak bırakılmış ve tayin de edilmemişse, böyle bir akit mezhebimiz ilim adamlarına göre caizdir.

Ebû Hanîfe ve Şâfiî'ye göre ise; bu hususta bilgisizlik dolayısıyla câiz olmaz, demişlerdir. Mezhebimize mensup ilim adamları az önce belirttiğimiz üzere bu hususta örfü dayanak kabul etmişlerdir ve ona gücünün kaldırabileceği kadar (koyun) verilir, İlim adamlarımızdan kimisi şunu da ilave etmiştir: Ücretle çoban tutan kimse, çobanın gücünün miktarını bilmedikçe câiz olmaz. Bu sahih bir görüştür, çünkü Medyen'li salih zat, taşı kaldırması suretiyle Mûsa (aleyhisselâm)'ın kuvvetinin miktarını bilmiş idi.

15- Sürüden Telef Olursa, Çoban Tazminat Öder mi?:

Malik dedi ki: Çobanın tazminat ödeme yükümlülüğü yoktur. Telef olan yahut çalınanlar hususunda onun sözü doğru kabul edilir. Çünkü çoban da vekil gibi emin bir kimsedir. Buhârî: "Çoban yahut vekil ölmekte olan bir koyunu yahut telef olacak bir şeyi görüp de bozulacağından korkulan şeyi düzeltirse" Buhârî, K. Vekale, 4. bah. diye bir başlık açtıktan sonra; Ka'b b. Malik'in babasından nakletmiş olduğu şu hadisi kaydeder: "Kendilerinin Sel' dağında otlayan koyunları vardı. Bizim (çobanlık yapan) cariyemiz koyunlarımız arasından birisinin Ölmek üzere olduğunu gördü. Bir taş kırıp o taşla onu kesti. (Babam) onlara: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a soruncaya -ya da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a soracak kimse gönderinceye- kadar yemeyin, dedi. O da Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a sordu -ya da ona birisini gönderdi-. Peygamber ona o kovundan yemeyi emretti. Abdullah dedi ki: Bunun hem bir cariye olması, hem de koyunu kesmiş olması benim hayret ettiğim bir husustur Buhârî, II, 808, V, 2096; Müsned, II, 12, 76, 80.

el-Mühelleb dedi ki: Bu hadisteki fıkhı inceliklerden birisi de şudur: Çuban ve vekil kendilerine emanet olarak verilmiş hususlarda -hainlik ettiklerine ya da yalan söylediklerine dair aleyhlerinde bir delil ortaya konulmadıkça- sözleri doğru kabul edilir. Malik’in ve bir fukahâ topluluğunun görüşü budur.

İbnu'l-Kasım dedi ki: Bir koyunun öleceğinden korkar da onu boğazlayacak olursa, koyunu kesilmiş olarak getirmiş olması halinde tazminat ödemez ve söylediği tasdik edilir. Başkası ise: Söylediğini beyyine ile açıklamadığı sürece tazminat öder, demişlerdir.

16- Çoban Sürüdeki Koyunlara Koç Katarsa:

Çoban eğer sürüdeki koyunlara sahiplerinin izni olmaksızın koç katıp da bu koyunlar telef olursa, İbnu'l-Kasım ve Eşheb'in bu hususta farklı kanaatleri vardır. İbnu'l-Kasım bu durumda çobanın tazminat ödemesi gerekmez, der. Çünkü koyunlara koç katmak, malı ıslah etmek ve onu arttırmak kabilindendir. Eşheb ise tazminat ödemesi gerekir, demiştir. Ka'b'ın hadisi delil olarak İbnu'l-Kasım'ın görüsüne daha uygundur ve bu durumda -eğer salih kimselerden ve malı koruduğu bilinenlerden ise- içtihİsmi ile telef olanlar dolayısıyla tazminat ödemesi gerekmez. Şayet fasık ve fesad ehli kimselerden olup mal sahibi onun tazminat ödemesini isteyecek olursa, bunu da yapabilir. Çünkü onun fasık olduğu bilindiğinden dolayı, bir koyunun ölmekte olduğunu gördüğüne dair söylediği sözleri doğru kabul edilmez.

17- Mûsa (aleyhisselâm)'ın Aldığı Ücret:

Mûsa (aleyhisselâm)'ın aldığı ücretin ne olduğu nakledilmemiştir. Fakat Yahya b. Sellâm'ın rivâyetine göre Medyenli salih zat, annesinden farklı bir renkte doğan herbir keçiyi Mûsa'ya verecekti. Yüce Allah da Mûsa'ya sen asanı onların arasına bırak o koyunların hepsi kendilerine benzemeyen farklı renklerde yavru yapacaklardır, diye vahyetti.

