44Nihayet: “Ey yer suyunu yut denildi.” Sular çekildi, helâk hükmü de yerine geldi ve gemi Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve: “Zâlim olan o kavmin canları cehenneme” diye söylendi. “Nûh kavminin helâkinden sonra yere ve göğe: “Ey yer hemen suyunu yut,” Suyunu çek, kuru ve suyu em. Âyette geçen, (.......) kelimesi yutmak, kurumak, içmek gibi manalara gelir. “ey gök, yağmurunu durdur -tut-” diye emr olundu.” “Sular çekildi,” azalıp eksildi. Bir şeyin eksilmesi manasında, (.......) diye söylenir. Kelime hem lazım ve hem müteaddi olan bir kelimedir. (.......) “Ve gemi Cudi dağı üzerine yerleşti.” Gemi bütün yeryüzünü altı ay süreyle sular üzerinde yüzmesini sürdürdükten sonra Musul yakmlarında bulunan bir dağ olan Cudi dağının üzerinde karar kıldı. (.......) Ve (.......) kelimesi kullanılır. Bu bakımdan bu kelime özellikle beddua gibi lânet okuma işlerinde söylenir. Bu âyet, Beyan ve Meani ilimleri, ile manevi ve lafzi fesahat olmak üzere dört yönden mütalaa olunmaktadır. Şimdi bu dört yünü tek tek ele alalım: Beyan ilmi açısından âyetin incelenmesi: Çünkü çeşitli edebi sanatlar var. Şöyle ki mecâz var, istiâre var, Kinaye var ve bunlara bağlı diğer sanatlar var. İşte bu açıdan diyoruz ki: “Yüce Allah herhangi bir manayı açıklamak dilediğinde ya da irâde buyurduğunda bunu şöyle açıklamaktadır: Biz yerden fışkınp dışa çıkan suyun tekrar yerin dibine geçmesini istedik ve o suda yerin altına geçiverdi. Gökten inen fırtınayı tufanı dindirip kesmek muradettik, o da derhal kesiliverdi. Gökten yağmakta olan yağmurun azalıp eksilmesini diledik o da hemen ekşili verdi. Hazret-i Nûh ile ilgili durumu sonuca bağlamak istedik. Ki bu da, onun kavminin boğulmak suretiyle ortadan kaldmlıp helâk edilmesiydi, bu hüküm de uygulandı. Gemiyi Cudi dağında oturtmak istedik, bunu da yaptık, o da oraya kondu. Boğulanların zulmetini, yaptıklarını ebedileştirmek diledik, ve bunu da sonradan gelenlere ibret olsun için yaptık. Esasen söz gelip irâdenin, emredilen yani âmir tarafından istenen şeye benzetilmektedir. Bu ise, âmirden yani emredenin kâmil manadaki heybeti karşısında kendisine emir verilen memurun herhangi bir isyana kalkışmayacağı esasına dayanmaktadır. Buradaki irâde teşbihi bu anlamdadır. Aynı şekilde irâdenin kesin manada infaz edilip uygulanacak olan şeye benzetilmesi de böyledir. Çünkü Yüce kudreti sayesinde istenilenin yani kasdolunan şey kesin olarak meydana gelmesi, işte o verilen emrin derhal yerine getirilmesini bir benzetme ile ortaya koymasıdır. Meselâ gökler ve yer yüce Allah'ın, “Ol” enirine amadedirler, emrini orada ne olması gerekiyorsa dilediği gibi yerine getirmek için hazırdırlar. Allah'ın bu hususta irâde buyurduğu bir gerçeğin önüne hiçbir şey çıkıp engel olamaz, değiştiremez ve tebdil edemez. Sanki bu varlıklar yani gökler ve yer ve onlarda var olan şeyler gerçekleri ayırt edebilen mümeyyiz akıl sâhibi varlıklar imişçesine Allah'ın irâdesini yerine getirirler ve ona karşı koymazlar, koyamazlar. Çünkü hepsi de yüce Allah'ı gerçek olarak bilmiş ve