13Onlar kendisine köşklerden, heykellerden, büyük havuzları andıran çanaklardan ve yerlerinde sabit kazanlardan istediğini yaparlardı. "Ey Dâvûd hanedanı! Siz de şükrederek çalışın. Kullarımdan şükreden ise azdır." Bu âyete dair açıklamalarımızı sekiz başlık halinde sunacağız: "Onlar kendisine köşklerden, heykellerden..." âyetinde geçen (ve "köşkler" anlamı verilen): "mihrab" sözlükte yüksekçe olan her yere denilir. Namaz kılınan yere mihrab denilmesinin sebebi ise, yüksekçe kılınması ve ta'zim edilmesi dolayısı iledir. ed-Dahhak dedi ki: Buradaki "mihrablar" mescidler demektir. Katade de böyle demiştir. Mücahid ise: Mihrablar, saraylardan daha küçük olur. Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: Mihrab, evin odalarının en güzelleridir. Şair şöyle demiştir: "Kralların mihrablarında (köşklerinde) Remi ceylanlarını andıran, Birtakım tesellicileri hatırlamandan ona ne?" Adiy b. Zeyd de şöyle demiştir: "Mihrablardaki (köşklerdeki) fildişi süslü suret (heykel)ler gibi Yahut bahçelerde bulunan çiçeği taze açmış beyazlar gibidir." Mihrabın güzel oda gibi basamakla kendisine çıkılan yer olduğu da söylenmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Hani onlar mihrabı (duvarı) tırmanarak namaz kıldığı yere inmişlerdi." (Sad, 38/21); "Mabedden (mihrabdan) kavminin karşısına çıkıp onlara..." (Meryem, 19/11) Yani onlara bulunduğu yüksek yerden bakıp... demektir. Rivâyette kaydedildiğine göre o (Süleyman -aleyhisselâm-) kürsisinin (tahtının) etrafında bin tane mihrab yapılmasını, bunların içinde kıldan yapılmış elbiseler giyinmiş ve her zaman yüce Allah'a feryad u figan edip yalvarıp yakaran bin adam bulunmasını emretmiştir. Kendisi ise tahtı üzerinde kafilesi ile birlikte ve bu mihrablar da etrafında bulunsun istemiş, bineğine bindiği vakit askerlerine de şöyle diyormuş: Şu bayrağın yanına varıncaya kadar Allah'ı tesbih ediniz. Oraya ulaştıklarında şu bayrağın yanına varıncaya kadar Allah'ı tehlil ediniz. Oraya vardıklarında, şu diğer bayrağa varıncaya kadar Allah'ı tekbir ediniz, diyordu. Böylelikle askerler tek bir ağızdan teşbih ve tehlil getiriyorlardı. "Heykeller" anlamı verilen "temâsil" kelimesi "timsal"in çoğuludur. Hayvan (canlı) olsun olmasın hertürlü surete verilen addır. Denildiğine göre; bunlar cam, bakır ve mermerden olup canlı olmayan birtakım eşyaların timsalleri idi. Yine belirtildiğine göre, burada sözü geçen heykeller peygamberlere ve âlimlere ait suretler idi. İnsanlar bunları görsün, daha çok ibadet etsinler ve bu hususta daha fazla gayret göstersinler diye bu suretler mescidlerde yapılırdı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Onlar aralarından salih bir adam öldü mü kabri başında bir mescid bina ederler ve o mescidin içinde o suretleri yaparlardı." Buhârî, I, 165, 450, III, 1406; Müslim I V7v Nesâî. II. 41: Müsned, VI. 51. Yani böylelikle onların ibadetlerini hatırlayarak daha çok ibadete sarılsınlar, diye bu işi böyle yapıyorlardı. İşte bu husus, suret yapmanın o dönemde mubah olduğufiU göstermektedir. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in şeriatı ile ise bu neshedilmiştir. Bu hususa dair daha geniş açıklamalar Nûh (aleyhisselâm) Sûresi'nde (71/23-24. âyetlerin tefsirinde) gelecektir. Denildiğine göre, timsaller onun yaptığı tılsımlar idi. suret yapan herbir kimsenin bunları aşması haram olduğundan o da bunları aşmazdı. Mesela sinekler için yahut sivrisinekler için ya da timsahlar için belli bir yerde birtakım timsaller (heykeller) yapar ve onlara bu sınırı aşmamalarını emrederdi. Onlardan hiçbir kimse o timsal orada bulunduğu sürece bu sınırı aşmazdı. "et-Temâsil"in tekili te harfi esreli olarak "timsal" şeklinde gelir. Şair şöyle demiştir: "Oyalandığım nice gece ve gündüzler vardır, Bir sevgili ile; sanki bir timsal çizgisini andıran." Denildiğine göre bu timsaller bakırdan edinmiş olduğu adam suretleri idi. Rabbinden bunlara Allah yolunda çarpışıp onlara silahın işlememesi için kendilerine ruh üflemesini niyaz etmişti. Denildiğine göre İsfendiyar da bunlardan birisi imiş. