23

Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah'ın size verdiği nimetlerle şımarmayınız. ”Esâ", ”alime" babından olup, üzülme manasınadır. Yani bolluk, mal, sıhhat ve afiyet gibi dünya nimetlerinin elinizden çıkmasına üzülmeyesiniz ve verdiğimiz bu nimetlerle de şımarmayasımz diye bunları bir kitapta tesbit edip yazdığımızı size haber verdik. Çünkü bir kimse, her nimet ve musibetin kader neticesi olduğunu bilirse kaybettiğine fazla üzülmez, elde ettiğine de fazla sevinmez. Çünkü Allah bunların pek yakında yok olmasını da takdir edebilir.

Hikmet sahibi kişilerden birine şöyle denildi: ”Ey bilge kişi! Nasıl oluyor ki, kaybettiğine üzülmüyor, elde ettiğine sevinmiyorsun?" O da şöyle cevap verdi: ”Elden çıkan, düşünmekle geri gelmez. Elde edilen de sevinmekle devam etmez. Üzüntü gideni geri getirmez, sevinç de yok olanı yaklaştırmaz."

İbn Mes'ûd (radıyallahü anh) şöyle dedi: ”Yaktığını yakan ve bıraktığını bırakan bir ateşe dokunmam, olmayan bir iş için 'keşke olsaydı' dememden daha sevimli gelir bana.",

Ayetten maksat, Allah'ın emrine teslim olmayı engelleyen üzüntüyü ve böbürlenmeye götüren sevinci ortadan kaldırmaktır. Zaten peşinden hemen şöyle buyurmuştur:

Çünkü Allah, kendini beğenip, böbürlenen kimseleri sevmez.

Çünkü dünyalıklarla sevinen ve onlara değer veren, mutlaka onlarla övünür ve çalım satar. ”Muhtâl", kibirli, kendini beğenmiş demektir. ”Huyalâ"dan gelmektedir. O da, kendinde insanların dikkatini çeken bir faziletin varlığını hayal etmekten doğan kibirlenmedir. Ata binen herkes mutlaka kibirlenir, dendiği için ”hayl" yani at lâfzı da buradan gelmedir.

Bahru'l-Ulûm'da şöyle dendi: ”Muhtâl, gurur, kibir sahibi demektir. Tahsis edilmiş umumi lâfızlardandır. Nitekim Hazret-i Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)in şu hadisi buna delildir: ”Allah'ın sevdiği ve buğzettiği kibir vardır. Sevdiği kibir, sadaka verirken duyduğu sevinç ve düşmanla karşılaşırken hissettiği güvendir. Buğzettiği kibir ise, günah ve azgınlıktaki pervasızlıktır." (16)

16- Hadisi Ebû Davud, cihad bölümünde; Nesâî, zekât bölümünde; Ahmed b. Hanbel ise Müsned'inde (5/62) zikretmiştir.

Buna göre âyetin manası: Allah, dünyalık sebebiyle büyüklenen, insanlara çalım satan kimseleri sevmez.

Âyet, insanların, sevinçli ve üzüntülü hallerde dengeli hareket etmesi gereğine işaret etmektedir. Şayet mutlaka sevinecekse, şımararak değil, Allah'ın ikramına şükür olarak sevinsin. Eğer mutlaka üzülecekse, şikâyet ederek değil, Allah'ın kazasına sabrederek üzülsün.

Kuteybe b. Said şöyle dedi: ”Arap kabilelerinden birine vardım. Bir de baktım ki, ortalık sayısız deve ölüleriyle dolu. Tepe üzerinde yün eğiren bir adam gördüm ve vaziyeti sordum. Dedi ki: 'Bu develerin hepsi benimdi, fakat onları bana veren şimdi geri aldı,' dedi ve şu dörtlüğü söyledi:

Hayır, Yemin olsun ben O'nun kullarından bir kulum sadece. Kişi hayatta sıkıntı ve dertlerin hedefidir böylece, Develerimin, ağıllarında olması beni sevindirmez elbette, Farketmezdi elbet, başıma gelen bu kaza gelmese de.

Hikâye edildiğine göre, Süleyman (aleyhisselâm) zamanında bir kuş vardı. Güzel bir şekle ve sese sahipti. Birisi kuşu bin dirheme satın aldı. Başka bir kuş gelip onun kafesi üzerinde bağırdı ve uçtu. Kafesteki kuş ise hiç ses çıkarmadı. Sahibi, kuşun sessizliğini Süleyman (aleyhisselâm)'a şikâyette bulundu. Süleyman (aleyhisselâm), kuşu getirmesini istedi. O da getirdi. Süleyman (aleyhisselâm) kuşa dedi ki: ”Sahibinin senin üzerinde hakkı vardır. Seni çok pahalıya aldı, niçin sustun?" Kuş da şöyle cevap verdi: ”Ey Allah'ın peygamberi! Sahibime söyle, kalbi benden soğuşun. Ben kafeste oldukça asla ötmeyeceğim." Süleyman (aleyhisselâm) sordu: ”Niçin?" Kuş, cevap verdi: ”Benim feryadım vatan ve çoluk-çocuk hasretindendi. Fakat bu gelen kuş bana dedi ki: Bu adam seni sesin güzel olduğu için hapsediyor. Sus ki kurtulasın." Süleyman (aleyhisselâm) kuşun söylediklerini sahibine aktardı. Bunun üzerine adam: ”Ey Allah'ın peygamberi! Bu kuşu salıver. Ben onu sesi için seviyordum" dedi. Süleyman (aleyhisselâm), o adama bin dirhem verdi ve kuşu salıverdi. Kuş uçtu ve şöyle seslendi: ”Beni güzelce yaratan, havada uçuran, sonra kafese koyan Allah'ı tesbih ederim." Süleyman (aleyhisselâm) şunu ilave etti: ”Kuş feryatta iken kafesten kurtulmadı. Ne zaman ki sabretti, işte o zaman kurtuldu. Bu sayede de adam ona gönül vermekten kurtuldu."

Burada nefsanî sıfatlardan uzaklaşmaya işaret vardır. Kul, nefs anî sıfatları yok edince sıkıntıdan kurtulur. Sükûnet âlemine ve kader sırrını bilmeye ulaşır.

23 ﴿