tanımışlardır. İlmen de yani bilgi olarak da, mutlak manada Allah'ın emirlerine uyulması, hükmüne boyun eğilmesi gerektiğini çok iyi anlayıp kavramışlardır. İşte bu nedenle Allah'ın muradının derhal yerine getirilmesi için bu yolda gereken tüm gücün sergilenmesi de vacip ya da zorunlu hale gelmiştir. Daha sonra da Azîz ve Celîl yüce Allah bu benzetme üzerine şu cümleyi bina ediyor ve mecazî manada, üzerinde meydana gelecek olan şeye neden olabilecek irâde sözkonusu edilerek: (.......) yani “Denildi ki” buyuruldu. Yani bu “Denildi ki” ifadesinden sonra, muradolunan şeyin meydana gelmesi bir mecâzî ifade ile ortaya konmuş oldu. Böylece mecâz karinesi, cansız varlıklara seslenme ifadesi oldu ki bu ifade de: “Ey yer” ve “Ey gök” ifadeleridir. Sonra da her ikisine seslenerek: “Ey yer ve ey gök” diye buyurdu. Bu da ismi geçen benzetmeye uygun bir istiâre yolu ile olmuştur. Daha sonra yine bir istiâre yoluyla suyun yer tarafından yutularak yerin derinliklerine çekilmesinden, bu irâdeden söz edilmiştir. Yerin suyu yutması ise yiyecek maddelerinde ikisi arasında var olan cazibe ya da çekim gücü sayesindeki bir şeye istiâre yoluyla bir benzetme getirmektedir. Bu da sözkonusu suyun gizli bir yere çekilip karar kurmasıdır. Daha sonra ise su, gıdaya benzetilerek gıda için istiâre yapılmıştır. Tıpkı yemek yiyen bir kimse nasıl ki yedikleriyle güç kazanıp gıda alıyorsa, burada da istiâre yoluyla yeryüzündeki bitkilerin su sayesinde güç kazanıp meydana gelmesi, bir benzetme olarak gösterilmiştir. Yani istiâre yapılmıştır. Bundan sonra ise, “Suyunu” diye buyurmuştur. Yani suyun yerle bitişik olması sebebiyle suyu yere mecâzî manada suyu izafe ederek, tıpkı mülk sâhibine yani mâlike mülkün bitiştirtmesi gibi bir ifade tarzıyla sunmuştur. Bundan sonra da göğe yağmuru hapsetmesi, tutması manasında, (.......) kelimesini seçmiştir. Bu da failin işlemekte olduğu fiilini yani işini terketmesi demektir ki, aralarında bir teenninin bulunmaması benzerliğinden ötürü bu ifadeye yer vermiştir. Yüce Mevlâ daha sonra da, (.......) ifadesiyle de bu hükmü uygulayan yüce Allah olduğu hâlde burada da bir sarahat getirilmemiştir. Aynı şekilde, “geminin Cudi dağı üzerinde oturması” ifadesiyle, onu oturtanın kim olduğuna da sarahat ile işaret edilmedi. İşte bütün bunlar bu istiâre ve benzeri sanatlar çerçevesinde değerlendirilmiştir. Yine, “Canı cehenneme” ifadesiyle de, bunu söyleyenin kim olduğuna da açık olarak değinilmemiştir. Tıpkı, “Ey yer” ve “Ey gök” ifadelerinde bunu söyleyenin açık olarak zikredilmediği gibi, burada da böyle bir ifade ile zikredilmiştir. İşte bütün bunlarda izlenen yol ya da metot hep bu kinaye yolu olmuştur. Çünkü herkesin de bileceği gibi bu gayet önemli işler ancak her şeye kâdir olan büyük bir failin fiili ile sağlarıabilir, Onun irâdesi olmadan hiçbir fiil meydana gelmez. Kahreden bir kahir olmadan, hiçbir varlığın “ol” ifadesi gerçekleşemez. Çünkü bütün bu olayların faili bir tek Allah'tır. Onun fiilin hiçbir kimse ona asla ortak olamaz. Sakm bir başkası: (.......)ifadesini söylemiştir gibisinden