16

Îman edenlerin kalplerinin, Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman ve kendilerine önceden kitab verilip te üzerlerinden uzun bir zaman geçti diye kalpleri katılaşmış bulunanlar gibi -ki onların çoğu fâsık kimselerdir- olmamaları zamanı gelmedi mi?

"Îman edenlerin... zamanı gelmedi mî?" Yaklaşmadı mı? Vakti gelmedi mi? demektir. Şair şöyle demektedir:

"Ey kalb, cahilliği terketmemin zamanı,

Ve açıkça görülen ağarmış saçların, aklımızı başımıza getirmesinin vakti gelmedi mi?"

Bu fiilin mazisi kasr ile: "Vakti, zamanı geldi" şeklinde olup muzârii: ...diye gelir. Med ile: "Bu işi yapman için zaman gelmedi mi, geliyor, gelmek" denilir.

Anlam itibariyle Senin için zamanı geldi" gibidir ki, medli kullanılış da kasr ile kullanılışın maklubudur. (Fiilin sonundaki med harfi ilk harfine kalbedilmiş şeklidir.) İbnu's-Sikkît şu beyiti zikretmektedir:

"Körlüğümün açılma zamanı gelmedi mi

Ve artık Leyla'yı anmaktan vazgeçmenin?

Evet, benim için bu zaman gelmiş bulunuyor."

Şair burada bu fiili her iki şekliyle de kullanmış olmaktadır.

"Zamanı gelmedi mi?" anlamındaki âyeti el-Hasen: "diye okumuştur ki, bunun aslı: "..medi mi" şeklinde olup, buna fazladan ilave edilmiştir. O halde bu bir kimsenin Böyle olmuştur" diyenin sözünü nefyederken kullanılır: de, "Böyle oldu" diyenin sözlerini nefyetmek için kullanılır.

Müslim'in, Sahîh'inde İbn Mes’ûd'dan şöyle dediği rivâyet edilmektedir; Bizim müslüman olmamız ile Allah'ın şu:

"Îman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine... karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi?" âyeti ile bize sitemde bulunması arasında sadece dört yıllık bir zaman geçmiştir Müslim, IV, 2319.

el-Halil dedi ki: "Sitem nazlıca hitab etmek ve içten içe bir rahatsızlığı hatırlatmak" demektir. Bu fiilden "Ben ona sitem ettim, sitem etmek" denilir.

"Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile" zilletle ve yumuşaklıkla

"boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi."

Rivâyet edildiğine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ashabı Medine'de bolluk ile karşılaştıklarında çokça şakalaşıp gülmeye başladılar. Bu âyet-i kerîme nazil olunca Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem): "Şüphesiz ki yüce Allah sizin zillet ile ve saygı ile bovun eğiğinizin geciktiğini bildirmektedir." diye buyurdu. O vakit ashab: "Saygı ile ve zilletle artık boyun eğiyoruz" dediler.

İbn Abbâs dedi ki: Allah mü’minlerin kalplerinin (boyun eğmekte) geciktiğini gördü. Bu bakımdan Kur'ân'ın nüzulünün onüçüncü yılı başında onlara sitem etti. Suyûti, ed-Durru'l-Mensûr, VIII, 5H.

Bu âyetin hicretten bir yıl sonra münafıklar hakkında İndiği de söylenmiştir. Şöyle ki; onlar Selman'dan Tevrat'taki hayret verici hususlardan kendilerine sözetmesini istediler. Bu sefer:

"Elif, Lam, Râ. Bunlar apaçık kitabın âyetleridir... Biz sana bu Kur’ân'ı vahyetmekle en güzel kıssayı sana anlatacağız." (Yusuf, 12/1-3) buyrukları indi. Böylelikle onlara anlatılan bu Kur'ân'ın başka kitaplardan daha güzel ve onlar için daha faydalı olduğunu bildirdi. Onlar da Selman'dan böyle bir şey istemekten vazgeçtiler. Daha sonra yine birincisinin benzeri bir istekte bulununca bu sefer de yüce Allah'ın:

"Îman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" âyeti indi.

Bu tevile göre sözü edilen "mü’minler" sadece dil ile îman ettiklerini açıklayan kimselerdir.

es-Süddî ve başkaları ise şöyle demiştir: İçlerinde küfrü gizlemekle birlikte zahiren "îman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine... yumuşayarak, saygı ile boyun eğecekleri zaman gelmedi mi" demektir.

Âyet mü’minler- hakkında inmiştir; diye de söylenmiştir. Sa'd dedi ki: Ey Allah'ın Rasûlü bize kıssa anlatsan, diye söylenince yüce Allah'ın:

"Biz sana en güzel kıssayı anlatıyoruz" (Yûnus, 12/3) âyeti nazil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra bu sefer: Bize bir şeylerden sözetsen, deyince de bu sefer

"Allah sözün en güzelini... indirmiştir " (ez-Zümer, 39/23) âyeti nâzil oldu. Aradan bir süre geçtikten sonra; Keşke bize hatırlatmada bulunsan, öğüt versen, dediler. Bunun üzerine de yüce Allah:

"Îman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" âyeti indi, Yakın bir rivâyet Suyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, VIII, 5H.

