11Ey îman edenler, toplantı yerlerinde size: "Yer açın" denildiğinde genişletin ki, Allah da size genişlik versin. "Kalkın" denildiğinde de kalkıverin ki, Allah sizden îman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri dereceler ile yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. Bu âyete dair açıklamalarımızı yedi başlık halinde sunacağız: 1- Âyetin Nüzul Sebebi ve Mecliste Oturulacak Yerlerin Tesbiti: Yüce Allah, yahudilerin Hz. Peygambere Allah'ın selamlamadığı şekilde selam verdiklerini belirtip bundan dolayı onları kınadıktan sonra, Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem) He birlikte mecliste otururken güzel edeb takınmayı; "Ey îman edenler, toplantı yerlerinde size: Yer açın denildiğinde genişletin ki..." âyeti ile güzel edeb takınmayı emretmektedir. Tâ ki mecliste onun yerini daraltmasınlar. Ayrıca müslümanlara biri diğerine mecliste yer açsın diye birbirlerine karşılıklı şefkat gösterip, onlarla kaynaşmayı da emretmektedir. Böylece Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın söylediklerini işitebilsinler, onu görebilsinler. Katade ve Mücahid dediler ki: Ashab, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın meclisinde birbirleriyle yarışırlardı. Onlara birbirlerine yer genişletmeleri emrolundu. Bu açıklamayı ed-Dahhâk da yapmıştır. İbn Abbâs dedi ki: Bundan kasıt savaşmak maksadıyla saf saf dizildiklerinde savaşmak üzere oturulan yerlerdir. el-Hasen ve Yezid b. Ebi Habib dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) müşriklerle çarpıştığında savaşmak ve şehid olmak arzusu dolayısı ile herkes kendisini öncelediğinden birbirlerine yer açmıyorlardı. Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nazil oldu. Buna göre bu, yüce Allah'ın: "...savaşa elverişli yerlere..." (Âl-i İmrân, 3/121) âyeti gibidir. Mukâtil dedi ki: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Suffe'de idi. Cuma günü yer nisbeten daralıyordu. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) da muhacir ile ensardan Bedir'e katılanlara özel ikramda bulunuyordu. Aralarında Sabit b. Kays b. Şemmâs'ın da bulunduğu Bedirlilerden bir grub geldiğinde, mecliste birtakım kimseler onlardan daha yakın oturmuş bulunuyorlardı. Bunlar Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın karşısında ayakta dikildiler, kendilerine yer açılmasını beklediler, ancak onlara yer açılmadı. Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'a ağır gelince etrafında bulunan ve Bedir ehlinden olmayan kimselere. Bedir ehlinden olup ayakta duranlar sayısınca kişilere: "Ey filan kalk, sen ey filan kalk" demeye başladı. Bu da kaldırılanlara ağır geldi. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzlerindeki ifadeden hoşlanmadıklarını anladı. Münafıklar ayıplamaya koyularak: Bunlara karşı insaflı davranmadı. Halbuki onlar peygamberlerine yakın oturmayı arzu ettiklerinden o yere erken gelip oturmuşlardı, diyerek ileri geri konuştular. Bunun üzerine yüce Allah da bu âyet-i kerimeyi indirdi. "Yer açın" lâfzı yer genişletin demektir. Filan kişi meclisinde kardeşine yer açtı, açar, yer açmak" denilir. "Geniş bir ülke, yer" tabirleri de buradan gelmektedir. "Bu hususta senin için geniş bir hareket imkânı vardır" tabiri de böyledir. fiili; "Engelledi, engeller" fiiline (vezin bakımından) benzemektedir. "Mecliste yer açtı" demektir. Yer geniş oldu, genişledi, genişler" demek olup bu da -vezin itibariyle benzemektedir, "Geniş bir mekân" ifadesi de buradan gelmektedir. 