4

Onları gördüğün zaman kalıplarına şaşarsın. Fiziki yapıları gösterişli olduğu için dikkatini çeker, yüzleri parlak olduğu için de görünüşleri hoşuna gider. Hoşa giden şey demek, orjinalliğinden dolayı gözde büyüyen şey demektir. ”Taaccüh", sayılacak şey sebebiyle ruhta oluşan hayrettir.

Dillerinin keskinliği, sözlerinin tatlılığı ve edebî konuşmalarından dolayı

konuştuklarında sözlerini dinlersin.

Sanki onlar bir yere dayanmış kerestedirler. ”Huşubun" kelimesi, ” hasebe"nin çoğuludur. ”Hasebe" kalın kereste demektir. Münafıkların, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)in meclislerinde bir yere dayanarak oturmalarındaki manzaraları, istifade edilmekten, hayır ve ilimden boş olan cisimler olmaları hususunda, duvara dayanmış dikilmiş kerestelere benzetilmişlerdir. Bunun içindir ki, kerestelerde ”dayanmış" ifadesi kullanılmıştır. Çünkü istifade edilen keresteler, ya tavanda, ya duvarda veya bunlar gibi istifade edilen yerlerde olur. İşte bu duvara dayalı kerestelerde hiçbir menfaat olmadığı gibi, bu münafıklarda da hiçbir hayır yoktur.

Bu fakir (müellifin kendisi) der ki: Bu âyette şuna da işaret vardır: Büyük insanların meclislerinde ve ilim topluluklarında bir yere dayanmak edebi terketmektir. Bunun için İmam-ı Mâlik, Harun er-Reşid'i Muvatta isimli hadis kitabını dinlerken bir yere dayanmaktan men etmiştir. Bu âyet ve şu hadis: ”Şişman ve iri kişi, kıyamet günü, Allah katında sinek kanadı kadar değeri olmadığı halde gelir" (1) gösteriyorlar ki, olgunluk ve noksanlık hususunda itibar iki küçüğe yani dil ve kalbedir. İki büyüğe yani kafa ve cesede değil. Şüphesiz ki Allahü teâlâ, şekillere ve servetlere değil gönüllere ve amellere bakar. Nice küçük görülen suretler var ki, Allah katında altın değerindedir.

1- Hadisi, Buhârî Tefsiru Sûretul-Kehfte 8/324. Müslim Sıfâtu'l-Kıyâme'de 2785 rivayet etmişlerdir. Devamı şöyledir: Ve şunu okuyun buyurdu: ”Onlar için kıyamet günü ölçü tutmayız." (Kehf: 105)' Bkz. Câmiul-Usul, 2/235.

Bu âyette şuna da işaret vardır: Mü'min kişi, bedeniyle ve servetiyle birçok imtihanlara tabi tutulur ve böylece günahlarına keffaret olur. Halbuki kâfir böyle değildir. O, kıyamet gününde günahlarının tamamıyla gelir.

Yükselen

her sesi kendi aleyhlerinde sanırlar. ”Sayha", sesi yükseltmektir. Kamustaki izaha göre, var gücüyle bağırmaktır.

Âlimlerden birisi şöyle der: ”Münafıklar, bir faydadan dolayı askerde birisi nida etse, bir hayvan kaçsa da onun sahibi arayıp bağırsa, insanlar içerisinde bir gürültü olsa, bütün bunları kendi aleyhlerinde sanırlar. Çünkü münafıklar korkak olur, korku kalplerinde yerleşmiştir. Hain, korkak olur. Bu ifadede, onları küçük düşürme ve değerlerini hafife alma vardır."

Denildi ki: ”Münafıklar, Allah'ın haklarında, sırlarını ortaya dökecek, mal ve canlarını mubah kılacak âyetler indirmesinden daima korkuyorlardı."

Gerçek düşman onlardır. Düşmanlıkta kök salmış hakiki düşmanlar onlardır. Çünkü en aşırı düşman, sana yakın olup içinde düşmanlık hastalığı bulunduran ve içindeki bu hastalığın gitmediği düşmandır.

Onlardan, sözlerine meyledip güvenmekten

sakın.

Allah onları kahretsin. Bu, münafıklara bir beddua ve onlara lanet etmesini, onları yüz üstü bırakmasını, onları zillet ve yardımsız üzere öldürmesini zât-ı ilâhîden taleptir. Nitekim İbn Abbas bu cümleyi: ”Allah onlara lanet etsin" manâsıyla tefsir etmiştir.

Mü'minlerin, münafıklara bu şekilde beddua etmelerini Allah öğretiyor da olabilir. Âyet gösteriyor ki, bozgunculara beddua edilmesinin gerektiği yerler de vardır. Şu halde Allahü teâlâ, bid'atçı, sapan ve saptıran kimseleri kahretsin. Çünkü onlar, hasımların en şerlisi ve düşmanların en zararlı olanlarıdır.

Nasıl da saptırılıyorlar! Bu cümle, münafıkların halinden hayret etmeyi ifade eder. Yani, hayret, deliller ortaya çıktıktan sonra haktan ve nurdan, içinde bulundukları küfür, sapıklık ve karanlığa nasıl döndürülüyorlar! Evvelki cümle ile birlikte şu mana anlaşılmaktadır: Allah onları, rüsvaylık, mahrumiyet, kötü hâl ve yüz üstü bırakmakla kahretsin. Hak dinin yolundan nasıl da yüz çeviriyorlar.

4 ﴿