Buna yakın bir rivâyet te İbn Mes’ûd'dan gelmiştir. O dedi ki: Bizim müslüman olmamız ile bu âyet-i kerîme ile bize sitem edilmesi arasında sadece dört yıllık bir süre geçmiştir. Birbirimize bakmaya ve biz acaba ne yaptık, demeye koyulduk.

el-Hasen dedi ki: Onlar yarattıkları arasında en çok sevdiği kimseler olmakla birlikte onların geciktiklerini ifade buyurdu.

Bir diğer görüşe göre bu hitab Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'a inanmayıp Mûsa ve Îsa'ya îman eden kimseleredir. Çünkü bunun akabinde:

"Allah'a ve peygamberlerine îman edenler..." (el-Hadid, 57/19) diye buyurmaktadır. Yani Tevrat'a ve İncil'e îman eden kimselerin kalplerinin Kur'ân'a karşı yumuşamaları ve Mûsa ve Îsa kavminin erken dönemlerinde gelmiş bulunanlar gibi olmamaları zamanı gelmedi mi? Çünkü bunlar ile kendileri arasındaki zaman ile peygamberleri arasındaki zaman uzayıp gitmiş, bundan dolayı da kalpleri katılaşmıştı.

"Olmamaları" âyeti: anlamındadır. O halde bu âyet:

"Saygı ile boyun eğecekleri" anlamındaki fiile atfedilerek nasb olmuştur.

Nehy olarak cezm olduğu ve: “Olmasınlar" takdirinde olduğu da söylenmiştir. Bu açıklamanın delili, Ruveys'in Yakub'dan rivâyet ettiği "te" harfi ile: "Olmayınız" şeklindeki kıraatidir. Bu aynı zamanda Îsa ve İbn İshak'ın da kıraatidir. Yahudilerle, hristiyanların yolundan gitmeyiniz. Onlara Tevrat ve İncil verildi ve aradan uzun zaman geçti... demektir.

İbn Mes’ûd dedi ki: İsrailoğullarının üzerinden uzun zaman geçince kalpleri katılaştı. Bunun neticesinde kendiliklerinden bir kitab uydurdular ve bu hoşlarına gitti. Çünkü hak kendileri ile arzularının çoğunu gerçekleştirmesi arasına engel teşkil ediyordu. Sonunda Allah'ın kitabını sanki hiçbir şey bilmiyormuşcasına arkalarına atıverdiler ve şöyle dediler: Şu kitabı İsrailoğullarına teklif ediniz. Eğer size uyarlarsa, onlara ilişmeyiniz. Aksi takdirde onları öldürünüz. Daha sonra bu kitabı ilim adamlarından birisine göndermek kanaati etrafında birleştiler ve şöyle dediler: Çünkü eğer bu hususta o bize uyarsa, kimse bize muhalefet etmeyecektir. Kabul etmezse onu öldürürüz.

Ondan sonra da kimse bize muhalefet etmeyecektir. Bu ilim adamına haber gönderdiler. O da Allah'ın kitabını bir yaprağa yazıp, onu bir boynuzun içerisine sokup, boynuna astı, üzerine de elbiselerini giyindi. Yanlarına geldiğinde yazdıkları kitabı ona sundular ve: Buna îman ediyor musun dediler. O da elini göğsüne vurarak -göğsünde asılı bulunan kitabı kastederek-: Buna îman ettim, dedi. Bunun sonucunda da İsrailoğulları yetmiş küsur fırkaya ayrıldı. O fırkaların en hayırlıları ise bu boynuz sahibi kimsenin etrafında toplananlardır. Abdullah (b. Mesud devamla) dedi ki: Sizlerden ömrü vefa edenler pek yakında münker şeyler görecektir. Değiştirme imkânını bulamayacağı bir münkeri herhangi biriniz görecek olursa, Allah'ın o kimsenin bu münkeri kalpten hoş karşılamadığını bilmesi ona yeter. Süyûtî, ed-Durru'l-Mensûr, VIII, 59

Mukâtil b. Hayyan dedi ki: Yani Kitab ehlinin mü’minleri üzerinden uzun bir zaman geçti ve onlar yeni bir peygamberin gönderiliş zamanının çok geciktiğini düşünmeye başladılar. Bunun üzerine

"kalpleri katılaşmış" oldu.

"Ki onların çoğu fâsık kimselerdir." Bununla da ruhbanlığı ortaya koyan ve manastırlarda ibadete çekilen kimseleri kastetmektedir.

Bir diğer görüşe göre ise dinine nasıl uyacağını bilemeyecek kadar fıkhı bilgisi bulunmayan, bununla birlikte bilenlere de muhalefet eden kimseleri kastetmektedir. Bunların yüce Allah'ın bilgisine göre îman etmeyen kimseler oldukları da söylenmiştir. Onlardan bir kesim Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderilinceye kadar Îsa'nın dini üzere sebat ettiler. Peygamber gelince ona îman ettiler. Bir kesim de Îsa (aleyhisselâm)'in dininden döndüler. Yüce Allah'ın fâsık olduklarını belirttiği kişiler de bunlardır.

