40

Siz ona yardım etmeseniz de, Allah ona yardım etti. Siz, Tebük savaşında Hazret-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e yardım etmemiş olsanız bile, Allahü teâlâ ona yardım eder. Nitekim etti bile.

Hani, inkâr edenler onu yurdundan

çıkardıklarında... Onu öldürmeyi tasarladıkları için, yurdundan çıkmasına sebep oldular. Ancak, Hazret-i Peygamber, Allah'ın izni ve emriyle yola çıkmıştı. İnkarcıların çıkarmak istemesiyle çıkmamıştı.

Mağaradaki iki kişiden biri olarak... O ikiden biri Hazret-i Peygamber, ikincisi de Hazret-i Ebû Bekir'di. Bu mağara, Sevr tepesindeki bir mağaradır. Mekke'ye bir saat uzakta, Mekke'nin sağında ve güney taralindadır.

Olayı şöyle anlatmak mümkündür:

Mekke'li müslüınanlar, inkarcıların birçok eziyetlerine maruz kalınca, Hazret-i Peygamber onlara göç etme izni verdi ve: ”Hurmalık bir yerde iki kayalığın arasında sizin göç edeceğiniz yeri gördüm" dedi. Daha sonra ise: ”Oraya göç etmek için bana izin verilmesini ümid ediyorum ” dedi. Hazret-i Ebû Bekir de: ”Babam sana feda olsun, orasını istiyor musun?" diye sordu. Hazret-i Peygamber de ”evet" cevabını verdi. Bunun üzerine Ebû Bekir, göç esnasında Hazret-i Peygambere arkadaşlık etmek için kendini adadı. Bu konuda hiç gecikmediler. Herkes hicret etti. Yalnız Hazret-i Ebû Bekir, Ali, Süheyb, hapiste olanlar, hasta olanlar ve yola çıkmaya gücü yetmeyenler bu göçe katılmadılar. Bu arada Hazret-i Ebû Bekir de sekiz yüz dirhem ödeyerek iki tane deve aldı. Onları yolculuğa hazırlamak üzere en iyi şekilde yemledi. Bu iki hayvan, Hazret-i Ebû Bekir'in yanında üç ay kadar kaldı. Çünkü göç, Zilhicce ayında başlamıştı. Hazret-i Peygamberin göçü ise, Rebîul evvel ayında gerçekleşmişti.

Kureyşliler, Hazret-i Peygambere biat eden Evs ve Hazrec kabilcleriyle. Peygambere yardımcı olan diğer kabileleri görünce, Onun Mekke'den çıkıp insanları etrafında toplayarak kendileriyle harbetmesinden korktular. Hazret-i Peygamber'in durumunu görüşmek üzere, Dâru'n-Nedve denen yerde bir danışma toplantısı yaptılar. Dâru'n-Nedve, Mekke'de bulunan ilk ev olup, Kusay b. Kilâbin evinin yerinde idi. Hicr tarafı, şu andaki Makam-ı Hanefi yanındadır. Onun mescide açılan bir kapısı vardır. Orada kongreler yapıldığı için bu adı almıştır.

Kureyşliler danışma toplantısındayken, şeytan, Necid ülkesinden yaşlı bir adam kılığına girerek yanlarına gelir ve: ”Ben Necid'liyim" der. Adamın böyle demesinin sebebi, Kureyş'l ilerin ”bu toplantıya Tihame halkından kimse katılmasın" demeleriydi. Çünkü onlar, Hazret-i Peygamberden yana idiler. Bu adama da, Mekke'den olmadığı için, ses çıkarmadılar. Onun toplantıda bulunması, Mekkelilere zarar vermezdi. Bu toplantıda, bazıları Hazret-i Peygamberin hapsedilmesini, bazıları da sürgüne, gönderilmesini teklif etti. Allahü teâlâ bu konuya: ”Hani, inkarcılar seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için sana tuzak kurmuşlardı" (Enfal: 30) buyurmak suretiyle işaret eder.