2- Başkalarına Açılacak Yerler: es-Sülemî, Zirr b. Hubeyş ve Âsım; "Toplantı yerlerinde" diye okumuşlardır. Katade, Davud, İbn Ebi Hind ve -ondan gelen farklı rivâyet olmakla birlikte- el-Hasen; Size birbirinize yer açın denildiğinde" diye okumuşlardır. Diğerleri ise: Toplantı yerinde yer açın" diye okumuşlardır. "Toplantı yerleri" diye çoğul okuyanlar "toplantı yerlerinde.., yer açın" âyetinin herbir kimsenin bir yerinin olduğuna işaret etmesinden dolayıdır. Bununla savaşın kastedilmesi halinde de durum böyledir. Aynı şekilde Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın mescidinin kastedilmiş olması da mümkündür. Çoğul gelmesi ise, her oturanın oturduğu ayrı bir yerinin oluşundan dolayıdır. Yine tekil olarak "oturma yeri" ile Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın oturduğu yerin kastedilmiş olması da mümkündür. Cins isim kabul edilerek tekil kıfızla çoğul kastedilmiş olması ihtimali de vardır. Arapların: "dinar ve dirhem çoğaldı" sözlerinde olduğu gibi. Derim ki; Âyet-i kerîme hakkında sahih olan görüş, onun müslümanların hayır ve ecir kazanmak maksadı ile toplanıp biraraya geldikleri her toplantı yeri hakkında umumi olduğudur. Bu toplantı yeri ister savaş toplanma yeri, ister zikir, isterse de turna günü için oturma yeri olsun. Şüphesiz herkesin önce geldiği yerde oturma hakkı daha Önceliklidir. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Her kim bir şeye başkasından daha önce erişecek olursa, o şeye kendisinin sahib olma hakkı daha çoktur." Ebû Dâvûd, III, 177. Bununla birlikte yerini daraltıp yerinden çıkmasına sebep teşkil etmeyecek şekilde ve rahatsız olmayacak kadar da kardeşine yer genişletir. Buhârî ve Müslim'in İbn Ömer'den rivâyetine göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kişi bir başkasını yerinden kaldırarak sonra kendisi orada oturmasın." Müslim, IV, 1714; Buhâri, V. 2313. Yine ondan gelen rivâyete göre Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bir kişinin yerinden kaldırılarak bir başkasının oraya oturmasını yasaklamıştır, fakat birbirinize yer açınız ve genişletiniz, Müslim, IV, 1714; Dârimî, II, 365; Müsned, II, 16; 22, 102. diye buyurmuştur. İbn Ömer bir kimsenin yerinden kalkarak sonra da kendisinin onun yerine oturmaktan hoşlanmazdı. Buhârî'nin lâfzı bu şekildedir. Buhârî, V, 2313 3- Bir Kimse Kendisi Otursun Diye Başkasını Yerinden Kaldırmamalıdır: Bir kişi mesciddeki bir yerde oturduktan sonra, bir başkasının gelip yerine otursun diye o kimseyi yerinden kaldırması câiz değildir. Çünkü Müslim, Ebû'z-Zübeyr'den, o Cabir'den onun da Peygamberden rivâyetine göre Peygamber şöyle buyurmuştur: "Sîzden herhangi bir kimse sakın cuma gününde kardeşini yerinden kaldırıp da sonra kendisi onun yerine gidip orada oturmasın. Fakat bu kimse: Yer açın, desin." Müslim, IV, 1715. Bir yerde bir kimse oturup da başkası onun yerinde otursun diye kalkacak okusa duruma bakılır, Eğer kalkıp gittiği yer, İmâmın sözünü işitmek bakımından birincisi gibi ise, böyle bir davranışta bulunmak o kimse için mekruh değildir. Eğer İmâmdan daha uzak bir yere düşüyorsa böyle bir davranış ona mekruh olur. Çünkü bu durumda kendi payını elden kaçsrmış olur. 4- Bir Kimse Diğerine, Erken Gidip Camide Kendisine Yer Tutmasını Söylerse: Bir kimse bir diğerine camiye erkence gidip kendisine oturacak bir yer tutmasını emredecek olursa mekruh olmaz. Bu emri veren kişi geldiği takdirde o da yerinden kalkar. Çünkü rivâyet edildiğine göre İbn Şîrîn cuma gününde kendisine ait bir yerde oturmak üzere kölesini gönderiyor, kölesi de onun adına orada oturuyordu. Kendisi geldi mi kölesi onun için o yeri boşaltıyordu. Buna göre bir kimse bir yaygı yahut bir seccade gönderip de mescidin belirli bir yerinde kendisi adına serilecek olursa... Bundan sonra asıl nüshada bir hnglı.ık bulunduğuna müstensih tarafından düşürülmüş bir tıottsı dikkat çekilmektedir. 