Muhammed b. Ka'b dedi ki: Ashab Mekke'de kıtlık içerisinde idi. Medine'ye hicret edince bolluk ve nimet ile tanıştılar. Daha önce içlerinde bulundukları halden uzaklaştılar, bunun sonucunda da kalpleri katılastı. Yüce Allah onlara öğüt verince de ayıktılar.

İbnu’l-Mübarek şunu zikretmektedir: Bize Malik b. Enes haber verdi dedi ki: Bana ulaştığına göre Îsa (aleyhisselâm), kavmine şöyle demiştir: Yüce Allah'ı anmaksızın çokça konuşmayın, çünkü o vakit kalpleriniz katılaşır. Şüphesiz katı kalb Allah'tan uzaktır, fakat siz bilmezsiniz. Başkalarının günahlarına sizler rab imişeesine bakmayınız. O günahlara -ya da kendi günahlarınıza dedi- kendiniz kul imişeesine bakınız. Çünkü insanlar iki türlüdür. Kimisi afiyet içerisindedir, kimisi belalara maruzdur. Belalara maruz olanlara merhamet ediniz, esenlikte afiyette olduğunuz için de Allah'a hamdediniz.

Şu:

"Îman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine... karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" âyeti el-Fudayl b. Iyad ile İbnu'l-Mübarek'in -Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun- tevbe etmelerine sebeb teşkil etmiştir. Ebû'l-Mutarrif Abdu'r-Rahmân b. Mervan el-Kalanîsî dedi ki: Bize Ebû Muhammed el-Hasen b. Ruşeyk anlattı, dedi ki: Bize Ali b. Yakub ez-Zeyyad anlattı, dedi ki: Bize İbrahim b. Hişam anlattı, dedi ki: Bize Zekeriya b. Ebi Eban anlattı, dedi ki; Bize el-Leys b. el-Haris anlattı, dedi ki: Bize el-Haşen b. Daher anlattı, dedi ki: Abdullah b. el-Mübarek'e zühde başlaması ile İlgili soru soruldu da şöyle dedi: Bir gün dostlarımla birlikte bir bahçemizde idik. Bu da ağaçların türlü meyvelerle yüklü olduğu bir zamana rastlamıştı. Geceye kadar yedik içtik, sonra da uyuduk. Ben ud ve tambur çalmaya çok düşkün birisi idim, Geceleyin kalktım ve "râşîn es-sehar" diye bilinen bir makam ile çalmaya başladım. Sinan da şarkı söylemek istedi. Basımın üstündeki bir ağaçta da öten bir kuş vardı. Elimde bulunan ud ise islediğim gibi çalınıyordu. Ansızın onun -elindeki udu kastediyor- insan gibi konuşmaya koyulduğunu ve:

"Îman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine ve inen hakka karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman... gelmedi mi" dediğini duydum, ben de: Evet, Allah'a yemin ederim ki zamanı geldi dedim, udu kırdım, yanımda bulunan arkadaşları gönderdim. İşte bu benim zühde ilk olarak başlayışım ve gayretle ibadete yönelişimin başlangıcı olmuştu. Bize ulaştığına göre İbnu’l-Mübarek'in udun eşliğinde çalmak ve söylemek istediği şiir şudur;

"Gelmedi mi bana merhamet edeceğin zaman?

Ve sitem edip kınayıcılara karşı geleceğin zaman

Size çok düşkün ve şevk duyana mersiye okumak

Sizden ayrılıktan ötürü, mateme boğulmuş olan

Gece karanlığı onu örtünce geceyi geçirir

Yıldızlara ve gezegenlere akarak, gözetleyerek

Ne olur ki o ceylan eğer Daha önce yasak kıldığı vuslatı helal kılsa!"

el-Fudayl b. Iyad'a gelince onun tevbe etmesinin sebebi de şudur: O bir kıza aşık olmuştu. Onunla geceleyin sözleşti. Ona ulaşmak üzere duvarlara tırmanırken, Kur'ân okuyan birisinin yüce Allah'ın:

"Îman edenlerin kalplerinin Allah'ın zikrine... karşı yumuşayarak saygı ile boyun eğecekleri zaman gelmedi mi" âyetini okumakta olduğunu duydu. Hemen Allah'a yemin ederim ki vakti geldi, diyerek gerisin geri döndü. Gece karanlığında bir harabeye sığındı, Orada bir yolcu topluluğu bulunuyordu. Biri diğerine: Fudayl yol kesicilik yapıyor, dediler. Fudayl de: Eyvah geceleyin Allah'a isyan için kokuşurken, müslümanlardan bir kesimin de benden korktuklarını görüyorum. Allah'ım, Sana tevbe ettim ve Sana tevbem de Beyt-i Haramına mücavirlik yapmak olarak tesbit ettim, dedi,

16 ﴿