79

Biz, onu yani, Hazret-i Davud'un verdiği hükmü

Süleyman'a öğretmiştik. O zaman, kendisi küçüktü, on bir yaşındaydı. Hazret-i Davud ise büyüktü, peygamberdi. Yalnız Süleyman'a değil

her birine bir hüküm ve ilim verdik. Teyidimizle ilim ve hikmete uygun olarak her birinin hüküm vermesi ve ictihad işinin sağlıklı gerçekleşmesi için her iki peygambere de hüküm ve ilim verdik. Her ikisinin hükmü de şer'î bir hükümdür. İşte bu müctehidin, müctehid olarak hata edebileceğini gösterir.

Rivayet edilir ki: Hazret-i Davud (aleyhisselâm)ün huzuruna iki kişi girdi. Biri yanındakini göstererek şöyle dedi: ”Bunun koyunları, geceleyin, benim tarlama girerek ekinleri tahrip etti." Hazret-i Davud (aleyhisselâm), ekinlerin değeriyle koyunların değeri arasında bir fark olmadığından dolayı koyunların kendisine verilmesine karar verdi. Her ikisi de oradan ayırlarak Süleyman (aleyhisselâm)'a uğradılar ve durumu ona bildirdiler. O da dedi ki: ”Bu hükümden başkası, iki taraf hakkında da daha hayırlı olurdu." Hazret-i Davud (aleyhisselâm), bunu işitti ve Süleyman'ı çağırarak: ”İki taraf hakkında hayırlı olan nedir, bana söyler misin?" dedi. O da: ”Sütü, nesli ve yünüyle yararlanması için koyunları toprak sahibine venneni, tarlayı da evvelki haline dönerek biçilecek hale gelinceye kadar koyun sahihlerine vermeni uygun görüyorum," dedi.

Hazret-i Davud verdiği hükümden geri döndü ve: ”Karar, senin verdiğin karardır," diyerek hükmü yerine getirdi.

Bu da gösteriyor ki, her ikisinin vermiş olduğu karar, ictihadladır. İçtihad ise, müctehidin şer'î bir hüküm hakkında kendisinde bir kanaat meydana gelmesi için olanca ilmî ve fikrî gayretini göstermesidir. Bu da peygamberler için caizdir. Ancak onlar hatada karar kılmazlar, hatada devam etmezler. Hadis-i Şerifte: ”Hâkim, hükmettiği zaman ictihad eder ve içtihadında isabet ederse, ona iki ecir vardır. Hükmettiği zaman ictihad eder ve fakat içtihadında hata ederse ona da bir ecir vardır." Buyrulmuştur.

Bil ki, bu âyette müctehidin hata yapabileceğine ya da isabet edebileceğine, aynı zamanda içtihadı meselelerde hakkın bir olduğuna delil vardır. Çünkü, her ictihad, doğru ve hak olsaydı, bu iki peygamberden her biri hakka isabet etmiş, onu anlamış olacak ve özel olarak anmak suretiyle Süleyman'ı belirtmeye gerek kalmayacaktı.

Dağlan ve kuşları Davud'un emrine verdik. Onunla beraber tesbih ediyorlardı. Ses yankısı değil, orada bulunanların, tesbihlerini duyacakları şekilde, tesbih etmeleri idi. Çünkü yankı herkesin sesi için geçerlidir.

"Dağları ve kuşları, emrine verdik." Burada dağların kuşlara takdim edilmesinin sebebi, dağların emrine verilmesinin ve tesbihlerinin daha hayret verici, kudreti ilâhiyyeyi daha açık olarak gösterici, i'câzâ da daha çok elverişli olduğundan dolayıdır. Çünkü, o bir cansız varlık, kuşlar ise canlıdır.

Bunları yapan Bizdik. Size göre her ne kadar hayret verici olsa da bunu yapmaya gücü yeten Bizdik.

Rivayet edilir ki, Hazret-i Davud (aleyhisselâm), tesbih ederek dağların yanından geçerken, tesbihte daha canlı olması ve şevkle yapması için Allah'u teâlâ dağların ve kuşların tesbihlerini ona işittirdi.

İbni Abbas der ki. İsrail oğulları. Hazret-i Davud (aleyhisselâm) Peygamber olarak gönderilmeden önce dağılmışlar ve şeytanın çalgı âletlerine yönelmişlerdi. Bu âletler: Udlar, tamburlar, kavallar, el zilleri ve bunlara benzer şeylerdi. Yüce Allah, bu arada Hazret-i Davud'u gönderdi. O'na öyle güzel bir ses, nağme ve makamlar ihsan etti ki, Tevrat'ı nağme ve makamla okuyordu. Dolayısıyla İsrail oğullarının akıllanın, dikkatlerini çekiyor, oyun ve eğlence âletlerinden alıkoyuyordu. Onlar da Hazret-i Davud'un yanında toplanırlar, nağme ve makamlarını dinlerlerdi. Hazret-i Davud (aleyhisselâm), tesbihe başladığı zaman dağlar, kuşlar ve vahşi hayvanlar da onunla beraber tesbih ederlerdi.

Güzel sesler ve ölçülü makamlar, ruhlara nasıl tesir eder ve onları kötülükten iyiliğe nasıl çekerse; çirkin sesler ve ölçülü olmayan nağmeler de ruhlara öyle tesir eder.

79 ﴿