11

Ey iman edenler! Sizden

bir grup yine sizden

diğer bir grupla alay etmesin. Alay, bir insanın Müslüman kardeşini hor görüp, küçümsemelidir. Ayette bir grubun başka bir grupla alay etmesi yasaklanmıştır. Bu, ferdin fertle alay etmesinin cevazı anlamına gelmez. Çünkü, âyette topluluğun seçilmesi, olayı açıklamak içindir, ferdin fertle alay etmesinin caiz olduğunu belirtmek için değildir. Çünkü her ne kadar alay iki kişi arasında cereyan ederse de, genelde o fiile razı olan ve ona gülen bir topluluğun huzurunda olur. O zaman da bu topluluktakiler, hükmen alay edenler durumunda olurlar. İşte bu yüzden, alay etmekten yasaklandılar. Yani bir kısmının yaptığı bir işin tamamına nisbet edilmesi, genelde ona razı olmalarından veyahut da o kişinin aralarında bulunmasından dolayıdır.

"Grup" diye terceme ettiğimiz ”kavm" kelimesi erkeklere hastır. Çünkü onlar kadınlar üzerinde ”kavvâm= yönetici" dirler. Bu yüzden kadınlar, işi bırakmak anlamına olan ”nesve" kelimesinden türeyen bir kelimeyle ("nisa") ile ifade edilmişlerdir. Şâir Züheyr'in şu beyti bu mânâyı desteklemektedir:

Ben bilmiyorum, bileceğimi de zannetmiyorum. Hısn oğulları erkek midirler, yoksa kadın mı?

Bu beyitte ”kavm" erkek mânasında kullanılmıştır.

Belki onlar, kendilerinden daha iyidirler. Bu, yasağın sebebidir. Yani umulur ki onlardan alay edilenler, Allah katında alay edenlerden daha hayırlıdırlar.

Mü'min

kadınlar da kendilerinden olan

kadınları alaya almasınlar. Allahü teâlâ, kadınlar erkekleri veya erkekler kadınları alaya almasın demedi. Bununla erkeklerle kadınların birlikte oturmalarının çirkin bir iş olduğuna işaret etti. Zira insan genelde beraber düşüp kalktığı kişiyle alay eder.

Olur ki onlar alay edilen kadınlar

kendilerinden alay edenlerden

daha iyidirler. Çünkü her iki grupta hayırlılığın ölçüsü, insanlara görünen şekil ve durumlar veya olaya konu olan tavırlar değildir. Aksine kalplerde gizli olan şeylerdir. O halde kimse, birisini yaptığı bir işten dolayı küçümsemeye cür'et etmesin. Çünkü belki o fiil, Allah katında hayırlılık sebebidir. O zaman Allah'ın saygı değer kıldığı birisine hakaret etmekle, yücelttiği birisini küçümseyerek nefsine zulmetmiş olur. Bir hadisi şerifte Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: ”insanların değer vermediği, saçı başı dağınık, elbisesi tozlu nice kimse var ki, Allah'a yemin etse, Allah onu yemininde doğru çıkarır. ” (8)

îbn Abbas'tan rivayet edildiğine göre bu âyet Sabit b. Kays b. Şemmâs hakkında inmiştir. Sabit (radıyallahü anh)'in kulağı ağır duyardı. Rasûlüllah'ın meclisine geldiğinde gecikmiş olursa, Rasûlüllah'ın yanına oturması için ona yer açarlardı. Böylece onun konuşmasını duyardı. Bir gün sabah namazına geldiğinde birinci rekât bitmişti. Rasûlüllah namazı bitirince sahabiler yerlerini aldılar. Her biri kendi yerinde çakıldı kaldı, kimsenin kimseye yer vereceği yok gibiydi. Öyleki birisi geldiğinde yer bulamıyor, ayakta kalıyordu. Sabit namazı bitirince, cemaati yararak Rasûlüllah'ın yanına doğru yöneldi. Bir taraftan da ”açılın, açılın" diyordu. İnsanlar da açılıyorlardı. Hazret-i Peygamber'in yanına varınca, ikisi arasında bir adam vardı. Sabit o adama, ”yer ver" dedi. Adam dinlemedi. Sabit: ”Bu kim?" dedi. Adam, ”Ben filânım" dedi. Sabit, ”Yok sen falan kadının oğlusun" dedi. Bu sözüyle, cahiliye döneminde kınanan annesini kastediyordu. Bu sözden dolayı adam mahcub oldu, kafasını eğdi ve Allah bu âyeti indirdi.