bir vehme gidilmesin, ya da, “Suyu çekenin” , “hükmü uygulayanın” ve “gemiyi oturtanın” Allah'tan başkası olduğu yanlış vehmine kimse kapılmasın. Yüce Allah daha sonra sözünü, o zâlimlerin, inkârcıların yoluna saparak, peygamberleri yalanlayarak onlar gibi kendilerine yazık edenlere tarizde bulunarak bitiriyor. Bu ifade ile de yüce Allah, hangi noktada neye gazapta bulunduğunu da açıklamış olmaktadır. Böylece böylene şiddetli olan bir azâbı, ancak onların kendi kendilerine zulmetmeleri sebebiyle vereceğini açıklıyor. Meani ilmi açısından âyetin ele alınmasına gelince, bunu da şöylece izah edebiliriz: Bu, kendisinde yani âyette yer alan her bir kelimenin faydasına dikkat edilmesini, cümleleri arasındaki takdim ve tehir yönünün dikkate alınmasını öngörmektedir. İşte bunun içindir ki, âyette, benzerleri arasında (.......) ünleminin seçildiğini görüyoruz. Çünkü bu, benzerlerine göre daha fazla kullanılan, münadanın yani ünlenenin uzaklığına delâlet bakımından yine en çok kullanılan bir kelimedir. Ki o münada, azamet ve melekut makaminin ortaya çıkmasını, bilinmesini gerektirir. Aynı şekilde izzet ve ceberut makaminin görülmesini icab ettirir. Bu ise kendisine seslenilerek bildirilmek istenen kimseyi, basit görerek, önemsemeyerek uzaklaştırmak anlamındadır. Bunun için, “Ey benim yerim” diye buyurulmamıştır. Bunun nedeni daha fazla önemsemediği, basit gördüğü içindir. Çünkü “Benim” arzım diye izafet ya da tamlama ifadesiyle belirtmiş olsaydı bu, yakınlaşmayı ve yakın olmayı gerekli kılardı. Aynı zaman ihtisar amacıyla yani uzatmamak için de, “Ey yeryüzü” diye buyurulmamıştır. Âyette hem yer ve hem gök ifadelerine yer verilmiş olması, her ikisinin de daha hafif ve daha çok kullanılmaları itibariyledir. Aynı şekilde âyette, (.......) yerine (.......) kelimesini zikretmesi daha kısa olması bakımındandır. Bir bu kelime ile, (.......) kelimesi arasında bir yakınlık var olduğundandır. Yine, (.......) diye söylendi ve fakat, (.......) denmemiş ve aynı şekilde; (.......) ve (.......) diye söylenmemiştir. Bütün bunlar cümle uzamasın, kısa ve öz anlatılsın içindir. Yine âyette, “Ğuyyida” kelimesi yerine, (.......) kelimesi seçilmiştir. Keza sadece, su” denmiş ve fakat “Tufan suyu” denmemiştir, (.......) buyurulmuş ve fakat, “Nûh'un ve kavminin emri-işi” diye söylenmemiştir. Bütün bunlar hep kısaltma ve bir de bunların başına gelecek olan ahd harfine ihtiyaç duyulmaması kasdıyla böyle gelmiştir. Nitekim, Karar kıldı, yerleşti manasında (.......) de denmemiştir. Yani, (.......) ve (.......) gibi. Yani fiilin gemiyle birlikte faile isnadına bakılarak böyle yapılmıştır. Bu da yine daha önce geçen (.......) kavlindeki duruma göredir. Burada da mutabakat murat olunmuştur. Daha sonra ise, (.......) denmiş ve fakat, (.......) buyurulmamıştır. Nedeni ise ihtisar ile birlikte tekit istendiğinden böyle buyurulmuştur. Bu ise, kelimelerin meydana gelişine bakılması itibariyle böyledir. Fakat cümlelerin tertibi bakımından bakıldığında, burada nidanın yani ünlem edatının, “Emir” üzerine takdim edilmiş