11Bu ağır iftirayı ve yalanı uyduranlar... Bundan amaç Hazret-i Âişe (radıyallahü anh) hakkında yayılan yalan haber, yani ”ifk" olayıdır. Dolayısıyla bu âyet, onun sahip olduğu güvenilirlik, iffet ve şeref dolayısıyla övgüye lâyık biri olduğunu göstermektedir. Rivayet edildiğine göre Hazret-i Peygamber, sefere çıkmak istediği zaman hanımları arasında kur'a çeker, kur'a kime çıkarsa onu yanına alırdı. Nitekim, hicretin beşinci yılında Benî Mustalik Gazasında kur'a Hazret-i Âişe'ye çıkmış ve Rasûlüllah onu yanına almıştı. Bu olay, örtünme âyeti indikten sonra olmuştur. Hazret-i Âişe, bu sefer esnasında kendisine yapılan büyük iftirayı şöyle dile getirmiştir: "Hevdec'e (devenin üzerine konan ve özel olarak hazırlanan kapalı çadıra) yerleştirildim ve yola devam edip gittik. Dönerken Medine'ye yaklaştığımız sırada bir yerde konakladık, ben de bineğimden indim. Hareket saati yaklaştığı sırada kalktım ve ihtiyacımı gidermek üzere yürüyüp ordugâhı geçtim. İhtiyacımı giderdikten sonra da bineğime yöneldim ve bu arada gerdanlığımın düşmüş olduğunu gördüm. Bunun üzerine onu aramaya koyuldum ve bu arama bir hayli vaktimi aldı. O arada, hevdecimi yüklemekle görevli olanlar hevdeci alarak devenin üzerine koymuşlar ve hafifliğimden dolayı, beni de içinde sanmışlardı. Gerçekten o dönemde az yemekten dolayı kadınlar zayıftı. Bu sebeple hevdeci kaldırdıklarında hafifliğine şaşmamışlardı. Sonra deveyi sürüp götürmüşler. Gerdanlığımı bulup konaklama yerine dönünce kimse yoktu. Beni kaybettiklerini, dolayısıyla dönüp arayacaklarını düşünerek, daha önce bulunduğum yere oturdum; derken uykum geldi ve orada uyuyakaldım. Ashabın ileri gelenlerinden Salvan b. Muattal es-Sülemî, ordunun arkasında bulunuyordu. O da gelip bulunduğum yere yakın bir yerde sabahlamış ve uyuyan bir insanı karartı halinde görmüş ve hemen yanıma gelerek beni tanımış. Onun, 'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn' (Biz Allah için varız ve biz O'na döneceğiz) demesiyle uyandım ve hemen elbisemle yüzümü örttüm. Allah'a yemin olsun ki, ona hiçbir şey söylemedim ve kendisinden de, bu ifadenin dışında bir söz duymadım. Sonra o, devesini çöktürdü ve ben de kalkarak deveye bindini. Daha sonra deveyi çekti, yürüdü ve nihayet orduya yetiştik. İndiğimiz zaman benim hakkımda yalan ve iftira uydurarak helak olan olmuş ve bu iftirayı ordugâhta ilk çıkarıp yayan münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selûl olmuştur. Abdullah b. Übey b. Selûl, münafıklar grubuyla birlikte bulunuyordu. Yanlarından geçince bu gruba: 'Bu kadınla yanındaki kim?' diye sormuş. Gruptakiler de: 'Âişe ile Safvan' demişler. Bunun üzerine İbn Selûl: 'Kabe'nin Rabbine Yemin olsun ki o, onunla ilişkide bulunmuştur' demiş; onlar da bu iftirayı alıp yürümüşler ve herkese söylemeye ve dedikoduya başlamışlardır." Hazret-i Âişe devamla şöyle demiştir: ”Medine'ye geldik ve bir süre sonra hastalandım. Haber, Allah Rasûlüyle babama ve anama ulaşmış, fakat ben hiçbir şey hissedemedim. Ancak, rahatsız olduğum zamanlarda Allah Rasûlü'nden görmüş olduğum yakın ilgiyi bu sefer göremediğimden şüphelendim ve bu durum karşısında Rasûlüllah'a hitaben: 'Ey Allah'ın Rasûlü! Hastalığımla ilgilenmeleri için babam ve anamın yanına gitmeme müsaade eder misiniz?' dedim. O da: 'Bence gitmende bir sakınca yoktur' dedi. Bunun üzerine ben, ailemin evine gittim ve iyileşinceye kadar, yirmi küsur gün orada kaldım. Bir gece Mıstah'ın annesiyle birlikte ihtiyacımızı görebileceğimiz yere çıktık ve işimiz bitince eve döndük. Bu arada Mıstah'ın annesinin ayağı kaydı. Bunun üzerine bir şeyler mırıldandı ve oğlunu kastederek: 'Kahrolsun Mıstah' dedi. Ben: 'Bedir savaşına iştirak eden birine beddua mı ediyorsun?' diye sordum. Mıstah'ın annesi: 'Söylediğini duymadın mı' diye karşılık verdi. Ben de ona ne söylediğini sordum. Bunun üzerine Mıstah'ın annesi, bana iftira edenlerin söylediklerini anlattı. Bu yüzden hastalığım arttı ve o gece hiç uyumadan sabaha kadar ağladım durdum. Öte yandan Rasûlüllah, benimle ilgili olarak istişarede