24Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazım görmeseydi o da kadına meyletmişti. İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için delilimizi gösterdik. Şüphesiz o ihlâsh kullarınıızdandı. “Andolsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadına meyletmişti.” Buna yaklaşmamakla ve undan sakınmakla beraber doğal olarak ve tabiat gereği o da ona meyletmişti. Bu, Hasen Basrî'nin tefsirudur. Şeyh Ebû Mansûr Mâturîdî ise şöyle tefsirlamaktadır: “O da ona meyletmişti” kavli, kalbine böyle bir duygu ve his girmişti Ancak kul, kalbinde geçen yanlışlardan dolayı hesaba çekilmeyecek ve sorumlu tutulmayacaktır. Çünkü kulun buna mani olması ve bunun önüne geçmesi mümkün değildir. Dolayısıyla bu yüzden hesaba çekilemez. Çünkü Hazret-i Yûsuf (aleyhisselâm) un ona meylet mesi veya bu işi kafasına koyması tıpkı kadının kesin karar verdiği anlamda bir karar ve kesinlik olsaydı, yüce Allah asla onu ihlas sâhibi ve samimi olan kulları arasında övgüye layık görmezdi.” Bir de şöyle bir tefsir yapılmıştır: (.......) demek, neredeyse Yûsuf da hemen hemen ona meyletmek, yönelmek üzereydi. Diğer taraftan, (.......) demek, bir şeye kastetmek, karar vermek, onun üzerine üzerine gitmek manalarına gelir. (.......) kavlinin cevabı ise, mahzûftur ve şöyledir: “İşte o zaman olacak şey olurdu.” Ancak bunun cevabının, (.......) kavlinin olduğu söylenmiş ise de bu sahih yani uygun değildir. Çünkü, (.......) edatının cevabı kendisine takaddüm etmez yani kendisinden önce gelmez. Çünkü bu, şart hükmündedir ve bu da cümlenin başında yer almayı veya bulunmayı gerektirir. Burhan hüccet ve delil ya da delil manasınadır. Bir de, (.......) kavlinin, (.......) kavlinde var olan kasem yani yemin hükmüne dahil olması da câizdir. Bunun dışında olması da câizdir. Bu durumda okuyucunun, bunu kaseme dahil etmeden yani yemin hükmü dışında kabul ederek okur ve bunu başlı başına bağımsız bir cümle kabul ederse, bu takdirde, (.......) kavlindeki, (.......) kavli üzerinde durması yani vakfetmesi gerekir. Bundan sonra da, (.......) kavlinden alarak okumaya devam etmelidir. Burada bir diğer konu ise, âyette geçen her iki, “kastetti, karar verdi” manalarına gelen kelimelerin aynı manaya gelmediği, ikisinin farklı anlamlar taşıdığı gerçeğini de ihsas ettirmekte, duyurmaktadır. Çünkü, “Yûsuf'un meyletmesi veya yönelmesi, karar vermesi” şöyle tefsir edilmiştir: “Pantolonun düğmelerini çözdü ve kadında sırt üzeri uzanmış yattığı bir hâlde bacakları ve kolları arasına atılıp oturdu.” “Burhan” ise, Yûsuf: “Seni ona yaklaşmaktan uyannm, sakın ha ona dokunma!” diye iki kez üst üste bir ses duydu ve üçüncüsüne de, “ondan yüzçevir, ona yaklaşma, uzak dur, diye bir ses işitmiş ise de, bu da kendisi üzerinde bir tesir bırakmadı, nihayet babası yakıp parmaklarını ısmr vaziyette gözlerinin önünde temsil edilip gözüktü.” diye bir ses işitti ve nihâyetinde de... oldu tarzında tefsir edilmiştir ki, bu da batıldır, asılsızdır. Bunun bâtıl ve asılsız olduğunun delili ve delili da, (.......) Asıl kendisi benim nefsimden murat almak istedi” (Yûsuf,26) kavlidir. Eğer Hazret-i Yûsuf, tefsirda ifade edildiği gibi bir eylemin içine girmiş olsaydı, kendini bundan aklamaz ve temize çıkarma gayretine düşmezdi. Bir de bunun bâtıl olduğunun diğer bir delili da âyetin şimdi ele alacağımız bu kısmıdır. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “İşte böylece biz, kötülük ve fuhşu ondan uzaklaştırmak için delilimizi gösterdik.” Evet eğer Yûsuf tefsirlandığı gibi bir fiilin içinde olsaydı, ondan kötülük uzaklaştmlmazdı. Keza: “Bu, Azîzin yokluğunda ona hainlik etmediğimi herkesin bilmesi içindir.” Kavli de bunu delilidir. Eğer tefsirda ele alındığı gibi olmuş olsaydı, Azîzin yokluğunda da ona mutlaka ihanet ederdi. Nitekim, “Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik,” ile “Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir.” (Yûsuf, 51) kavilleri de bunun delilidir. Tefsirda anlatıları gibi değildir. Çünkü eğer tefsirda söylendiği gibi olmuş olsaydı mutlaka Yûsuf'un bu fiilinden tevbe ettiğinden ve mağfiret dilediğinden de söz ederdi. Nitekim Âdem, Nûh, Yûnus ve Dâvud -Allah’ın selâmı hepsini üzerine olsun- durumlarında görüldüğü gibi burada da olurdu. Kaldı ki yüce Allah onu ihlash bir kimse diye adlarıdırmıştır. Bu da kesinlikle bilinmektedir ki, Hazret-i Yûsuf bu ihlash olma makamında sebat etmiş ve bunu hep sürdürmüştür. O nefsiyle ulül azam olan kimselerin gösterdiği gayret, çaba ve cihat misali cihad etmiştir. Haramlıkla ilgili delillere bakıldığında bu gerçek ortadadır. Öyle ki Hazret-i Yûsuf, Allah tarafından sena ve övgüye layık görülmüş ve buna hak kazanmıştır. (.......) kavlindeki “kef” harfi, mahallen mensûbtur. Yani, “Tıpkı burada tespit ettiğimiz gibi, biz bunu tespit etmişizdir” demektir. Ya da bu, mahallen merfûdur, bu durumda da mana şöyledir: “Durum işte tıpkı bunun gibidir.” “Şüphesiz o ihlâslı kullarınıızdandı.” Medine ve Kufe kırâat okulları mensupları Kur'ân’ın her yerinde geçen, (.......) kelimesini lam harfinin fethasiyle hep, (.......) olarak okumuşlardır. Yani; “Kendisine karşı itâatkâr olmaları sebebiyle Allah'ın kendilerini kurtardığı, ihlas sâhibi kıldığı kimseler” demektir. Bu okula mensup olanların dışındakiler ise bu kelimeyi, esreli olarak, (.......) diye okumuşlardır. Yani, “Allah için dinlerinde samimi ve dürüst olanlar” demektir. “Kullarınıızdan” kavlinin manası, “kullarınıızdan bir kısmını, bazısını” demektir. Yani o da kurtuları, ihlas sâhibi kimselerden ihlash olan bir kimsedir, demektir. |
﴾ 24 ﴿