olduğudur. Bu bakımdan, (.......) buyurmuştur. Yoksa, (.......) ve (.......) buyurmamıştır. Burada gerçek manada memur olan yani emir verilenlerin kimler olduğu, uyannm takdimi ile anlaşılsın için ve bir de hemen bunun ardından bizzat münadanın kendisinde varit olan emrin bütünüyle gerektiği gibi anlaşılması için cümlenin gelişine itibar edilmiştir. Bundan da, terşih yani özlü bir mana anlaşılsın istendiğinden böyle bir yola gidilmiştir. Kısaca burada istiâreyi teşrihiye bulunmaktadır ki az söz ile çok mana anlatmaktır. Bir de yere olan emir, göğe yapılan emre takdim edilmiş, buna öncelik verilmiştir. Önce bununla başlamış olması, Tufan olayının onda meydana gelmesi sebebiyledir. Hemen bunun peşinden de, (.......) kavlini getirmiştir. Çünkü bu, su kıssasıyla beraber, ona bitişik ya da bağlı bulunması ve onu tutmaya, durdurma ile irtibatlı bulunması yani bunun da aynı istiâre yoluyla ifadesidir. “Bütün bunlardan sonra da bu kıssadan asıl amacın ne olduğunu Rabbimiz zikrediyor, bu da, (.......) kavliyle belirtilmiş oluyor. Yani, kafirlerin helâki, Hazret-i Nûh ile gemide beraber olan kavminin de kurtarılması için verilen sözü yerine getirdi, demektir. İşte bütün bu ölçülere göre sen de değerlendir ve ders al. Manevî Fesahat açısından değerlendirilmesi: Bur da gördüğüm gibi. Bu gibi manalar açısından güzel bir nazma, dizime sahip olması, anlatmak istediği şeyi daha özet ve daha açık olarak net bir şekilde ortaya koymasıdır. İşte bu gerçekleri sen de görebilmektesin. Murat olunan istemek konusunda düşünceyi ya da fikri kaypaklaştıran herhangi bir düğüm, bir anlaşmazlık tarafı yoktur. Aynı zamanda arzularıan veya istenene ulaşabilmek için yolu dikenli hale getiren bir kayganlık veya zikzak durumu da yoktur. Her şeyi açık ve net olarak ortaya koymaktadır. Lafzi Fesahat yönünden âyetin izahı: Gördüğüm gibi âyetin tüm lafızları Arapça kelimelerdir. Hepsi de Arap dilinde kullanılmaktadırlar. Hepsi de tenafürden, yani hoşa gitmeyen ifadelerden uzak kelimelerdir. Hepsi de beşaatten yani çirkinlikten de uzaktırlar. Hepsi dil açısından öylene tatlı ve hoş ifadelerdir ki üzerinde bir daha o hoşlukta ifade yoktur. Hepsi de öylene akıcıdırlar ki, akıcılıkta üzerinde örnek yoktur. Bütün bunlar âdeta insan boğazından kendiliğinden akıp giden berrak suyun akıcıliğina benzerler. Tatlılıkta bal gibi, incelikte meltem gibidir. İşte bu gerçekler karşısında buna karşı çıkan muannitler, bunun beşer gücünün üstünde bir şey olduğunu ve bu açıdan da bu âyetin bir benzerini getiremeyeceklerini kabul ederek bunda mutabık kalmışlardır. Allah için demek gerekirse zaten Allah tarafından indirilen bir âyetin, bir vahyin durumu ve değeri de ancak böyle anlaşılır. Herhangi bir âlim âyetlerden herhangi birinin üzerinde düşünmemiş olsun ki, mutlaka öylene incelikler yakalar ki, bunların durumu sayılarla ifade olunamaz. Ayrıca, bu durumun sadece âyet açısından bu zikredilenlerle sınırlı olduğunu da hiçbirimiz zannetmeyelim. Belki de anlatılamayıp terkedilenler burada satırlara dökülenlerin çok çok üzerindedir. |
﴾ 44 ﴿