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Yine rivâyet edildiğine göre Süleyman (aleyhisselâm)'a tahtının alt tarafında iki arslan, üst tarafında da iki kartal sureti yapmışlardır. Tahtına çıkmak istedi mi arslanlar önünde ön kollarını yere yayardı. Oturduğu vakit de kartallar kanatlarını açarlardı. Mekkî "el-Hidaye" adlı eserinde naklettiğine göre, suret yapmayı bir kesim câiz kabul etmekte ve bu âyeti delil göstermektedir. İbn Atiyye dedi ki: Bu bir hatadır, ben ilim önderleri arasından herhangi bir kimsenin bunu câiz kıldığına dair bir şey bilmiyorum. Derim ki: Mekkî'nin bu naklettiğini ondan önce en-Nehhâs sözkonusu etmiştir. en-Nehhâs şöyle demektedir: Bir kesim bu âyet-i kerîme dolayısıyla ve yüce Allah'ın Mesih hakkında bildirdikleri dolayısıyla suret yapmanın câiz olduğunu söylemişlerdir. Bir başka kesim de şöyle demektedir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan bunu yasakladığına ve suret yapan yahut edinen kimseleri tehdit ettiğine dair yasak da sahih olarak bize kadar gelmiştir. Yüce Allah böylelikle daha önce mubah olan bir işi neshetmiş olmaktadır. Bundaki hikmet ise, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın peygamber olarak gönderildiği sırada suretlere ibadet ediliyor olması idi. O bakımdan uygun olan bunları ortadan kaldırmaktı. 4- Timsal (Suret ve Heykel)lerin Kısımları: Timsal (suret ve heykel) canlı ve ölü olmak üzere iki kısma ayrılır. Ölüler de cansız ve gelişebilir olmak üzere iki kısımdır. Cinler Süleyman (aleyhisselâm)'a bütün bunların hepsinden yapıyorlardı. Çünkü yüce Allah'ın: "heykeller" âyeti umumidir. İsrailiyatta belirtildiğine göre; kuş heykelleri Süleyman (aleyhisselâm)'ın tahtı üzerinde bulunuyordu. Şayet: "Heykeller" âyetinin umumi olduğu söylenemez. Çünkü bu nekre ve isbat (olumlu cümle)dır. Nekrede isbatın ise umumiliği yoktur. Umumilik ancak nekre ile nefyin birlikte olması halinde sözkonusudur, denilecek olursa, biz de şöyle deriz: Evet, bu böyledir. Şu kadar var ki, nekredeki bu olumsuzluk ile birlikte bunun umum ifade ettiğini yorumlamamızı gerektirecek karineler de vardır ki, bu da "istediğini" âyetidir. Böylelikle istemenin bununla birlikte zikredilmiş olması bu ifadenin umumi olmasını gerektirmektedir. Şayet: Yasak kılınmış suretleri nasıl câiz görmüş olabilir? diye sorulursa, şöyle deriz: Bu onun şeriatında câiz idi. Önceden de açıkladığımız gibi bizim şeriatimizde ise bu nesholunmuştur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Ebû'l-Aliye'den nakledildiğine göre, o dönemde suretler edinmek haram kılınmış değildi. 