Yahya'dan başkaları da şöyle demiştir: Siyah ve beyaz renkli doğacak her yavruyu ona vereceğini söyledi. Hepsi de siyah beyaz yavrular doğurdu.

el-Kuşeyrî'nin naklettiğine göre Şuayb (aleyhisselâm), Mûsa (aleyhisselâm)'ı ücretle işçi tutunca ona şöyle dedi: Filan odaya gir ve o odada bulunan asalardan birisini al. Mûsa bir asa çıkardı, bu asayı Âdem cennetten çıkartmıştı. Peygamberler biribirlerinden miras olarak bu asayı devralmışlar ve nihayet Şuayb'ın eline geçmişti. Şuayb o asayı odaya bırakıp bir başka asa almasını emretti. Yine içeri girdi, tekrar aynı asayı çıkarıp getirdi. Bu iş yedi defa tekrarlandı, yedi defasında da eline bu asadan başka bir asa geçmiyordu. Şuayb, Mûsa (aleyhisselâm)'ın özel bir durumunun olduğunu anladı. Sabah olunca ona: Koyunları yol ayırımına kadar güt, ondan sonra sağ tarafa sap. Orada fazla ot yoktur. Ancak sol tarafa da sakın gitme, çünkü orada pek çok ot, fakat davarların gelmesini kabul etmeyen oldukça büyük bir keler vardır. Mûsa yol ayırımına kadar koyunları güttü, fakat koyunlar sol tarafa gitti ve onları bir türlü zaptedemedi. Mûsa uyudu ve bu keler çıktı. Asa hareket etti ve çatal kısmı demir oluverdi. Büyükçe vahşi keleri öldürünceye kadar Savaştı ve tekrar Mûsa (aleyhisselâm)'ın yanına geri döndü. Mûsa uyandığında asanın kana bulanmış olduğunu ve bu kelerin de öldürülmüş olduğunu gördü. Akşam Şuayb'a geri döndü, Şuayb'ın gözleri görmüyordu. Eliyle koyunları yokladı, koyunların bol bir otlakta otladıklarının izlerini hissetti- Ona durumu sordu, o da olanları anlattı. Şuayb sevindi ve: Bu sene bu davarların doğuracakları iki renkli bütün yavrular senin olacaktır, dedi. O sene bütün yavrular iki renkli doğdu. Şuayb, Mûsa'nın Allah nezdinde Özel bir yerinin olduğunu anladı.

Uyeyne b. Hısn’ın rivâyetine göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Mûsa karın tokluğuna ve İffetini korumak üzere kendisini ücretle çalıştırdı." İbn Mâce, II, 917; Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, el-Âkâd ve'l-Mesânl, IH, 65.

Şuayb ona: Bu koyunlardan iki renkli doğan bütün yavrular -aralarında azûz, feşûş, kemûş, dabûb ve saûl olmamak üzere- senin olacaktır.

el-Herevî dedi ki: Azûz, sert arazi demek olan el-azâz'dan alınmıştır. Az süt veren demektir.

Feşûş ise, sağılmaksizın sütü akan demektir. Buna sebeb ise memelerinin deliklerinin geniş olmasıdır, el-fetuh ve es-serûr da bu anlamdadır. Arapların darb-ı mesellerinden birisi de şudur: "Senin öfkeni ve kibrini başından çıkartacağım." "Kırbanın içindeki havayı boşalctı" denilir.

Şu hadis de bu kabildendir:"Şüphesiz şeytan sizden herhangi birinizin kaba etleri arasında hava çıkartır; ta ki o kişi kendisinin abdestini bozduğunu zanneder." Yani çok cılız bir üfleme üfler demektir.

el-Kemûş memeleri küçük demektir, kemîşe de denilir. Bu ismin verilmesi ise memelerinin büzülmüş olmasından dolayıdır. "Belden aşağı sardığı elbisesi büzülü adam" tabiri de buradan gelmektedir. Keşûd da kemûş gibidir.

ed-Dabûb ise meme uçlarındaki deliği dar demektir. ed-Dabb da şiddetle sıkmak suretiyle süt sağmak demektir.

es-Saûl memelerinde fazladan uç bulunan koyun demektir, es-sa'l da denilir. es-Sa'l aynı zamanda yaşlılık anlamındadır. Bu fazlalığa da "er-ruâl" denilir. "Es'al adam" yaştı adam demektir. Es'aî aynı zamanda sütün çıkış yerinin dar olması anlamındadır. el-Herevî dedi ki: "İki renkli (kalibu levn)" tabiri bu rivâyette annelerinden farklı renkte doğarlarsa... anlamındadır.

18- Bilinmeyen Bedel Karşılığında İcare:

Bilinmeyen bedel karşılığında icare câiz değildir. (Yukarıda sözü edilen) koyunların doğumu malum olan bir şey değildir. Verimli bazı yerlerde kat'i olarak koyunların doğumu, bunların sayısı, yavrularının sağlıklı olup olmayışları bilinebilir. Mısr diyarı ve benzerlerinde olduğu gibi. Bununla birlikte bu bizim şeriatimizde câiz değildir. Çünkü Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) gararh akitleri yasaklamıştır. Aynı şekilde medâmîn ve melâkîh diye bilinen akit şekillerini de yasaklamıştır. Medâmîn dişilerin karnındaki yavrular, melâkîh ise erkeklerin sulblerindekilerdir. Şair ise şu mısraında bunun aksini dile getirmiştir:

"Yaşlı ve hamile dişi devenin karnında o aşılanmıştır."