bulunmuş; bir kısmı benden ayrı İmasını ve bir kısmı da sabretmesini önermişler. O halde bir ay beklemiş ve benimle ilgili olarak ona herhangi bir şey vahyedilmemişti. Bu arada beni ziyarete geldi; yanımda annemle babam vardı. Oturdu ve Allah'a hamd-ü sena ettikten sonra şöyle buyurdu: Âişe! Senin hakkında bana şöyle şöyle sözler ulaştı. Eğer sen suçsuzsan Allah suçsuzluğunu ortaya koyar; fakat bir kusur işlemişsen Allah 'tan bağışlanmanı iste ve tevbe et! Çünkü kul, suçunu itiraf edip Allah'a tevbe ederse Allah da tevbesini kabul eder.' Rasûlüllah sözünü bitirince gözlerimden yaş boşandı ve babama: 'Benim adıma Rasülüllah'a cevap verir misiniz?' dedim. Babam: 'Allah'a yemin olsun ki, Rasülüllah'a ne söyleyeceğimi bilemiyorum' dedi. Bunun üzerine anneme dedim ki: ”Benim adıma Rasülüllah'a cevap verir misin?' Annem de: 'Allah'a yemin olsun ki, Rasülüllah'a ne söyleyeceğimi bilmiyorum' dedi. Ben de onlara: 'Bu sözü duydunuz; gönlünüzde yer etmiş ve onu doğruluyorsunuz. Ben size, kesinlikle suçsuzum desem bana inanmazsınız; bu işi kabullen sem Allah benim suçsuz olduğumu biliyor. Allah'a yemin ederim ki, bana ve size örnek teşkil edecek, Yusuf un babası Yakub'un sözünden başka bir söz bulamıyorum. Nitekim o şöyle demişti: 'Güzelce sabretmekten başka elimden bir şey gelmez. Söylediğiniz şeye göre, yardımına sığınılacak ancak Allah'tır."“ (Yûsuf: 18) Hazret-i Âişe yine devamla şöyle demiştir: ”Sonra dönüp yatağıma yattım. Allah'a yemin olsun ki, o zaman suçsuz olduğumu ve Yüce Allah'ın suçsuzluğumu mutlaka ortaya koyacağını biliyordum. Fakat bu konuda bir âyet ineceğini hiç düşünmemiştim. Çünkü halimi, ilâhî mesajla suçsuzluğumun dile getirilmesi derecesinden daha düşük görüyordum. Ancak ben, Rasûlüllah'ın Allah'ın yardımıyla beni temize çıkaracağı bir rüya görmesini umuyordum. Allah'a yemin ederim ki, Allah'ın Rasûlü yerinden kalkıp evden çıkmadan vahyin indiği andaki sıkıntılı hal kendisine gelmiş, hemen üzeri örtülmüş ve başının altına bir yastık konmuştu. Kendisine inen sözün ağırlığından dolayı terleri, dolu taneleri gibi dökülüyordu. Bu halinden açılınca gülerek mübarek yüzündeki teri silmeye başladı; ilk söylediği söz şu oldu: 'Müjde ey Âişe! Allah seni temize çıkardı.' Bunun üzerine annem bana; Rasûlüllah'ı kastederek: 'Kalk ve onu sena (teşekkür) et' dedi. Ben de: 'Sadece Allah'ı sena ederim' dedim. İşte Yüce Allah bu olaydan dolayı, 'Bu ağır iftirayı uyduranlar...' diye başlayan âyetten itibaren bazı âyetler indirmiştir. Allah'ın Rasûlü, bu âyetlerin nazil olmasından sonra minbere çıkarak ashabına hitap etmiş ve bu âyetleri okumuş; bu iftirayı uyduranlara da seksener sopa atılmasını emretmiştir." İşte böyle asılsız bir iftirayı uyduranlar, şüphesiz içinizden bir gruptur. Buradaki gruptan maksat, Abdullah b. Ubey, Zeyd b. Rufaa, Mıstah b. Esâse, Cahş'ın kızı Hanme ve bunlara destek olanlardır. Bunu kendiniz için bir kötülük sanmayın. Aksine o, size büyük sevap kazandırdığından dolayı, sizin için bir iyiliktir. Çünkü olay, açık bir imtihan ve belli bir sıkıntıdır. Bu mesajın muhatapları başta Rasûlüllah olmak üzere Hazret-i Ebû Bekir, Âişe, Safvan ve bu büyük iftiranın üzüntüye boğduğu diğer müminlerdir. Âyet, onlar için bir teselli kaynağı olmuştur. Onlardan, o gruptan her birine, olaya karıştığı ölçüde günah olarak ne işlemişse (onun cezası) vardır. Onlardan, yani o iftiracı gruptan bu günahın büyüğünü, iftiranın büyük bir bölümünü yüklenen kimse için de çok büyük bir azap vardır. Burada adı belirtilmeyen kişi Abdullah b. Selûl'dür. Çünkü Rasülüllah'a düşmanlık olsun diye Hazret-i Âişe'ye iftira atan ve onu insanlar arasında yayan odur. Bu sebeple ona büyük bir azap vardır. Nitekim kötülüğün büyük bir bölümü ondan kaynaklanmış, dolayısıyla bu yalan kampanyaya katılanların her birinin hak ettiği ceza kadar o da ceza hak etmiştir. Rivayete göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu konuda şöyle buyurmuştur: ”Kim, kötü bir çığır açarsa, onun günahına, kıyamet gününe kadar ona göre amel edenlerin günahı da eklenir...' |
﴾ 11 ﴿