37(Kutsal ayları) ertelemek, ancak inkârda ileri gitmektir. Araplar savaş halindeyken, kutsal ayların biri girdiğinde, o ayı helâl kabul ederler ve gelecek olan ayı kutsal kabul ederlerdi. Yani, içinde bulundukları ayın kudsiyetini, bir sonraki aya ertelerlerdi. Allahü teâlâ ise, bu erteleme olayının inkârda ileri gitmek olduğunu söylüyor. Çünkü bu durum, Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helâl, helâl kıldığı bir şeyi de haram saymaktır. Bu durum ise, inkârlarına katılan son bir inkâr ve inkarcıların bid'atlarına bir katkıdır. Çünkü onunla, inkarcı olanlar saptırılırlar. Onları saptıran Allah'tır. Çünkü onların savaşa başlamalarının sebeblerini ve sapıklıklarını yaratan Allah'tır. Yahut da, onları başkanları saptırmıştır. Çünkü onlar bu kimselere uyarlar ve dolayısıyla sapıtırlar. Allah'ın haram kıldığının sayısını denkleştirmek ve O'nun haram kıldığım helâl kılmak için, kutsal ayı, bir yıl helâl sayarlar, bir yıl da haram sayarlar. Ertelemiş oldukları ayı, senenin kutsal aylarından biri sayarlar. İçinde bulundukları ayı ise, kutsal saymazlar. Daha sonraki bir yılda ise, kendi gayelerinin değişmesine ilişkin olmayan kutsal bir ayı, kendileri için kutsal sayarlar. Onların böyle yapmalarının sebebi ise, Allah'ın kutsal kıldığı ayları çiğnemektir. Allah'ın kutsal kıldığı aylar dört tanedir. Onlar şöyle derler: ”Kutsal aylar dört tanedir. Biz de zaten dört tane ayı kutsal kılıyoruz." Böylece onlar, bir hile yoluna başvurmak suretiyle, Allah'ın mukaddes kıldığı belli bir ayı ihlâl ediyorlar. Onların kötü işleri, kendilerine güzel gösterildi. Onların bu kötü davranışları, kendileri için tatlı bir duruma getirildi ve nefislerine daha sevimli gösterildi. Bu kötü durumu süslü gösteren, ya Allah'tır, ya şeytandır ya da nefistir. Allah, inkarcılar topluluğunu hidayete erdirmez. Onları hidayete ulaştırmaz. Onlar hidâyet yolunu tutarlarsa, kendilerini hidâyete ulaştırır. Oysa onlar, kendi hür iradeleriyle, kötü bir seçim yaparak, Allah'tan yüz çevirmişler ve büyüklenmek suretiyle, sapıklık çölüne düşmüşlerdir. Âyette adı geçen erteleme olayına, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) de şu hadisiyle işaret buyurmuştur: ”Bir hastalığın kendiliğinden başkasına geçmesi, uğursuzlarıma, baykuşu uğursuz sayma ve Safer ayını uğursuz sayma yoktur." Cahil iye dönemi Arapları, Allah'ın takdirini gözardı ederek, hastalıkların kendiliğinden bulaşıcı olduğuna inanırlardı. Halbuki hastalığın bulaşması, Allah'ın takdiridir. Bu duruma, Hazret-i Peygamber'in şu sözü ne güzel bir delildir: ”Hasta develeri, sağlam develer yanına uğratmayınız!"“0) Bu ifade, belâya sebep olan şeylerden kaçınmayı öğütlemektedir. İnsan, kendisini suya, ateşe atmamakla ve yıkılabilecek bir şeyin altına girmemekle emrolunmuştur. Çünkü, orası yıkılınca, acı çeker, ya da helak olma olur. Yine bunun gibi, ciizzam hastalarına yaklaşmamak ve taun hastalığı bulunan ülkeden uzaklaşmak da emredilmiştir. Bütün bu sayılanlar, hastalık ve helak olma sebebidir. Allahü teâlâ, hem sebeplerin, hem de müsebbiplerin yaratıcısıdır. Belâlardan kaçınmanın emredilmiş olması, zayıf mümini korumak içindir ki, tesirin sebeplerden oluşuna inanmasın. Yani, belâ geldiğinde, yahut hastalık bulaştığında: ”Bu tabiîdir, Allah'ın kaza ve kaderiyle değildir" demesin. Fakat insanın Allah'a güveni sağlam, kaza ve kadere imanı da tam olursa, o insanın bu sebeplerin bazısından kaçınmaması caizdir. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in, cüzzam hastalığına yakalanmış kimselerle birlikte yemek yediği ve: ”Allah'ın adıyla, O'na güvenerek, O'na dayanarak" dediği rivayet edilmektedir. Yukarıda geçen hadiste ”hâme" (gece kuşu veya baykuş) kelimesi geçmektedir. Bu kelimeye iki anlam verilmiştir. Bunlardan birine göre, Araplar, baykuşu uğursuz kabul ederlerdi. Baykuş, birisinin kapısına düşünce, ”kendisinin veya ailesinin ölüm haberini getirdi" derlerdi. İkinci anlamı ise, Arapların şu yanlış inançlarıdır: Bir kimse öldürülür de intikamı alınmazsa, o ölünün ruhu baykuşa döner ve kabrinin yanında kanat çırpar. Bu esnada da: ”Beni öldürenin kanından bana içirin! Bana onun kanından içirin!" diye feryad eder. İntikamı alınınca uçup gider. Yine denilir ki, Arapların iddiasına göre, ölünün kemikleri çürüyünce ”hâme"ye dönerin iş. Bocalayarak kabirden çıkar ve ölüye, ailesinden haberler getirilmiş. Bu ifade, birçok müfessirin yorumu olup, meşhur olmuştur. Hazret-i Peygamberin ”safer ayını uğursuz sayma yoktur" ifadesinde de iki anlam vardır. Birincisi: Cahiliye dönemi Arapları, insan karnında bir yılan olduğuna, acıktığı zaman insanın ciğerini ısırmış olduğuna ve bu yılana safer, denildiğine inanırdı. İkinci anlam ise: Muharrem ayının kutsallığını Safer ayına ertelemiş olmalarıdır. Bir başka izaha göre Araplar Safer ayını uğursuz sayıyorlardı. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) bu sözü ile Safer ayında uğursuzluk olmadığını belirtmiştir. İkdü'd-Dürer adlı kitapta şöyle denilir: ”Cahiliyye Araplarının çoğu, Safer ayını uğursuz kabul eder ve yolculuğa da çıkmazlardı. Safer ayını uğursuz saymak, yasaklanan uğursuzlanmalar türündendir. Çarşamba gününü uğursuz kabul etmek, kışın sonundaki ”eyyâmü'l-acaiz" kocakarı günlerini uğursuz saymak da yasaklanmış olan şeylerdendir. Cahiliye insanlarının, sadece Şevval ayında nikâh yapmalarının uğursuzluk getireceğine inanmaları da yasaklanmıştır. Bu konuda şöyle söylenir: Geçmiş yıllarda bir Şevval ayında, taun hastalığı ortaya çıkmış ve birçok gelin-damat ölmüştür. Onun içindir ki, cahiliye Arapları şevval ayını uğursuz, kabul ederlerdi." Dinimiz bu bâtıl inançları yasaklamıştır. Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) annemiz şöyle der: ”Hazret-i Peygamber, benimle Şevval ayında evlendi. Şevval ayında benimle zifafa girdi. Ona, hangi hanımı benden daha değerliydi?" Zamanların, birini diğerinden ayırmak suretiyle, uğursuzluğu Safer ve benzeri aylara özgü kılmak, doğru olmayan bir inanıştır. Çünkü bütün zamanlar, Allah'ın yarattığı şeylerdir. İnsanlar zaman içinde yaşarlar... Öyleyse, bütün zamanlar insana uğursuzdur. Aslına bakılırsa, uğursuzluk anlayışı, büyük bir günahtır. İbn Mes'ûd: ”Bir şeyde uğursuzluk olsaydı, iki sakal arasında (yani dilde) olurdu" der. Bir hadiste ise şöyle buyurulur: " Üç şeyde uğursuzluk vardır: Kadında, evde ve atta." Bu hadisin yorumu şöyledir: Kadının doğurgan olmaması, onun uğursuzluğuna; evin uğursuz olması, komşunun kötü olmasına ve ondan sıkıntı çekilmesine; atın uğursuz olması ise, üzerine binilerek Allah yolunda cihad edilmemiş olmasına işarettir. Atlar da üç çeşittir. Rahmanın atı, insanın atı ve şeytanın atı. Rahmanın atı, üzerine binerek Allah yolunda savaşmak içindir. İnsanın atıyla döl alınmak suretiyle fakirlikten korunulur. Şeytanın atıyla da, kumar oynanır ve yarış yapılır. |
﴾ 37 ﴿