5- Daha Önce Oturduğu Yere Tekrar Oturmak Üzere Geri Getirse: Müslim'in rivâyetine göre Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın şöyle buyurduğunu zikretmektedir: "Sizden herhangi bir kimse kalkıp da -Ebû Avane'nin rivâyetinde: Kim meclisinden kalkıp da şeklindedir- sonra aynı yere geri dönerse o kimse orada oturmaya daha bir hak sahibidir." Müslim, IV, İ7I5; Tirmizi, V, 89; Dârimi, II, 366; Ebû Dâvûd, IV, 264; İbn Mâce, II. 1224; Müsned, II, 263, 2H3, 342, JH9, AA1, 4itf 527, 537. İlim adamlarımız dedi ki; Bu oturan kimsenin oradan kalkacağı vakte kadar oturduğu yerin özellikle kendisine ait olması gerektiğini kabul eden görüşün sahih olduğuna delil teşkil etmektedir. Çünkü böyle bir kimse daha önce kalktığı yere gelip oturmağa, öncelikle hak sahibi olduğuna göre, kalkmadan önet o yerin kendisinin olması daha bir önceliklidir ve uygundur. Bunun, mendubluk anlamı ile böyle olduğu da söylenmiştir. Çünkü böyle bir yer oturulmadan Önce de, sonra da hiçbir kimsenin mülkiyeli altında olan bir yer değildir. Ancak bu görüş tartışılır: Çünkü böyle bir yerin kimsenin mülkiyeti altında olmadığını kabul etmekle birlikte, o yerde oturmaktan maksadı sona erinceye kadar o yer o kişiye hastır, denilir. Böylelikle bu kimse oranın menfaatini mülkiyetine alır gibidir. Zira o yerde bir başkasının gelip onu oradan uzaklaştırması yasaktır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır. 6- Başkasına Yer Açarak Genişlik Sağlayanların Mükâfatı: "Allah da" kabirlerinizde, bir görüşe göre kalplerinizde "size genişlik versin." Bir diğer açıklamaya göre dünyada da, âhirette de size genişlik versin. "Kalkın denildiğinde de kalkıverin" âyetindeki "kalkın" ve "kalkıverin" anlamındaki lâfızları Nâfi', İbn Âmir ve Âsım şın harflerini ötreli okumuşlardır, diğerleri ise kesreli okumuşlardır. Bunlar iki ayrı söyleyiştir, tıpkı: "Tapan...lar" (el-A'râf, 7/138) âyeti ile: "yükseltmekte oldukları" (el-Araf:, 7/137) âyetinde olduğu gibi. Âyet: Namaz, cihad ve hayır İşlemek için kalkınız, demektir. Müfessirlerin çoğu bunu böyle açıklamışlardır. Mücahid ve ed-Dahhak: Namaza seslenildiğinde namaz kılmak üzere kalkınız demektir diye açıklamışlardır. Şöyle ki; bazı kimseler namaza gitmekte işi ağırdan alınca bu âyet-i kerîme indi. el-Hasen ve yine Mücahid şöyle demişlerdir: Savaşa kalkın, demektir. İbn Zeyd dedi ki: Bu Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın evindeki bir durum içindir. Herkes son yaptığı iş Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) ile birlikte olmak olsun istiyordu. Bunun üzerine yüce Allah şöyle buyurdu: Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)’in etrafından "yer açın denildiğinde genişletin" çünkü onun birtakım ihtiyaçları vardır. Orada beklemeyin. Katade de şöyle demiştir: Yani sizler maruf olan bir işe çağırıldığınızda o çağrıyı kabul ediniz. Sahih olan da budur. Çünkü bu genel ve kapsamlı bir açıklamadır. "Yükselmek" demektir: bu da: Yerin yüksekliği" tabirinden alınmıştır. "Yerinden bir parça yükseldi, yükselir" denilir. "Kocasına karşı yükselen (serkeşlik eden) bir kadın" demektir. Bunun aslı:den gelmekte olup, bu da "yüksekçe bir yer, tümsekçe bir yer" anlamındadır. Bu açıklamayı en-Nehhâs zikretmiştir. "Allah sizden îman edenleri ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin." Âhiretteki mükâfat ve sevab, dünyadaki şeref ve üstünlük itibariyle "yükseltsin" demektir. Yüce Allah mü’mini mü’min olmayana göre, alimi de alim olmayana göre yükseltir. İbn Mes’ûd dedi ki: Yüce Allah bu âyet-i kerimede ilim adamlarını övmektedir. Kendilerine ilim verilenleri îman edip, ilim verilmeyen kimselerin üzerine "dereceler ile" yükseltecektir, demektir. Bu da emrolunduklarını yerine getirdikleri takdirde dinlerinde onları derecelerle yükseltecek anlamındadır. Şöyle de açıklanmıştır: Zenginler, yün elbise giyinen kimselerin oturdukları yerlerde kendilerini sıkıştırmasından hoşlanmıyorlardı, O bakımdan Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın meclisine daha erken gitmekte yarışıyorlardı. Burada hitab onlaradır. