25Gerçekten Allah size, birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde yardım etmişti de... Ey Muhammed Ashabı! Allah'a yemin olsun ki, O size, düşmanlarınıza karşı yardım etmiş ve sizi onlara karşı üstün kılmıştı. Halbuki sizler, hem sayı ve hem de cephane bakımından azınlıktaydınız. Âyette geçen ”birçok yer ”den maksat, savaşlar ve savaş alanlarıdır. Savaşlardan maksat ise; Bedir olayları, Ahzab, Kurayza, Nadir, Hudeybiye, Hayber ve Mekke'nin fethi gibi olaylardır. "Huneyn günü" ifadesi, o günde bir savaş yapıldığı için kullanılmıştır. O savaşın adı, Huneyn gazvesidir. Bunun bir adı da, Hevâzin gazvesidir. Bu savaşa Evtâs gazvesi de denir ki gazvenin yapıldığı yere nisbetle böyle isimlendirilmiştir. Huneyn, Tâif’le Mekke arasında bir vadidir. Çokluğunuz size kendinizi beğendirmişti. Sayınızın çok ve malzemenizin bol olması, sizleri sevince boğmuştu. Huneyn gazvesi Müslümanlarla Hevazin ve Sakif kabileleri arasında olmuştur. Müslümanların sayısı on iki bin kişiydi. Bunların on bini, Mekke fethine katılan ensar ve muhacirler, diğer iki bini ise, Mekke'nin fethinde Hazret-i Peygamber tarafından serbest bırakılan (tulekâ) gruptu. Hevazin ve Sakif ise, dört bin kişiydi. Rivayet edildiğine göre, Mekke'nin fethi. Ramazan ayının sonlarında olmuş, Hazret-i Peygamber de Mekke'de Şevval ayına kadar kalmıştı. Sonraki gün ise. Şevval ayının 6. günü olan cumartesi günüydü. İşte bu gün, Huneyn gazvesine çıkılan gündür. Hazret-i Peygamber, Attab b. Esîd'i Mekke'de vali olarak bıraktı. O, Mekke'lilere namaz kıldıracaktı. Mu az b. Cebel ise sünnet ve fıkıh öğretecekti. Mekke fethedildiği zaman, çevredeki Arap kabileleri Hazret-i Peygamber'i tanıyıp itaat etmişlerdi. Hevazin ve Sakif ise, tanımamıştı. Bu iki kabile, azgın ve isyancı idiler. Hazret-i Peygamberin kendilerine gazve tertip edeceğinden korkup, yığınak yaparak azgınlıklarını artırmışlar: ” Muhammed, savaşmayı beceremeyen bir toplulukla karşılaşmış ve onun için galip gelmiştir" demişlerdi ve bu hususta ittifak etmişlerdi. Savaşa çıkarken kendileriyle beraber, hanımlarını, çocuklarını ve inallarını da almışlardı. Hanımları, erkek saflarının arkasında ve develer üzerinde taşıyorlardı. Daha arkada ise, develer, koyunlar ve diğerleri geliyordu. Böyle yapmalarının gayesi, herkesin kendi ailesi namına savaşması ve hiçbir kimsenin kaçmamasıydı. Nitekim böyle yaptılar ve Evtas denilen yere vardılar. Hazret-i Peygamber de bir gözcü göndererek, onların durumunu araştırmıştı. Bu gözcü, Benî Süleynı kabilesinden Abdullah b. Ebî Hazr idi. Gözcü onlara ulaştı ve Hevazinlilerin başkanı olan Mâlik b. Avf'ın topluluğa şöyle dediğini duydu: ”Sizler dört bin kişisiniz. Düşmanla karşılaştığınız zaman, onlara tek bir adammışsınız gibi bir anda saldırın, kılıçlarınızın kınlarını kırın. Allah'a yemin ederim ki, eğer dört bin kılıçla bir şeye vurursanız mutlaka parçalanır." Hazret-i Peygamber'in gözcüsü geri dönünce, bu duyduklarını anlattı. Bunun üzerine Seleme b. Sekime