33

Allah'a O'nu tevhide ve O'na itaata

çağıran, kendisiyle Rabbi arasında

iyi iş yapan ve: Müslümanlardan olduğu için sevinç duyduğundan, ya da İslâını bir din ve bir gidiş yolu seçtiğinden:

'Ben Müslümanlardanım' diyenden kimin sözü daha güzeldir? Çünkü îslâm dini olmaksızın hiçbir itaat makbul değildir. ”Ben Müslümanlardanım" ifadesinin İslâm dinini seçmek ve onu bir din olarak benimsemek mânâsına gelmesi, Arapçada ”hazâ kavlu fulânin" dendiğinde bu Mancanın mezhebidir, gittiği yoldur, anlamına gelmesinden dolayıdır. Çünkü kişi, mezhebi neyse onu konuşur. Bu âyet-i kerime aynı zamanda ”Ben inşâallah Müslümanım" diyen görüş sahiplerine de bir cevap teşkil etmektedir. Çünkü Allahü teâlâ ”inşâallah" kaydını getirmeksizin ”Ben Müslümanlardanım" demekten bahsetmektedir.

Kelâm âlimleri derler ki,: ”Herhangi bir kimse şüphe duyduğu için ”İnşâallah ben Müslümanım" derse hiç şüphesiz bir biçimde kâfir olur. Eğer bu sözü Allahü teâlâ'ya karşı bir edep ve her şeyi Allah'ın dilemesine havale etmek gayesiyle söylerse, ya da şu anda ve şu durumda değil de sonundan ve akıbetinden bir şüphe duyduğu için söylerse veya Allah'ın zikrinden bereketlenmeyi kastederek, ya da kendi nefsini temize çıkarmaktan kendi durumunu beğenmekten uzak kalmak için söylemişse bu taktirde caizdir. Fakat daha uygun olanı bu sözü söylememektir. Çünkü böyle bir söz o kişinin imanında kuşku duyduğu kanaatini uyandırır."

Âyetin hükmü, (Allah'a davet, amel etmek ve Müslümanlardanım demek) ten ibaret olan güzel hasletleri kendisinde toplayan herkese genel ve şamildir. Âyet her ne kadar Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) hakkında veya onun sahabeleri, ya da müezzinler hakkında nazil olsa da bu hasletleri kendinde toplayan herkese şamildir.

Bir rivayete göre âyet, müezzinler hakkında nazil olmuştur. Çünkü onlar insanları namaza çağırırlar.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: ”Bu sûre baştan sonuna kadar Mekkî (Mekke'de nazil olmuş) bir sûredir ve bunda hiçbir ihtilâf yoktur. Ezan ise Medine'de meşru kılınmıştır. O halde bu âyet nasıl olur da müezzinler hakkında nazil olmuş olabilir?" Bizce âyet-i kerime önceden indirilmiş, hükmü daha sonraya ertelenmiştir, denilebilir. Kur'an-ı Kerim'de buna benzer nice âyetler vardır. İbn Hacer ve başka bazı âlimlerin kanaati budur.

Bilindiği üzere davetin mertebeleri vardır:

Birincisi, peygamberlerin davetleridir. Onlar insanları mûcizeleriyle, burhanlarla ve kılıçla Allah'a davet ederler. Âyet-i kerime işaret ediyor ki, peygamberlerin ve velilerin söyledikleri en güzel söz, mahlûkatı Allah'a çağrı sözüdür. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) bu çağrı için özel olarak gönderilmişti. Nitekim Yüce Allah Ahzab sûresinde bu gerçeğe şöyle işaret etmektedir: ”Ey Peygamber! Biz seni hakikaten bir şahit, bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Allah'ın izniyle bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak (gönderdik.)" (Ahzab: 45,46)

Yüce Allah bu âyette ”iyi iş yapan" buyurmaktadır. Bu şu demektir: Allah'a sözüyle çağırdığı gibi ameliyle de onlara örnek olarak çağırır.

İkinci mertebe ise, âlimlerin davetidir. Âlimler de Yüce Allah'a sadece deliller ve burhanlar ileri sürerek çağırırlar. Âlimler üç kısımdırlar: Âlimun billâh (Allah'ı bilen), Âlimun biemrillâh (Allah'ın emrini bilen), Âlimun billâh ve biemrillâh (hem Allah'ı ve hem de Allah'ın emrini bilen.)

Üçüncü mertebe ise, kılıçla davettir. Bu hükümdarların davetidir. Çünkü onlar, Allah'ın dinine girip itaat edinceye kadar kâfirlerle savaşırlar.