Yaşlı adam kılığındaki şeytan, onların bu fikirlerine engel oldu. Sonunda Ebû Cehil'in teklifi oy birliğiyle kabul edildi. O şu görüşü ortaya atmıştı: ”Kııreyş'in her kabilesinden, iyi kılıç kullanan bir delikanlı seçilip, Muhammed'i birlikte öldürecekler. Böylece, onun kanı bütün kabilelere dağıtılmış olacak. Abdi Menaf oğulları da, bütün Kureyş kabilelerine savaş açamıyacak ve diyet ödenmesini kabul edecekler." Ebû Cehil'in bu görüşünü İblis de güzel buldu ve anlaşmış olarak dağıldılar. Daha sonra, Cebrail Hazret-i Peygambere gelerek, Mekkelilerin hilesini bildirdi ve o gece yatağını terketmesini emretti. Hazret-i Peygamber bu durumu öğrenince, Hazret-i Ali'ye: ”Yatağımda uyu! Benim elbiseme sarıl. Sana hoşlanmıyacağın bir şey yapamazlar" dedi. Ali'ye, yatağına yatmasını emretmesinin sebebi, Ali'nin onlara karşı koyabilecek bir güce sahip olmasındandır. Böylece Hazret-i Peygamber ve Hazret-i Ebû Bekir Allah'ın emrettiği yere kadar ulaşmış olacaklardı.

Gecenin üçte biri geçip, tamamen karanlık basınca, ayarlanan kılıçlı gençler, Hazret-i Peygamber'in kapısında toplandılar. Bunlar yüz kişiydiler. Duvar üzerine tırmanmış, üzerine çullanmak ve derhal öldürüvermek için Hazret-i Peygamber'in uyumasını bekliyorlardı. Bu esnada Hazret-i Peygamber, Yâsîn suresinin ilk dokuz âyetini okuyarak aralarından çıkıverdi. Allahü teâlâ, onların görme duyularını aldığı için Hazret-i Peygamberin çıktığını görememişlerdi. Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) onların arasından çıkıp giderken, yerden bir avuç toprak alıp suratlarına doğru atmıştı. Bir süre sonra oradan geçen birisi bekleyenlere: ”Ne bekliyorsunuz?" diye sorunca. ”Muhammed'i bekliyoruz" dediler. O da: ”Allah cezanızı versin. Muhammed aranızdan çıkıp gitti. Her birinizin başına da bir avuç toprak serpti. Halinizi görmüyor musunuz?" dedi. Ellerini başlarına götürürler ve topraklı olduğunu görünce, Hazret-i Ali'nin yanına girerek ”Muhammed nerede?" diye sordular. O: ”Nereye gittiğini bilmiyorum" cevabını verdi. Hazret-i Peygamber ise, Cebrail'in işareti üzerine, Ebû Bekir'in evine gitmişti. Eve girince: ”Hicret etmem için izin verildi" demiş, Ebû Bekir de: ”Babam sana feda olsun, sana arkadaş olmak istiyorum" demişti. Resûlullah'ın bunu kabul etmesi üzerine de, sevinç gözyaşlarını tutamamıştı. Şâir der ki:

Neşe bana o kadar saldırdı ki,

Sevincimden ağlar oldum.

Ey göz! Göz yaşı senin âdetin oldu.

Bazan neşeden, bazan da hüzünden ağlarsın.

Hazret-i Ebû Bekir: ”Bu iki binekten birini al. Bunları hicret için hazırlamıştım" deyince, Hazret-i Peygamber: ”Olur; ancak, ücretini vermek şartıyla" cevabını verdi. Bu ifade, yapılan göçün canıyla ve malıyla olmasını sağlamak içindi. Yoksa, Ebû Bekir Hazret-i Peygamber için malının çoğunu harcamıştı. Sonra Hazret-i Peygamber ve Ebû Bekir, Abdullah b. Ureykıt adında bir adam kiraladılar. Kureyşlilerin dininden olan bu adam, onlara Medine'ye gitmek için kılavuzluk yapacaktı. Bineklerini bu adama verdiler ve üçüncü gecenin sabahında iki binekle beraber Sevr mağarasına gelme konusunda sözleştiler. O gece Ebû Bekir'in evinde kaldıktan sonra, ertesi gece mağara tarafına doğru çıktılar. Ebû Bekir, bazan peygamberin önünde, bazan da arkasında yürüyordu. Bunun sebebini sorunca da şu cevabı veriyordu: ” Ey Allah'ın Rasûlü! Önden pusu kuracaklarını düşününce öne geçiyorum, arkadan takip edilebileceğini düşününce, arkaya geçiyorum."