"Kadınlar da kadınları alaya almasınlar" bölümün de Rasûlüllah'ın kısa boylu olduğu için Ümmü Seleme'yi kınayan hanımları hakkında ya da, ”Ümmü Seleme güzel ama boyu kısa olmasa!" diyen Hazret-i Âişe hakkında inmiştir.

Bir diğer görüşe göre âyet, Ebû Cehü'in oğlu Ikrime hakkında inmiştir. Ikrime Mekke fethedildikten sonra Müslüman olup Medine'ye geldiğinde Müslümanlar onu görünce: ”Bu, bu ümmetin firavununun oğludur," diyorlardı. Ikrime durumu Hazret-i Peygamber'e şikâyet etti. O da: ”Ölülere söverek dirilere eziyet etmeyin,"(9) buyurdu ve bu âyet indi.

Ebu'l-Leys, âyetin daha sonra tüm erkek ve kadınlara şamil olduğunu, hiç kimsenin bir arkadaşını veya Allah'ın yarattıklarından birisini alaya almasının caiz olmadığını söyler.

İbn Mes'ud'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: ”Belâ, söze vekil edilmiştir. Ben bir köpekle alay etsem, köpeğe döndürülmekten korkarım." Ki mü'min, yaratılana değil, yaratana bakmalıdır. Çünkü güzel olma, çirkin olma ve benzeri şeylerde yaratılanın elinde hiç bir şey yoktur. Allah'tan, emrine uymamızı muvaffak kılmasını ister, kahrından O'na sığınırız.

Kendi kendinizi ayıplamayın, ”Ayıplamak" diye terceme ettiğimiz ”lemz"; el, dil, göz ve başka bir şey ile kınamaktır. Sadece dille alay etmeye mahsus değildir. Bu da başka bir ayıplamadır. Bundan dolayı bir beyitte:

Mızrağın açtığı yara kapanır,

Dilin açtığı yara kapanmaz, denilmiştir.

Âyetin anlamı şudur: ”Birbirinizi ayıplamayın. Şüphesiz mü'minler tek bir beden gibidir. Dağılmış fertler, bu bedenin organları durumundadır. Dolayısıyla birisine gelen bir musibet, hepsine gelmiş gibidir. Bir kişinin organlarından birisi rahatsız olsa, diğer organlarında da ateş ve rahatsızlık başlar. Bir mü'min başka bir mü'mini ayıpladığı zaman sanki kendisini ayıplamış demektir. Bu, ' ...Kendinizi öldürmeyiniz.' (Nisa: 29) âyetine benzer. ”

Te'vilâtu'n-Necmiyye adındaki eserde ”kendi kendinizi" deniliş sebebi şu şekilde izah edilmektedir: ”Çünkü mü'minler tek bir nefis gibidirler. Birine karşı kötülük yaparlarsa kendilerine yapmış sayılırlar. Eğer birisine iyilik yaparlarsa yine kendilerine yapmış olurlar. Nitekim bir âyette şöyle buyurulmaktadır: 'Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...'“ (İsrâ: 7)

Âyetin mânâsının şu şekilde olması da mümkündür: ”Kınanacağınız şeyler yapmayınız. Her kim kınanmayı hak edeceği bir şey yaparsa, kendi kendini kınamış yani kendisinin kınanmasına sebep olmuştur. Yoksa insan, dili ile kendini ayıplamaz. Bu, müsebbebin söylenip, sebebin istenmesi kabilindendir."