5- Bizim Şeriatimizde Suretlerin Hükmü: İlgili hadislerin ifadesi suretlerin yasak olmasına delalet etmektedir. Ancak: "Bir elbisede bulunan nakış ya da işaret müstesnadır. " Buhârî, V, 222; Müslim, III, 1665, 1666; Tirmizî, IV. 231; Ebû Dâvûd, IV, 73; Nesâî, VIII, 212; Muvatta’, II, 966; Müsned, III, 486. âyeti genel suretlere bir tahsis getirmektedir. Daha sonra ise Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın Âişe (radıyallahü anha)'ya söylediği sözler dolayısıyla elbisede de bunun mekruh olduğu sabit olmuştur: "Bunu benden uzak tut, çünkü ben onu gördükçe dünyayı hatırlarım." Müslim, III, 1666; Müsned, VI, 49; Ahmed b. Hambel, el-Vera, 139, 142. Ayrıca Peygamber (aleyhisselâm)'ın, Âişe üzerinde suretleri bulunan elbiseyi parçalamış olması da bunu menettiğini göstermektedir. Diğer taraftan Âişe (radıyallahü anha) bunları iki yastık şeklinde keserek suret değişip önceki halinden bir başka hale geçmiştir. Bunun câiz olması ise suretin elbisede (ya da kullanılan eşyada) şekli itibariyle bir bütün teşkil etmemesi halinde sözkonusudur. Eğer suret şekil olarak birbirine bitişik ve bir bütün teşkil ediyorsa câiz olmaz. Çünkü Âişe (radıyallahü anha) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a üzerinde suret bulunan yastık ile ilgili olarak şöyle demişti: Ben onu senin üzerine oturman ve ona yaslanman için satın almıştım. Ancak Peygamber bunu yasaklamış ve bundan dolayı tehditte bulunmuş idi. Buhârî, II, 742, V, 1986, 2221, 2222; Müslim, III, 1669; Muvatta’, II, 966; et-Tayalisî, Müsned, I, 202; Müsned, VI, 246. Suretlere doğru namaz kılma ile ilgili hadis de önce elbisedeki işaret ve resim halinde olmasının câiz olup sonradan bunu yasaklamakla neshedilmiş olduğu, açıkça ortaya çıkmaktadır. İşte sonunda bu hususta iş, bu noktaya kadar varmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. Bu açıklamaları İbnu’l-Arabî yapmıştır. 6- Suretlerin Yasaklandığına Dair Rivâyetler: Müslim'in rivâyetine göre Âişe (radıyallahü anha) şöyle demiştir: Üzerinde kuş resimleri bulunan bir perdemiz vardı. İçeri giren onu karşısında görürdü. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: "Sen bunu buradan kaldır, çünkü girdiğim ve bunu gördüğüm her seferinde dünyayı hatırlarım." Bir önceki başlıkta geçen bu hadisin kaynakları da orada gösterilmiştir. Âişe (radıyallahü anha) dedi ki: Üzerinde ipekten işlemeler (resimler) bulunan kadife bir parçamız vardı, onu giyiniyorduk. Yine ondan rivâyete göre: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) yanıma girdiği bir sırada ben üzerinde suret bulunan ince bir örtüyü perde yapmış idim. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın benzi değişti. Sonra örtüyü alıp parçaladıktan sonra şöyle dedi: "Kıyâmet gününde insanlar arasında azâbı en çetin olacaklardan birisi de yüce Allah'ın yaratmasına benzetenler suret yapanlardır." Buhârî, II, 876, V, 2265; Müslim, III, 1667; Müsned, VI, 86, 199. Yine ondan rivâyet edildiğine göre Âişe (radıyallahü anha)'nın üzerinde suret (resim)ler bulunan ve odasındaki rafa doğru uzatılmış bir kumaşı vardı. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ona doğru namaz kılardı. (Bir seferinde): "Onu önümden al" diye buyurdu. Âişe dedi ki: Ben de onu oradan aldım ve ondan iki tane yastık yaptım. Aynı mana ve lafızla: Nesâî, VIII, 213; yakın manada az farkla Buhârî, II, 876, V, 2221; Müslim, III, 1668; Nesâî, II, 67, VII, 214; İbn Mâce, II, 1204; Müsned, VI. 172, 247. Kimi ilim adamları şöyle demiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın o kumaşı parçalaması ve onun önünden alınmasını emretmiş olması bir vera' (ihtiyatlı olanı yapmak) olabilir. Çünkü nübüvvet ve risalet kemal sahibi olmayı gerektirir, bunun üzerinde düşünmemiz gerekir. 