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) mağaraya girmek isteyince: ” Dur ey Allah'ın Elçisi! Mağarayı temizleyeceğim" diyerek mağaraya girdi. Mağarayı temizlerken, Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'e zarar verecek bir şey çıkıp da eziyet etmesin diye, bütün delikleri elbisesiyle kapatıyordu. İkisi de mağaraya girince, Allahü teâlâ'nın izniyle mağaranın önünde bir ağaç meydana geldi ve etrafına dal budak salarak tüm mağaranın önünü kapattı. Daha sonra da yine Allah'ın emriyle bir örümcek, bu ağacın dalları arasına sıkı bir şekilde ağ ördü. Böylece, Allahü teâlâ iki kulunu onların şerrinden korudu. Kasîde-i Bürde de şöyle denir:

Onlar, güvercini ve örümceği,

Yaratıkların en hayırlısı için ağ örmez ve O'nu koruyamaz sanmışlardı.

Müşrikler Hazret-i Peygamber'i ellerinden kaçırınca, bu durum, onların zoruna gitmiş ve korkmuşlardı. Onu Mekke'de bulamayınca bir grup izci göndermek suretiyle, aratmaya başladılar. Mağaranın ağzına geldiklerinde, içlerinden birisi: ” Mağaraya girin" dedi. Ümeyye b. Halef de: ” Mağaraya girmenize ne gerek var. Mağaradaki örümcek ağı, Muhammed'in doğumundan önce örülmüş. Oraya girmiş olsa, bu ağ örülmüş olmazdı" dedi. Onlar mağaranın etrafında dolaşıp durdukça, Hazret-i Ebû Bekir de Hazret-i Peygamber'e bir şey yapacaklarından korkarak üzülüyordu. İşte bu durum üzerine Hazret-i Peygamber, mağara arkadaşına: ”Üzülme, Allah bizimledir" diyordu. Âyet de buna işaret etmektedir:

Arkadaşına: 'Üzülme! Allah bizimle beraberdir' diyordu. Bundan dolayıdır ki, ”Ebû Bekir'in sahabe olduğunu inkâr eden, Allah kelâmını inkâr etmiş ve kâfir olmuş olur" demişlerdir. Yine Râfizilerden her kim, Hazret-i Ebû Bekir ve Ömer'e söver ve o ikisini lanetlerse, kâfir olurlar. Hazret-i Ali'yi onlara tercih ederlerse, bu sefer de bid'atcı olurlar. Hazret-i Ebû Bekir'in bir topluluğa şöyle dediği söylenir: ” Tevbe sûresini hanginiz okuyabilir?" Bunun üzerine adamın biri ”ben okurum" diye okumaya başlamış ve: ”Hani mağaradaki arkadaşına... diyordu" kısmına gelince, Ebû Bekir ağlamış ve şunu söylemiştir: ”Vallahi oradaki arkadaşı bendim."

Ebû Bekir'e ”korkma" demiyor, ”üzülme" diyor. Çünkü, onun Hazret-i Peygamber için çektiği üzüntü, kendisi için üzülmeyi unutturmuştu. Bu ifade, Ebû Bekir'e bir müjde ve onu sevindirmedir. Nitekim Allah'ın Hazret-i Peygamber'e ”Onların sözleri seni üzmesin" (Yunus: 65; Yasin: 76) hitabı bu kabildendir. Böylelikle, Râfizilerin: ”Hazret-i Peygamber bu sözü Ebû Bekir'e kızarak ve kınayarak söylemiştir," şeklindeki sözleri de reddedilmiş oluyor. Onun üzüntüsü, peygambere olan itaatından idi. Hazret-i Peygamber niçin onu itaat etmekten engellesin ki?