Buna dair açıklamalar el-Hicr Sûresi'nde (15/22. âyet, 5. başlık ve devamında) geçmiş bulunmaktadır. Bununla birlikte Raşid b. Ma'mer üçte bir ve dörtte bir koyun karşılığında icareyi câiz kabul etmiştir. İbn Şîrîn ve Atâ da şöyle demişlerdir: Bir kumaş ondan alınacak belli bir pay karşılığında dokunabilir. İmâm Ahmed de böyle demiştir.

19 Nikâhta Kefaet (Denklik):

Nikâhta kefâete (denkliğe) itibar edilir. İlim adamları bu kefaet acaba dinde, malda ve konum (haseb)de midir? yoksa bunların birisinde midir? Sahih olan mevali erkeklerin Arap ve Kureyş'e mensub kadınları nikanlamasının câiz olduğudur. Çünkü yüce Allah:

"Şüphesiz ki Allah'ın katında sizin en şerefliniz, en takvâlı olanınızdır" (el-Hucurat, 49/13) diye buyurmaktadır. Mûsa (aleyhisselâm) da Medyenli salih zatın yanına yabancı, kovulmuş, korkan, yalnız, aç ve çıplak olarak geldiği halde; onun dininden kesinlikle emin olup onun halini görünce, kızını ona nikâhladı ve bunun dışındaki herbir şeyden yüz çevirdi. Yüce Allah'a hamdulsun ki; bu mesele daha önceden etraflı bir şekilde geçmiş bulunmaktadır.

20- Veli Mehirden Ayrı Olarak Kendisi Adına Malî Bir Ödeme İsteyebilir mi?:

Bazı ilim adamları şöyle demiştir; Şuayb (aleyhisselâm)'ın yaptığı bu akitte kadının alacağı mehirden söz edilmemektedir. O sadece bedevilerin yaptığı şekilde kendisi adına şart koşmuştur. Çünkü bedeviler evlendirecekleri kızlarının mehirlerini şart koşarken şöyle de derler: Özel olarak bana şu kadar verilecektir. Burada mehir tefviz edilmiştir. Tevfiz nikâhı da caizdir.

İbnu'l-Arabî dedi ki: Bedevilerin yaptıkları bu iş aslında bir çeşit İkramiye ve mehirden ayrı bir şeydir. Bu ise haramdır ve peygamberlere yakışmaz. Ancak veli kendisi adına bir şeylerin verilmesini şart koşacak olursa, ilim adamları kocanın elinden çıkıp kadının eline girmeyen malların hükmü hakkında iki ayrı görüş ortaya atmışlardır. Bir görüşe göre bu caizdir, diğerine göre ise câiz değildir. Bana göre sahih olan ise, bu hususta duruma göre hükmün değişeceğidir. Şöyle ki kadın ya bakiredir, ya duldur. Eğer dul ise bu caizdir, çünkü dul kadının nikâhı kendi yetkisindedir. Veli ise sadece akdi doğrudan yapan kişidir. Vekilin satış akdi dolayısıyla bir ücret alması câiz olduğu gibi, burada da ücret alması yasak kabul edilemez. Şayet evlenecek olan bakire ise bu durumda onun nikâh akid yetkisi babasının elindedir. Sanki bu durumda nikâh esnasında kocadan başkası için bir ivaz söz konusu edilmiş gibidir ki, bu da batıldır. Şayet böyle bir şey olursa, eğer henüz gerdeğe girilmemişse fesh olur. Bu husustaki meşhur rivâyete göre gerdeğe girildikten sonra ise bu fazlalık sabit olur. Hamd, Allah'a mahsustur.

21- Akitte İttifakla Kabul Edilen Şartlarla İsteğe Bağlı Şartlar:

Medyenli salih zat şartı zikrettikten sonra on yılda da onu serbest bırakmak suretiyle herbirisinin hükmü ayrıca tesbit edilmiş olmaktadır. Sonraki şart birinci şartın hükmünü taşımaz ve zorunlu şart ile isteğe bağlı şart hükümde ortak olmaz. Bundan dolayı akitlerde ittifakla kabul edilen şartlar yazıldıktan sonra, bunlar da isteğe bağlı şartlardır, denilir. Böylelikle ittifakla kabul edilen şartlar hükümlerine göre değerlendirilir, isteğe bağlı olan şartlar da hükümlerine göre değerlendirilir. Bu yolla yerine getirilmesi zorunlu olan şart ile isteğe bağlı şart birbirinden ayrılmaktadır.

Denildiğine göre, Şuayb (aleyhisselâm)'ın akitlerde kullanılan lâfızlar arasında nikâh ile ilgili olarak kullandığı lâfız güzeldir. Buna göre; "Ben bu erkeği, bu kadına nikâhlıyorum" ifadesi; "Bu kadını, bu erkeğe nikâhlıyorum" ifadesinden daha uygundur. İleride el-Ahzab Sûresi'nde (33/49. âyet, 1. başlıkta) geleceği üzere Şuayb (aleyhisselâm) sekiz yıllık hizmeti şart, ona kadar tamamlamayı da isteğe bağlı bırakmıştır.

27 ﴿