7- Resimlerin Bulundukları Yerlere Göre Hükümleri: Müzenî, Şâfiî'den şöyle dediğini nakletmektedir: Bir kimse düğüne davet edilip de canlı bir suretin yahut da canlı suretlerin bulunduğunu görüp de bu suretler dikine bulunuyor ise oraya girmez. Eğer ayak altında iseler bunda bir sakınca yoktur, isterse bu suretler ağaç resimleri olsun. Asılı perdelerde resimlerin haram olmayıp mekruh olduğu hususunda ilim adamları arasında görüş ayrılığı yoktur. Aynı şekilde binada yontma yahut nakış halinde bulunanların da hükmü onlara göre böyledir. Kimisi de Sehl b. Huneyf yoluyla gelen hadis dolayısıyla "elbisede bulunan nakış şeklindeki sureti" istisna etmiştir. Derim ki: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) genel olarak suret yapanlara lanet etmiş ve bundan bir istisnada bulunmamıştır. Peygamber Efendimiz'in: "Bu suret sahipleri (yapıcıları) kıyâmet gününde azâb olunurlar ve onlara: Yarattığınıza hayat veriniz denilir" İbn Hibban, Sahih, XIII, 156; Muvatta’, II, 966; Beyhakî. es-Sünenü'l-Kübra, VII. 266; Müsned, II, 4, 101, 141, VI. 70. diye buyurmuş ve herhangi bir istisnada bulunmamıştır. Tirmizî'de Ebû Hüreyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kıyâmet gününde gören gözleri, işiten kulakları ve konuşan dili olan ateşten bir parça çıkar ve şöyle der: Ben üç kişiye azâb etmekle görevlendirildim: İnatçı herbir zorba, Allah ile birlikte başka bir ilâha ibadet eden herbir kişi ile suret yapanlar." Ebû Îsa (et-Tirmizî) dedi ki: Bu hasen, garib, sahih bir hadistir Tirmizî, IV, 701; Müsned, II, 336. Buhârî ve Müslim'de de, Abdullah b. Mes'ûd'dan şöyle dediği kaydedilmektedir: Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: "Kıyâmet gününde insanlar arasında azâbı en çetin olacak olanlar suret yapanlardır. " Buhârî, V, 2220; Müslim, III, 1670; Nesâî, VIII, 216; Müsned, I, 375. İşte bu, ne olursa olsun herhangi bir şeyin suretini yapmanın yasaklanmış olduğuna delil teşkil etmektedir. Nitekim yüce Allah da önceden de geçtiği üzere şöyle buyurmaktadır: "Onların ağaçlarını bitirmek, sizin için mümkün olmaz." (en-Neml, 27/60) Bunu bellemek gerekir. Bu hususta bebek ve oyuncaklar istisna edilmiştir. Çünkü Âişe (radıyallahü anha)'dan sabit olduğuna göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onunla yedi yaşında iken evlenmiş, dokuz yaşında iken bebekleri beraberinde olduğu halde onunla gerdeğe girmiştir. Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde de Âişe (radıyallahü anha) onsekiz yaşında idi. Buhârî, V, 1980; Müslim, II, 1039; Müsned, VI, 118, Kurtubi'nin kaydettiği aynı manada. Peygamberin vefatı sırasında yaşını sözkonusu etmeksizin başka bazı rivâyetler: Buhârî, II, 1414, V, 1979; Müslim, II, 1038; Tirmizî, III, 401; Dârimî, II, 195, 212; Ebû Dâvûd, IV, 284; Nesâî, VI, 82, 131; İbn Mâce, I, 603; Müsned, VI, 280. Yine ondan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın yanında bebeklerle oynardım. Benimle birlikte oynayan arkadaşlarım da vardı. Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) girdi mi hemen önünden kaybolurlardı. O ise onları bana doğru önüne katıp gönderir, onlar da benimle oynarlardı. Buhârî, V, 2270; Müslim, IV, 1890; İbn Hibban, Sahih, XIII, 173; Müsned, VI, 234. Bu iki rivâyeti de Müslim kaydetmiştir. İlim adamları derler ki: Buna sebep böyle bir şeyin zaruret olması ve kızların çocuklarını eğitme alışkanlığını kazanmalarına ihtiyaç duyulmasıdır. Diğer taraftan bunların kalıcılığı yoktur. Aynı şekilde tatlı yahut hamurdan yapılanların da böyle kalıcılıkları yoktur, o bakımdan bunlara ruhsat vardır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Büyük havuzları andıran çanaklar" âyeti hakkında İbn Arefe şöyle demiştir: "Büyük havuzlar" kelimesi 'in çoğuludur. Bu da havuzu andıran küçük çukur demektir. "Develerin (su