31Kadın, onların dedikodusunu duyunca, onlara dâvetçi gönderdi; onlar için dayanacak yastıklar hazırladı. Her birine bir bıçak verdi. Kadınlar meyveleri soyarken Yûsuf'a: “Çık karşılarına!” dedi. Kadınlar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar. Şaşkınlıklarından ellerini kestiler ve dediler ki: Hâşâ Allah'ı tenzih ederiz! Bu bir beşer değil... Bu ancak üstün bir melektir! “Kadın, onların dedikodusunu duyunca,” Yani Kralın kansı Raiyi, kâdirılar tarafından çekiştirilip hakkında dedi kodu yapıldığını duyunca. Çünkü kâdirılar kendisi hakkında, Kralın karısı Raiyi, Kenan diyarından gelen kölesine aşık olmuş ve onun için kara sevdaya tutulmuş da, bundan dolayı ona karşı öfke dolmuş gibisinden laflar ediyorlardı. İşte o bunları duyunca.. Burada, “İğtiyap” yani gıybette bulunma, dedi kodu yapma, “tuzak” kelimesiyle isimlendirildi, ifade olundu. Çünkü bu da kişinin arkasından ve gizli olarak, ilgili şahıs orada olmaksızın yapılmaktadır. Nitekim birine tuzak kuran kişi de aynen böyle gizli davranarak, ilgili kişiden habersizce tuzağını kurar. Bir tefsire göre Kralın karısı hakkında dedi kodu yapan kadınları sırdaşı kabul etmiş ve içini onlara açarak, onlardan bunu gizlemelerini istemiştir. Fakat onlar da kadının aleyhinde olmak üzere sımnı açığa vurmuşlardır. “Onlara dâvetçi gönderdi;” Bunun üzerine kadın da onları evine davet etti. Anlatıldığına göre kadın, kırk tane kadını evine davet eder ve bu davet edilenler arasında dedi koduyu yapan o beş kadın da bulunmaktadır. “Onlar için dayanacak yastıklar hazırladı.” Hazırladı, sağladı. Kelime iftial babmdandır ve kök olarak da, “Atad” kelimesinden türemedir. Burada geçen, (.......) kelimesi, dayanılıp yaslarıılacak yastıklar demektir. Böyle bir hazırlıktan kasıt ise ki bu, arkalannı yastıklara yaslanmış olarak ve ellerinde de bıçaklar olduğu hâlde oturma halidir, işte karşılarına Yûsuf çıkınca, onun durumu karşısında dehşete kapılsınlar da, böylece kendilerinden geçsinler ve bu arada elleri birbiri üzerine düşüp bıçakların keskinliği sayesinde ellerini kesmiş olsunlar. Çünkü bir yere yaslarııp oturmuş olan kimse herhangi bir şey sebebiyle apışıp kalır ve kendinden geçerse, elleri birbiri üzerine düşer. “Her birine bir bıçak verdi.” Çünkü o dönemde insanlar tıpkı yabancılar yani Arap olmayanlar gibi bıçakla yiyeceklerini yerlerdi. “Kâdirılar meyveleri soyarken Yûsuf'a: Çık karşılarına!'dedi.” Kırâat imâmlarından Basra okuluna, Âsım ve Hamza'ya göre “T” harfinin kesriyle, diğer imâmlara göre ise “T” harfinin zammıyladır. “Kâdirılar onu görünce, onun büyüklüğünü anladılar.” Ne kadar önemli biri olduğunu anladılar. Bu parlak güzellik ve dehşet verici, göz kamaştmcı cemalin karşısında hepsi de kendilerinden geçtiler, şaşırıp donakaldılar. Çünkü Yûsuf'un diğer insanlara göre güzelliği âdeta ayın ondördündeki dolunayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibiydi. Hatta Yûsuf Mısır sokaklarında yürürken yüzünün parlakliği ve ışıması duvarlara yansırdı. Hazret-i Yûsuf, Rabbi Hazret-i Âdem'i yarattığı gündeki güzellik gibi güzelliği onunkine benziyordu. Bir tefsire göre de Hazret-i Yûsuf güzelliğini ninesi Sare'den veraset yoluyla elde etmiştir yani onun güzelliği torununa geçmiştir. Bir tefsire göre ise, (.......) kelimesi, “Hidna” yani hayız gördüler anlamındadır. Bu kelimenin sonunda bulunan” He” harfi de sekt yani durmak içindir. Çünkü bu, herhangi bir mefule müteaddi olamaz. Yani mefûl almaz. Esasen bunun anlamı, büyüme çağma ermek demektir. Çünkü kadın hayız hâlini görmeye yani aybaşı olmaya başladığı andan itibâren çocukluk çağından çıkıp artık erginlik çağma ermiş olmaktadır. Sanki Ebuttıyb Mütenebbi de şu sözünü bu tefsirden almış gibidir: Manası şöyledir: “Ey güzel! Allah'tan kork da yüzündeki bu güzelli ği bir örtüyle kapat ki kimse sapıtmasın. Eğer gösterirsen güzelliğini, örtülerine bürünmüş temiz kadınlar bile sende gördükleri güzellik sebebiyle hayız görürler yani şaşırırlar-yoldan çıkarlar.” “Şaşkınlıklarından ellerini kestiler” Ellerini yaraladılar. Meselâ, “Et kesiyordum, bu sırada elimi kestim” dediğinde, bununla elimi yaraladım, demek istemiş olursun gibi. Yani kâdirılar ellerinde bulunan yiyecek maddelerini keserlerken, Hazret-i Yûsuf'u görür görmez dehşete kapılırlar ve onun güzelliği karşısında ellerini yaralarlar. “Ve dediler ki: Haşa! Allah'ı tenzih ederiz!” Burada, (.......) kelimesi tenzih manasını ifade eder ve istisna anlamı taşır. Meselâ, “Esael kavmu Haşa Zeydin” gibi. Bu da cer edatlarından bir edattır. Burada tenzih ve temize çıkarma anlamında kullanıldı. Çünkü, (.......) kavlinin manası, Allah her türlü eksiklikten beri ve uzaktır, münezzehtir. Ona acizlik asla isnat olunamaz. Kırâat imâmlarından Ebû Amr, (.......) olarak okumuştur ki bu senin, “Sukya leke” ifadene benzer bir ifadedir. Sanki, “Beraatım” aklanmıştır, temize çıkmıştır, der gibi. Sonra da, (.......) diye söyledi ki, kimin temize çıkardığını, akladığını böylece açıklamış oldu. Ebû Amr dışında kalan kırâat imâmları ise bunu,(.......) olarak, kelimenin sonunda yer alan elif harfini kaldırarak yani hazfederek okumuşlardır. Mana şöyledir: Acizlik nitelemelerinden Allah'ı tenzih eder, beri kılarız. Allah'ın bunun gibi bir güzelliğe sahip birini yaratmasından dolayı, Onun kudreti karşısında şaşkınlıklarını böylece dile getirmiş oldular. “Bu bir beşer değil... Bu ancak üstün bir melektir!” Şaşırtıcı ve gördükleri harikulade güzellik karşısında, kâdirılar onun bir beşer, bir insan olamayacağım söylediler ve bu olsa olsa ancak bir melektir, diyerek, ona melekliği yakıştırdılar. Nitekim insan oğlu doğal olarak nasıl ki şeytandan daha kötü ve daha fena bir varlık olmadığı kanaatine vardıkları gibi meleklerden daha güzel bir varlık olamayacağı kesin kanaatine sahip oldular. |
﴾ 31 ﴿