29Ey iman edenler! Eğer yaptığınız ve yapmadığınız her işte Allah'tan korkarsanız, O size, bu konularda iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilecek bir anlayış, hakla bâtılı ayırdedebileceğiniz bir hidayet vesilesi verir, suçlarınızı örter, sizi cezalandırmaktan vazgeçer ve sizi bağışlar. Allah, büyük lütuf sahibidir. Allah'ın, kullarına olan lütfü çok büyüktür. Bu ifade, daha önceki ifadeyi açıklar ve Allahü teâlâ'nın, kullarına vereceği mükâfatın, O'nun bir lütfü ve ihsanı olduğuna, yoksa takvalarının karşılığı olmadığına dikkati çeker. Bir efendinin, kölesinin hizmetine karşılık olarak, ikramda bulunacağını va'detmesi gibi değildir. Âyette birkaç durum belirtilmiştir: 1) Takva: Şeriattaki mertebesine: ”Gücünüz yettiği kadarıyla Allah'tan korkunuz"(Teğâbûn: 16) âyeti işaret eder. Hakikatteki mertebelerine ise şu âyetle işaret edilmiştir: ”Allah'tan gereği şekilde korkun." (Âl-i İmran: 102) 2) ”Takva" muhataplara, ”furkân" (iyi ve kötüyü birbirinden ayırabilme gücü) ise Allah'a isnat edilmiştir. Allahü teâlâ, bir kula hayır dilerse, onu kendine seçer. Onun kalbinde kendi kudsî nurundan bir kandil yaratır. Bu kandil vasıtasıyla da, hak ve bâtılı, varlık ve yokluğu, hudûs (sonradan olan) ve kıdemi başlangıcı olmayıp (ezelî olan) birbirinden ayırır, bu kandil vasıtasıyla yine, kendi nefsinin işlediği ayıp ve kusurları görür. Makdisî'nin şöyle dediği rivayet edilir: ” İbrahim b. Edhemle arkadaş oldum ve ona bu durumunun başlangıcını sordum. Fânî hükümdarlıktan, bakî hükümdarlığa nasıl geçtiğini öğrenmek istedim. Bana şöyle dedi: "Ey arkadaş! Günün birinde, kral köşkünün en üst katında oturuyordum. Köşkün ileri gelen kişileri de etrafımdaydılar. Bir ara kafamı dışarı çıkarıp baktığımda, köşkün avlusunda oturan bir fakir gördüm. Elinde, bir parça kuru ekmek vardı. Su ile ıslatıp, ince tuzla yiyordu. Yemesini bitirinceye kadar ona baktım. Daha sonra, biraz da su içti ve Allah'a hamd ve senada bulundu, sonra köşkün avlusunda uyudu. Allah bana, bu adam hakkında düşünmemi emretti. Kölelerime dedim ki: ”Bu fakir adam uyanınca, onu bana getirin." Adam uyanınca, ” köşkün sahibi seninle konuşmak istiyor" demişler. Fakir: ”Allah'ın adıyla başlarım ve ona güvenirim, güç ve kuvvet ancak Onundur" demiş ve kalkıp huzuruma gelmişti. Beni görünce selâm verdi ve ben de selâmına karşılıkta bulundum. Oturmasını söyledim. Biraz sonra rahatlık hissedip huzura erişince: ”Ey fakir adam! Bir parça ekmeği yedin. Acıkmıştın doydun." dedim. O da: ”Evet" dedi. ”Susamıştın, içtin ve suya kandın" dedim. ”Evet" dedi. Daha sonra: ” Güzel bir şekilde, sıkıntısız ve gamsız bir halde uyudun ve rahatladın" dedim. Buna da ”evet" cevabını verdi. Daha sonra, kendi nefsimi kınayarak dedim ki: ”Ey nefis! Dünyayı ne yapayım! Ey nefis! Gördüğüm ve işittiğimle yetinmiyor musun?" Bundan sonra, Allahü teâlâ'ya kesin bir surette tevbe ettim. Gün batıp gece olunca, yün bir elbise ve yün bir başlık giyerek, yalınayak bir şekilde Allahü teâlâ'ya yöneldim." 3) Mağfiret, Allahü teâlâ'nın büyük bir lütfudur. Kul, Allah'a hüsnü zanda bulunmalıdır. Mağfiret, kesin değildir. Allahü teâlâ'nın, Mûsa Peygambere şunları vahyettiği anlatılır: ”Sana, dinin direği olan beş şey söyliyeceğim: 1) Mülkümün bittiğini bilmedikçe, bana itaat etmekten vazgeçme, 2) Hazinelerimin tükendiğini bilmedikçe, rızkına aldırış etme bu konuda endişen olmasın, 3) Düşmanın olan şeytanın ölmüş olduğunu bilmedikçe, onun sana sürpriz yapacağından emin olma ve onunla savaşı bırakma, 4) Seni bağışladığımı bilmedikçe, günahkârları ayıplama, 5) Cennetime girmedikçe de, azabımdan emin olma." Akıllı kimse, ömrünün sonuna kadar çalışmak zorundadır ki, Allahü teâlâ da onun fânî varlığının günahlarını bağışlasın. Celâl ve Cemâl'inin nurlarıyla o kimseyi kaplasın. |
﴾ 29 ﴿