içtikleri) havuzlar" gibi diye de açıklamıştır. İbnu'l-Kasım ise Malik'ten: Yerde yuvarlak şeklindeki çukur gibi, diye açıkladığını nakletmektedir ki, anlamlar birbirine yakındır. Bu çanaklardan birisinin üzerine (yemek için) bin kişi otururmuş. en-Nehhâs dedi ki: Büyük havuzlan andıran çanaklar" (lâfzının sonunda) uygun olan, "ye" bulunmasıdır. "Ye"yi hazfedenler şöyle derler: "Elif" ile "lâm" nekre olan kelimenin başına girer ve onun durumunda bir değişiklik yapmaz. Çoğul olarak; de denilip başına "elif" ve "lâm" da girince, bu şekilde ye harfinin hazfi suretinde olduğu gibi bırakılmıştır. "Büyük havuzlar"ın tekili; ...diye gelir ki, bundan kasıt çok büyük çanaktır ve içerisinde birtakım şeylerin toplandığı pek büyük havuz, demektir. Haracı topladım" ve "Çekirgeleri topladım" tabirleri de buradan gelmektedir ki, bir torba yapıp onu içine koydum, demektir. Şu kadar var ki, Leys, Mücahid'den şöyle dediğini rivâyet etmektedir: 'in çoğuludur. Bu da; içinde yağmur suyu biriken dağdaki büyük çukur, anlamındadır. el-Kisaî der ki: "Suyu havuzda topladım" denilir. (.......) ise "develer için içinde su toplanan havuz" demektir. Şair şöyle demektedir: "el-Muhallak hanedanına bir çömlek gider ki sabahleyin, Iraklı şeyhin dolup taşan havuzu gibi." Bu beyit aynı şekilde şöylece de rivâyet edilmektedir: "el-Muhallak hanedanından yerilmeyi önledi, Yerin üzerinde akan ve su ile dolup taşan Iraklının havuzu gibi." Bunu da en-Nehhâs zikretmiştir. "Ve yerlerinde sabit kazanlar" hakkında Saîd b. Cübeyr şöyle demektedir: Bunlar Faris (İran) diyarında bulunan bakırdan büyük tencereler idi. ed-Dahhak dedi ki: Bunlar dağlardan yapılan büyük kazanlardı. Bir başkası da şöyle demiştir: Bunlar şeytanın kendisi için yaptığı ve sağlam taş kayalardan yontulmuş idi. Aynı şekilde bunların üzerlerine oturtuldukları ocakları da dağlardan yontulmuştu. "Yerlerinde sabit"; büyüklükleri dolayısıyla taşınamayan ve kıpırdatılamayan demektir. İbnu'l-Arabî dedi ki: Abdullah b. Cüd'ân'ın tencereleri de böyle idi. Cahiliye döneminde bunlara merdiven konularak çıkılırdı. Nitekim Tarafe b. el-Abd şu beyitiyle onlardan sözetmektedir: "Her zaman dopdolu, büyük kazanlar gibi, Hem misafirlere, hem orada ikamet edenlere ikram için." İbnu'l-Arabî dedi ki: Ben Ebû Said Ribat'ında sufilerin kazanlarını da bu şekilde gördüm. Onlar hep birlikte yemek pişirirler, hep birlikte yemek yerler. Aralarından birisini de diğerine tercih etmezler. "Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın. Kullarımdan şükreden ise azdır" âyetinde geçen "şükr"ün anlamına dair açıklamalar daha önceden el-Bakara Sûresi'nde (2/52. âyet, 3. başlıkta) ve başkalarında geçmiş bulunmaktadır. Rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) minbere çıkmış ve bu âyeti okuduktan sonra şöyle buyurmuştur: "Üç şey vardır ki bunlar kime verilirlerse, o kişiye Dâvûd hanedanının benzeri verilmiş olur." Biz: Bunlar hangileridir, diye sorduk, şöyle buyurdu: "Hoşnutluk ve kızgınlık hallerinde adalet, fakirlik ve zenginlik halinde iktisat, gizli ve açıklık hallerinde Allah'tan korkmak." et-Tirmizî el-Hakim, Nevadiru'l-Usul, II, 7. Bunu et-Tirmizî el-Hakim Ebû Abdillah, Atâ b. Yesar'dan, o Ebû Hüreyre'den diye rivâyet etmiştir. Rivâyet edildiğine göre Dâvûd (aleyhisselâm) şöyle demiştir: "Sana şükretmek için bana ilham verişin ve güç verişin, senin üzerimdeki başlı başına bir nimetin iken, senin nimetlerine karşı şükretmeye nasıl gücüm yetebilir?" Bunun üzerine yüce Allah: "İşte ey Dâvûd, şimdi beni hakkıyla tanıdın." diye buyurdu. Bu hususa