72

Şüphesiz Biz, ki, âlimlere göre buradaki çoğul ifadesi, büyüklük ve ululuk anlamındadır. Nitekim hükümdarlar ve büyük kimseler kendilerin den bahsederken ”Ben" yerine ”Biz" lâfzını kullanırlar.

Emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de ki, ”emanet", hainliğin zıttıdır. Buradaki emanetten maksat, emanet edilen şeylerdir. Bu emanetler de üç mertebeye ayrılır:

Birincisi: Şer’i yükümlülükler ve gözetilen dinî işler. Bunlar emanet di ye adlandırılmıştır. Çünkü emanetin korunması gerekirken onların da varol ması gerekmektedir. Şer'î yükümlülükler emanet diye adlandırılmıştır. Çünkü bu emanetler, gözetilmesi gereken haklardır ki, Allahü teâlâ onları mükellefle re emanet bırakmış, kendilerini bu iş için güvenli görmüş, güzel bir şekilde itaat ve kulluk ederek söz konusu emanetlere sahip çıkmalarını farz kılmış, onları gözetmelerini, korumalarını ve haklarından herhangi birini ihlâl etme den yerine getirmelerini emretmiştir. Her şeyden önce bu emanetlerin başında akıl yer almaktadır. Nitekim insan, akıl sayesinde pek çok canlıdan üstün tu tulmuştur. Ardından tevhid, âhiret gününe iman, namaz, zekât, oruç, hac, cihâd, doğru sözlü olmak, fuzûlî şeylerden dili korumak, emanet bırakılan malları gözetmek, sözünde durmak, yasaklara dikkat etmek, namusu korumak ve diğer şer'î sorumluluklar gelmektedir.

Emanetin ikinci Mertebesi: Muhabbet, aşk ve ilâhî câzibe olup bunlar emanetin birinci mertebesinin meyvesi ve neticesidir.

Emanetin üçüncü mertebesi ise, vasıtasız olarak feyz-i ilâhîdir. Bu feyz-i ilâhî, vehbî olup kimse kendiliğinden elde edemez.

Şayet sen, ”âyette zikredilen gökler vs. cansızdır, cansız varlıklar da idrakten yoksundur; öyleyse emanetin onlara teklif edilmesinin anlamı nedir?" dersen şöyle cevap veririm: ”Bu konuda âlimlerin iki görüşü vardır:

Birinci görüş: Bu teklif etme işinin gerçek anlamda alınmasıdır ki, ehl-i sünnet mezhebine genel olarak nisbet edilen görüş budur. Çünkü onlar, bu gi bi âyetleri tevile kalkışmazlar. Aksine Mutezile mezhebine muhalefet ederek onları zahiri anlamlarında alırlar. Ayetin zahiri anlamda alınması konusunda iki husus dikkati çeker. Bunlardan biri ötekinden daha girifttir.

Birinci husus: Cansız varlıklar gerçek hayata sahiptir. Pek çok âyet-i ke rime bu durumu şöyle vurgulamaktadır: ”Görmedin mi ki, göklerde olanlar ve yerde bulunanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, hayvanlar ve insanların bir çoğu Allah'a secde ediyor." (Hac: 18); ”Sonra buhar halinde olan göğe yö neldi, ona ve yer küreye: İsteyerek veya istemeyerek gelin' dedi. İkisi de: ‘İsteyerek geldik' dediler." (Fussilet: 11); ”O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur..." (İsrâ: 44); ”...Her biri kendi duâsını ve tesbihini (öğrenip) bilmiştir." (Nur: 41) Öte yandan, rivayet edilmiştir ki, müezzinin ezan sesini duyan canlı ve cansız her şey ona tanıklık eder.

İkinci husus: Allahü teâlâ emaneti teklif ettiği zaman söz konusu cansız varlıklara akıl ve anlayışı vermiştir. Nitekim O, karıncaya, hıidhüd kuşuna, diğer kuş ve vahşi hayvanlara akıl ve anlayış vermiştir. İşte onlar, bu akıl ve idrak sayesinde hitabı işitmişler ve buna cevap vermişlerdir. Böylece Allah onları konuşturmuş ve kendilerine şöyle buyurmuştur: ”Koruma ve gözetme halinde mükâfat ve cennet; hile ve hiyanet halinde de ceza ve cehennem size ait olmak kaydıyla bu emaneti üstlenir misiniz?"

Onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve (sorumluluğundan) kork tular. Yani o emanetten ve onu üstlenmekten çekinerek şöyle demişlerdir: ”Ey Rabbimiz! Biz senin emrine amadeyiz. Mükâfat ve ceza da arzu etmiyo ruz." Onların bu sözlerinin amacı, karşı koymak ve muhalefet etmek değil, bi lakis emanetlerin hakkını yerine getirememekten, dolayısıyla azaba maruz kalmaktan korku ve endişe duymaktır.

İkinci görüş: Emanetin cansız varlıklara teklif edilmesi, farzetmeye ve temsil getirmeye yorumlanmıştır. Emanetin onlara arzedilmesiyle, kabiliyet lerine işaretle emanetin önemi belirtilmiştir. Bununla hedeflenen, bu emane te ne kadar değer verildiğini göklerin, yerin ve dağların onu kabullenmeleri arzusunu ortaya koymaktır. Onların o emaneti kabul etme kabiliyetlerinin olmadığı da, emanetten kaçınma ve korkma diye ifade edilmiştir. Bununla da, söz konusu emanetin durumunun yüceltilmesi ve değerinin artırılması amaçlanmıştır. Buna göre anlam şöyledir: ”Güç ve kuvvet timsali olan bu büyük kitlelere çok önemli olan o emanetin korunması teklif edilseydi, on lar da akıl ve idrak sahibi olsalardı bu teklifi kabul etmezler ve ondan çeki nirlerdi."

Bu emanet teklif edildiği anda

onu insan yüklendi. Buradaki insan dan maksat, belirli bir insan değil, insan cinsidir. Yani bu emaneti, bünyesi nin zayıflığına ve güçsüzlüğüne rağmen insan yüklenmiş ve üstlenmiştir. Çünkü yüklenme işi güçle değil, ancak gayretle olur.

Şüphesiz o insan. Rabbine isyanda bulunarak kendine karşı

çok zalim, çok cahildir. Çünkü o, emanete, sahip çıkmamış, hakkını gözetmemiş ve akibetinin iç yüzünü kavrayamamış tır.

"Zulüm": ”Bir şeyi ilgisi olmayan yere koymak; ”cehalet" ise, bilgisiz olmaktır. Cehalet, zayıf ve kuvvetli olmak üzere iki kısımdır. Az olan bilgi sizlik zayıf, katmerli bilgisizlik de kuvvetlidir. Bu derece cehalet içinde olan kişi, anlamadığını anlamaz. O, hem çok zalim, hem de çok cahildir.

72 ﴿