Sa'dî el-Müftî şöyle der: ”Mânânın şu şekilde olması, uzak bir ihtimal değildir: Başkalarını ayıplamayın. Çünkü ayıplanan kişi de sizin ayıplarınızı araştırır ve sizi kınar. Böylece siz kendi kendinizi ayıplamış olursunuz. Bu durumda âyet-i kerime, Buhârî ve Müslim'deki şu hadisin bir benzeri olur: 'Kişinin ana babasına sövmesi büyük günahlardandır.' 'Ya Rasûlüllah! Hiç insan anasına babasına söver mi?' dediler. Rasûlüllah, 'Evet, birisinin babasına söver, o da onun babasına söver. Birisinin annesine söver, o da onun annesine söver, buyurdu." (10)

10- Hadisi Buhârî, Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvud rivayet etmişlerdir. Ebû Davud'un lâfzı: ”Kişinin ana babasına lanet etmesi büyük günahlardandır..." şeklindedir. Buhârî ve Müslim'deki ifade: ”Kişinin anasına, babasına sövmesi büyük günahlardandır..." şeklindedir.

Ben fakir derim ki, bu anlamı ondan önce de verenler olmuştur. İmam Rağıb, Müfredat adındaki eserinde şöyle der: ”Lemz, gıybet etmek ve ayıpları araştırmak, anlamındadır. Yani başkalarının ayıplarını araştırmayın, aksi halde onlar da sizin ayıplarınızı araştırır ve kendi kendinizi ayıplamış olursunuz."

Bir fâsıkı (günahkârı) haber vermek, anlatmak âyetin şümulüne girmez. Çünkü Hazret-i Peygamber: ”Günahkarın işlediği günahı söyleyin. Böylece insanlar ondan sakınır," buyurmuştur. (11)

11- Hadisi Beyhakî, ”Günahkârı, anmaktan sakınmıyor musunuz? Onu kendisindeki ile anın." lâfzı ile rivayet etmiştir. Bkz. ed-Dürru'l-Mensûr, 6/97'.

Ben fakir derim ki, hadisin, incelenmesinden anlaşıldığına göre günahkârın ayıplarını anmanın caiz oluşu, insanları ondan ve yaptıklarından sakındırma maksadına yönelik olduğu zaman söz konusudur. Aksi taktirde, ses çıkarmamak gerekir.

Birbirinizi kötü lâkaplarla çağırmayın. ”Lâkap": Bir kimseye tanınması için söylenen, asıl adından ayrı olarak övmeye veya yermeye işaret eden bir ismidir.

Mânâ şudur: ”Bir kısmınız, bir kısmınızı kötü lâkapla çağırmasın." Hadis bilginlerinin. Süleyman'a A'meş (gözü sulu) ve Vâsıl'a ahdeb (kambur) demeleri kötü lâkap takma değildir. Bu, tanınmaları için zaruretten kaynaklanmıştır, küçümsemek ve üzmek maksadına dayanmış değildir. Anlaşılıyor ki; Muhyiddîn, Şemseddîn, Behauddîn, gibi güzel lâkaplar mahzurlu değildir.

İmandan sonra fâsıklık ne kötü addır! Buradaki ad, lâkap, künye mukabili olan isim veya gramerdeki fiil ve harfe mukabil olan isim değildir. Yaygın isim yani ”nam" anlamındadır. Meselâ falanın ismi (namı) cömertlikte veya kötülükte yayıldı, denilir.

Fâsıklık, kınanılacak fiillere hastır. Buna göre cümlenin anlamı şöyle olur: ”Mü'minlerin, imana girdikten ve onunla tanındıktan sonra, fâsıklıkla anılmaları ne kötüdür."

Rivayete göre âyetin iniş sebebi şudur: ”Safiyye binti Huyey (radıyallahü anh) ağlayarak Hazret-i Peygamber'e geldi ve: ”Âişe bana, ey Yahudi kızı Yahudi! dedi," diye şikâyette bulundu. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber: ”Benim babam Harun, amcam Mûsa, kocam da Hazret-i Muhammed (aleyhisselâm)'dir, deseydin ya!" buyurdu. (12)

Kim yasaklandığı şeylerden dönmez,

tevbe etmezse isyanı taat yerine koyduğu ve nefsi azaba arzettiği için

onlar zalimlerin ta kendileridir. Zalim, fâsıktan; kâfir de zalimden daha geneldir. Bu söz gösteriyor ki, bir kimse tevbeyi terkederse zalimler güruhuna girer, öyleyse burada anılanlar başta olmak üzere tüm günah ve kabahatlardan dolayı tevbe etmek gerekir.

11 ﴿