el-Ensarî şöyle dedi: ”Ey Allah'ın elçisi! Bugün azlığız, yenenleyiz." Bu söz Hazret-i Peygamber'i çok üzdü. Çünkü bu söz, çokluktan dolayı şımarma ifadesidir. Hazret-i Peygamber bineğine bindi, zırhını kuşandı, bayrak ve sancakları açarak ensar ve muhacirlerle beraber yola çıktı. Huneyn vadisine vardıklarında, düşman ordusu karşılarına çıktı. Düşmanlar, vadi yamaçlarında ve geçitlerinde mevzilenmişlerdi ve okçu idiler. Şiddetli bir çarpışma oldu ve müşrikler yenildiler. Nesillerini bıraktılar ve bu arada Müslümanlar da bocaladılar. Müşrikler: ”Ey kötülük savunucuları! Kötülükleri anlatınız!" diye bağırıyorlardı. Tekrar geri dönüp onlara bir hamle daha yaptılar. Böylece, o şımarma kelimesi Müslümanlara ulaşıverdi. Yani, şımarmanın uğursuzluğuna uğrayıp dağıldılar, bir koyun sağacak kadar bile duramadılar. Fakat bu size bir fayda sağlamamıştı. ifadesinden anlaşılan da işte budur. Yani, çokluğunuz size, ihtiyacınızı giderebileceğiniz hiçbir şey bırakmadı. Yeryüzü ise, geniş olmasına rağmen size dar gelmişti ve sonra da gerisin geri kaçmıştınız. Korkunuzun şiddetinden, orada nefislerinizin uyum sağlayabileceği bir mekân bulamadınız. Yerine sığmayan kimse gibi, siz de orada bir yere yerleşemediniz. Şâir der ki: Allah'ın ülkesi geniş olduğu halde, Aranan korkak için av tuzağı gibi dardır. Daha sonra ise, inkarcılara sırtınızı dönerek, yenilmiş bir şekilde geri döndünüz. Böylece, Mekke'li bir grup, düşmanın yenilgisinden dolayı neşeyle doldu. Yenildiklerinde, Hazret-i Peygamber tek başına kalmıştı. Yanında, amcası Abbas'tan başka kimse yoktu. Abbas, Hazret-i Peygamber'in bineğinin yularını, amcasının oğlu Ebû Süfyân b. Harb de üzengisini tutuyordu. Bineği müşriklere doğru koşturuyor ve: Ben yalancı olmayan bir nebiyim. Ben Abdulmuttalib'in oğluyum diyordu. Bu bir şiir değildi. Çünkü kasten söylenmemişti. ”Ben Abdulmuttalib'in oğluyum" diyordu, ”Abdullah'ın oğluyum" demiyordu. Çünkü Araplar. Hazret-i Peygamberi dedesinin şöhretinden ve dedesi hayattayken babası öldüğünden dolayı ona nisbet diyorlardı. Yoksa Hazret-i Peygamberin bu ifadesi, atalarıyla övünmek için söylenmiş bir ifade değildir. Atalarla övünmek, câhiliye dönemine ait bir olaydır. Şöyle rivayet edilmiştir: Hazret-i Peygamber inkarcılara bir hamle yapıyor ve onlar da kaçıyorlardı. Sonra inkarcılar ona hamle yapıyordu, o da karşı koyuyordu. Hazret-i Abbas şöyle der: ”Hazret-i Peygamberin bineğini, müşriklere doğru koşmaması için bağlıyordum." Böylece, onun yiğitliğinin nereye vardığını anlamış oluyoruz. Çünkü bu durum, onun yiğitliğini belgeler. Hazret-i Peygamber'in bu durumu, inkarcıların kendisine saldırmasından korktuğu için değildi. Çünkü o, Allah tarafından korunuyordu. Abbas'a ”insanlara seslen" diyordu. O da Etısar'a seslendi sonra da: ”Ey ağaç ashabı" diye bağırdı. (Bunlar bey'at-ı rıdvan ehli idi) Daha sonra da: ”Ey Bakara Sûresi topluluğu" diye seslendi. Onlar sanki tek ağızdan cevap verir gibiydiler ve ”Emret! Emret!" diyorlardı. |
﴾ 25 ﴿