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) yanında oturmak isteyen fakirlerden birisinden çekindiği için elbisesini toplayan zengin bir adam görünce şöyle buyurdu: "Ey filan kişi! Sen böyle yapmakla zenginliğinin ona bulaşmasından yahut fakirliğinin sana bulaşmasından mı korktun?" Aynı manada benzer lâfızlarla: Ebû Nuayın, Hilyetu'l-Evliyâ, VIII, 53. Bu âyet-i kerimede Allah nezdinde yüksekliğin, ilim ve îman ile olduğunu, meclîslerin ön taraflarına erkence gidip oturmakla olmadığını açıklamaktadır. Bir diğer açıklamaya göre yüce Allah, kendilerine ilim verilenler ile Kur'ân'ı okuyanları kastetmiştir. Yahya b. Yahya, Malik'ten şöyle dediğini rivâyet eder: "Allah sizden îman edenleri" ashab-ı kiramı "ve kendilerine İlim verilenleri dereceler ile yükseltsin." Allah ilim sahibini ve hakkı isteyeni yükseltir. Derim ki; Bu meselede ifadenin genel olması âyetin anlamı açısından daha uygundur. Yüce Allah mü’min kimseyi önce imanıyla yükseltir, ikinci olarak da ilmiyle yüceltir. Sahih'(-i Buhârî)de belirtildiğine göre Ömer b. el-Hattâb (radıyallahü anh), Abdullah b. Abbas'ı diğer sahabilerin önüne geçiriyordu. Bu hususta ona bir şeyler söylenince diğerlerini de, İbn Abbâs'ı da çağırdı. Kendilerine yüce Allah'ın: "Allah'ın yardımı ve fetih geldiğinde..." (en-Nasr, 110/1) âyetinin tefsirine dair soru sordu, onlar da sustular. İbn Abbâs şöyle dedi: Bu Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın ecelidir. Allah kendisine ecelini bildirdi, Ömer dedi ki: Ben de bunun hakkında senin bildiğinden başkasını bilmiyorum Buhârî, III, 1327, IV, 1563, lfill Buhârî’de de Abdullah b. Abbas'tan şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Uyeyne b. Hısn b. Huzeyfe b. Bedr (Medine'ye) gelip, kardeşinin oğlu olan el-Hurr b. Kays b. Hısn'a misafir oldu. el-Hurr, Ömer (radıyallahü anh)'ın kendisine yakınlaştırdığı kimselerdendi. Kurra (Kur'ân'ı bilenler) isler gene olsunlar, ister yaşlı olsunlar Ömer'in meclisinde oturanlar ve kendileriyle danıştığı kimselerdi... deyip, hadisin kalanını zikretmektedir. Buhârî, IV, 1702, VI, 2657; Beyhaki, es-Sünenu't-Kübrâ, VIII, 161 Bu hadis daha önce el-A'râf Sûresi'-nin sonlarında (7/199. âyet, 8. başlıkta) geçmiş bulunmaktadır. Müslim'in Sahih'indekî rivâyete göre Nâfi' b. Abdu'l-Hâris, Usfan'da Ömer (radıyallahü anh) İle karşılaşmış, -Ömer onu Mekke'ye vali olarak tayin ederdi.- Ona: Sen vadideki ahalinin başına kimi tayin ettin deyince, Nafi': İbn Ebzâ'yı dedi. Ömer: İbn Ebza da kim? diye sorunca, o da: Bizim âzadlı kölelerimizden bir âzâdlı dedi. Ömer: Sen onlara bir âzâdlı köleyi mi vekil bıraktın? deyince, o şöyle dedi: Bu şahıs Allah'ın Kitabını okuyan (bilen) birisidir. O feraizi de biliyor. Ömer şöyle dedi: Gerçek şu ki Peygamberiniz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; "Şüphesiz Allah bu kitab sayesinde birtakım kimseleri yükseltir ve ondan dolayı da birtakım kimseleri alçaltır." Müslim, I, 559; Dârimî, II, 536, İbn Mâce, I, 79 Bu husus daha önce kitabın baş taraflarında Ayrıca el-Ahzâb, 33/57. âyet 3. başlığın sonunda da geçmişti. (Kur'ân-ı Kerîm'in faziletlerine dair vârid olmuş rivâyetler bahsinde) geçmişti. Yine ilmin ve ilim adamlarının faziletine dair bu kitabın birkaç yerinde açıklamalar geçmiş bulunmaktadır. Yüce Allah'a hamdolsun. Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan da şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir; "Alim ile abid arasında yüz derece vardır. Her iki derece arasındaki mesafe hızlı koşan, zayıf, asil adamın koşusu ile yetmiş yıllık bir mesafedir." Deylemî, Firdevs, III, 121. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'dan şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir; "Âlimin âbide olan üstünlüğü ondördündeki ayın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir." Dârimî, I, 110; İbn Mâce, 1, 12. Yine Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: "Kıyâmet gününde üç tür insan şefaat edecektir. Peygamberler, sonra âlimler, sonra şehidler." İbn. Mâce, II, 1443; Beyhaki, Şuabu'l-Îman, II, 11. Rasûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın tanıklığı ile peygamberlik ile şehadet arasında orta bir yerde bulunan bir mevki ne kadar da büyüktür.! İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Süleyman (aleyhisselâm) ilim, mal ve hükümdarlıktan birisini seçmekte muhayyer bırakıldı. O da ilmi seçince ona onunla birlikte hem mal, hem de hükümdarlık verildi. |
﴾ 11 ﴿