Dördüncü mertebe ise, müezzinlerin namaza çağrılarıdır. Bu mertebe Allah'a davet mertebeleri arasında en zayıf olanıdır. Aslında ezanı teşkil eden kelimeler her ne kadar namaza davet kelimeleri ise de müezzinler bu şerefli lâfızları mânâsını kuşatacak şekilde zikretmemektedirler ve ezan okurken insanları Allah'a çağırdıklarını düşünmemektedirler. Eğer müezzinler vakıf malına iltifat etmezler (göz dikmezler), ezanın şartlarına zahiren ve batınen riayet ederler ve bununla sahih bir hedefi kastederlerse diğer davet ehli gibi olurlar. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) müezzinler hakkında şöyle buyurur: ”Müezzinler müminlerin namazlarında, oruçlarında, kurbanlarında güvendikleri emin kimselerdir. (Namaz, oruç ve kurban kesme vakitlerinde onlara güvenirler.) Allah'tan herhangi bir şey ister istemez Allah onlara verir. Müezzinin ezan okurken sesinin ulaştığı yer kadar kendisine mağfiret olunur." (18) Başka hadis-i şerifte Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurur: ”Müezzinler kıyamet günü insanlar arasında boyunları en uzun olan kimseler olacaktır,(19) Bu şu demektir: İnsanlar kıyamet günü çeşitli sıkıntılar içinde kıvranırlarken müezzinler efendi olacaklar, insanların içinde en çok sevaba ya da umuda sahip olacaklardır. Müezzinler kendilerine cennete girmelerine dair izin verileceği yolunda en çok ümidi taşıyan zümre olacaklardır.

18- Bu hadis müellifin muhtelif hadislerden biraraya getirdiği bir hadistir. Hadisi Tabarânî ve Beyhakî rivayet ederler. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/250.

19- Hadisi Müslim, Ahmed b. Hanbel ve İbn Mâce rivayet ederler. Bkz. el-Fethu’l-Kebîr, 3/250.

Fıkıh bilginleri derler ki,: ”Ezan dinleyen bir kimse eliyle, ayağıyla ve diliyle ne yapıyorsa bunlardan vazgeçer. Hatta mescid dışında Kur'an okuyorsa, Kur'an okumasına ara verir, mesciddeyse okumasını kesmez. Ezan dinleyen kimse müezzine icabet ile meşgul olur. Bunun vacip mi, müstehap mı olduğu noktasında âlimler arasında ihtilâf vardır. Bazı âlimlere göre ezan ve kamet esnasında müezzine icabet etmek vaciptir, diğerlerine göre müstchaptır. Ezanı dinleyen kimse ezandan sonra şu duayı okur: ”Allah'ım! Bu tam davetin ve kılınacak bu namazın Rabbi olan Allah'ım! Muhammed'e vesile, fazilet ve yüksek derece nasip et. Onu, vaadettiğin Makam-ı Mahmud'a yükselt." Özellikle akşam ezanından sonra ezanı duyanı kimse şöyle der: ”Ya Rabbi! Bu Senin gecenin gelişi, gündüzünün gidişi, davetçilerinin sesidir, beni bağışla."

İslâm tarihinde ezanı ilk okuyan kimse Hazret-i Bilâl el-Habeşî olmuştur. Ezan ilk kez sabah ezanı ile meşru olmuştur. Hazret-i Bilâl, hayyaalassalâh ve hayyaalelfelâh'lardan sonra sabah ezanında ”essalâtu hayrun mine'n-nevm" (Namaz uykudan daha hayırlıdır) ilâvesini yapmış ve bunu iki kere okumuştur.

Kameti ezanı okuyan kimse yapar. Onun izni olmadan başkası yapamaz.

Cuma günü okunan ezanı ilk artıran kişi, Hazret-i Osman (radıyallahü anh) olmuştur. O, çarşıda ticaret yapanlara haber verilsin ve mescide gelsinler diye ezanı ikiye çıkarmıştır. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın, Hazret-i Ebû Bekir’in ve Hazret-i Ömer’in zamanlarında Cuma günü ezan, hatip minbere oturduğunda bir kez okunuyordu.

İnsanlar duysun diye ezanı, yüksek sesle açıktan açığa okumak vaciptir.

Bu sebeple ezanın yüksekçe bir yerde okunması sünnet olmuştur. Herhengi bir kimse sadece kendine ezan okuyorsa sesini kısabilir.

Namazdaki tekbirlere gelince müezzin, imamdan uzakta bulunan cemaata tekbir seslerini duyurmak için sesini yükseltebilir. İmamın sesi, onlara tekbiri ulaştırmaya yeterli ise, müezzinin tekbirleri açıktan getirmesi mekruhtur.

33 ﴿