"Allah bizimle beraberdir." Bizi korur ve bize yardım eder. Hazret-i Peygamber'in bu ifadesi ile, Hazret-i Mûsa'nın: ”Rabbim benimledir" ifadesi arasındaki farkı düşündüğümüzde Hazret-i Peygamberin ne kader hassas olduğunu görürüz. Hidayet veren ancak Allah'tır.

Rivayete göre, müşrikler mağaraya tırmandıklarında, Hazret-i Ebû Bekir Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'i görürler diye korkmuştu. Bunun üzerine Peygamber ona: ”Üçüncüleri Allah olan iki kişi hakkındaki görüşün ne?" diye sormuştu. Mağara önüne varanların basiretleri kendilerinden alındığı için etrafta dolaşmışlar, fakat içerdekileri görememişlerdi. Âyette, ”sıddık"lık mertebesinin yüceliğine ve Hazret-i Ebû Bekir'in, Hazret-i Peygamberin önde gelen sahâbisi olduğuna işaret vardır, O, hicret esnasında Allah Rasûlünün ikincisiydi, mağaradakilerin ikincisiydi ve Hazret-i Peygamber'den sonra halifelerin de ikincisiydi. Hazret-i Peygamber'in ölümünden sonra, oradaki ikinci mezar da onundu. Diriliş gününde yer yarılınca, ikinci kişi olacak, cennete ilk giren ikinci olacak. Hazret-i Peygamber: ”Ey Ebû Bekir! Ümmetimin cennete ilk girecek olanı sen olacaksın" buyurmuştur.

Bunun üzerine Allah ona (huzur veren) güveni indirdi. Allahü teâlâ ona bir güven verdi ve gönlü ferahladı. Bu güvenceden kasıt, etrafında korku şaibesinin dolaşmamasıdır.

Onu, sizin göremiyeceğiniz bir ordu ile destekledi ve inkarcıların sözünü alçalttı. Yüce olan, ancak Allah'ın sözüdür. ”Görünmeyen ordu," Bedir savaşında ve Ahzab'da Müslümanlara yardım için inen meleklerdir. İnkarcıların sözünün alçalması; yüce Allah'ın kıyamete kadar şirki kesin olarak lanetlemesi, mahkûm etmesi veya onların insanları inkâra çağırmalarını reddetmesidir. Tevhid kelimesi ve İslâm'a çağrı ise, kıyamete kadar devam edecektir. Bu durum, Allahü teâlâ'nın, peygamberini inkarcılar arasından çıkarmasıyla da gerçekleşmiştir.

Allah azizdir, hakimdir. Allahü teâlâ: bütün emirlerinde, işlerinde ve hükümlerinde yücedir ve hikmet sahibidir.

Hicret olayının kalan bölümü şöyledir:

Kureyşliler mağaradan ayrılıp Rasûlüllah ve Ebû Bekir'i yakalamaktan ümitlerini kesince, sahillere adamları göndererek, onları yakalayana veya öldürene yüz adet deve vereceklerina dair söz verdiler. Onlar mağarada üç gece kaldılar. Ebû Bekir'in oğlu karanlık basınca oraya geliyor ve Mekke'de olup bitenleri kendilerine bildiriyordu. Fecir vaktinde, Mekke'ye dönüyor, sabah olduğunda, sanki Mekke'de sabahlamış gibi oluyordu. Ebu Bekir'in kölesi olan Amir b. Fuheyre, koyunları sağıp kendilerine süt getiriyordu. Ebû Bekir'in kızı Esma da, akşam olunca kendilerine yiyecek ve içecek getiriyordu.

Üçüncü gecenin sabahında, daha önce anlaştıkları ve kendilerine yol gösterecek olan Uraykıt iki deveyle birlikte geldi. Develere bindiler ve Medine'ye doğru yola çıktılar. Mekke'den ayrılmak üzereyken, Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) Mekke'ye doğru dönerek: ”Ey Mekke! Senin, Allah'ın en sevgili ve en değerli ülkesi olduğunu biliyorum. Eğer, senin insanların beni çıkarmasaydı ben senden ayrılmazdım" dedi ve ağladı. Bu da gösteriyordu ki, Mekke ülkelerin en faziletlisidir.

40 ﴿