dair açıklamalar da daha önceden İbrahim Sûresi'nde (14/6-7. âyetlerin tefsirinde) geçmiş bulunmaktadır. Şükrün hakikati, nimet ihsan edenin nimetini itiraf etmek ve o nimeti O'na itaat yolunda kullanmaktır. Küfran (nankörlük) ise. o nimetleri masiyet yolunda kullanmaktır. Şükrü gereği gibi yerine getiren ise pek azdır. Çünkü -bu konudaki ezeli takdir gereğince- hayır serden, itaat, masiyetten daha azdır. Mücahid dedi ki: Yüce Allah: "Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın" diye buyurunca, Dâvûd Süleyman'a şöyle dedi: Yüce Allah şükrü sözkonusu etti. Sen benim yerime gündüzün namaz kıl, ben de gece namazını kılayım. Süleyman: Buna gücüm yetemez, deyince, bu sefer Dâvûd; -el-Fariyabî dedi ki: Zannederim öğlen namazına kadar- namazı sen kıl, dedi. O da: Olur dedi, Dâvûd da diğer vakitlerin namazını kıldı. ez-Zührî dedi ki: "Ey Dâvûd hanedanı, siz de şükrederek çalışın" âyeti "elhamdülillah" deyin demektir. "Şükrederek" ifadesi mef'ûl olarak nasbedilmiştir. Şükür olan bir amel işleyin, demektir. Sanki namaz, oruç ve bütün ibadetler bizatihi şükür gibidir. Zira bu ibadetler şükrün yerini tutar. Buna yüce Allah'ın şu âyeti açıklık getirmektedir: "Îman edip salih amel işleyenler müstesna. Böyleleri ise ne de azdır!" (Sad, 38/24) İşte yüce Allah'ın: "Kullarımdan şükreden ise azdır" âyeti ile kastedilen de budur. Süfyan b. Uyeyne de yüce Allah'ın: "Bana... şükret." (Lokman, 31/14) âyetinde geçen şükürden kasıt beş vakit namazdır, demiştir. Müslim'in, Sahih'inde belirtildiğine göre Âişe (radıyallahü anha)'dan gelen rivâyete göre Resûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) geceleyin ayakları şişene kadar namaz kılardı. Âişe (radıyallahü anha) ona: Geçmiş ve gelecek günahlarını Allah sana bağışlamış olduğu halde, niye böyle yapıyorsun? diye sorunca Peygamber: "Şükreden bir kul olmayayım mı?" diye buyurdu. Bu hadisi tek başına Müslim rivâyet etmiştir. Müslim, IV, 217, 2171; Ayrıca bk.: Buhârî, IV, 1830, V, 2375; Tirmizî, II, 268; Nesâî, III, 219; İbn Mâce, I, 456; Müsned, IV, 251, 255. Kur'ân ve sünnetin zahiri şunu göstermektedir ki, şükür sadece dil ile yapılan amelle olmaz, aynı zamanda bedenî amellerle de yapılmalıdır. Yani fiillerle yapılan şükür azaların amelidir, söz ile yapılan şükür de dilin amelidir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. "Kullarımdan şükreden ise azdır" âyetinin Dâvûd hanedanına bir hitab olma ihtimali olduğu gibi, Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a bir hitab olma ihtimali de vardır. İbn Atiyye dedi ki: Durum ne olursa olsun, bu âyette uyarı ve teşvik sözkonusudur. Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh) bir adamı: Allahım, sen beni azlardan kıl dediğini işitmiş. Ömer ona: Bu dua da ne oluyor? diye sormuş. Adam: Ben yüce Allah'ın: "Kullarımdan şükreden ise azdır" âyetini kastettim, deyince, Ömer (radıyallahü anh) şöyle demiş: Herkes senden daha bilgilidir ya Ömer! Rivâyete göre, Süleyman (aleyhisselâm) kendisi arpa ekmeği yer, buna karşılık aile halkına kaba undan yapılmış ekmek yedirir, yoksullara ise has undan ekmek yedirirdi. Yine denildiğine göre o, kül yer ve yastık diye kül üzerinde yatardı. Ancak birincisi daha sahihtir, çünkü külün gıda olacak bir tarafı yoktur. Yine rivâyete göre asla karnını doyurmuş değildir. Ona bu husus hatırlatılınca şöyle demiş: Karnımı doyurursam, açları unutmaktan korkarım. İşte bu da şükrün bir parçasıdır ve az yapılan işlerdendir. Bunu iyice düşünmek gerekir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. |
﴾ 13 ﴿