8Onlar: ’Yemin olsun, eğer Medine'ye dönersek en üstün olan, en zelil olanı oradan mutlaka çıkaracaktır' diyorlardı. Rivayet olundu ki, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) Mustalik Oğullarıyla karşılaşıp, onları bozguna uğratıp bir kısmını katlettikten sonra iki bin deve, beş bin koyun ve iki yüz civarında insan alıp Medine'ye getirdi. Alınan esirler arasında, Mustalik Oğullarının reisi Harisin kızı Cüveyriye de bulunuyordu. Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem), onu hürriyetine kavuşturup kendisiyle evlendi. Cüveyriye bu esnada yirmi yaşında bulunuyordu. Bu yolculuk esnasında, Cehcah İbn Said el Gıfarî ile Sinan el-Cuhenî su yüzünden münakaşa ettiler. Cehcah, Hazret-i Ömer (radıyallahü anh)'in işçisiydi. Atını sürüyordu. Sinan ise münafıkların başı olan Abdullah İbn Ubeyy'in müttefiki bir münafıktı. Münakaşa kavgaya dönüştü. Cehcah muhacirlerden yardım istedi. Sinan da fakir muhacirlere karşı Ensar'dan yardım istedi. Cehcah, Sinan'a bir şamar patlattı. Bunun üzerine Sinan, Abdullah İbn Ubeyy'e gidip şikâyette bulundu. İbn Ubeyy dedi ki: ”Yalnız şamar yememiz için Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'e arkadaşlık ediyoruz. Vallahi bizim durumumuz şu darb-ı mesele benziyor: ’Besle köpeğini yesin seni." Fakat Allah'a yemin olsun ki, eğer bu seferden Medine'ye dönersek en üstün olan, en zelil olanı oradan çıkaracaktır."“En üstün" ifadesiyle kendisini kastediyordu. ”En zelil" sözüyle de Müslümanları kastediyordu. Âyette, Abdullah İbn Ubeyy'in söylediği sözün bütün münafıklara isnad edilmesi, münafıkların onun sözüne rıza göstermelerinden dolayıdır. Abdullah İbn Ubeyy bundan sonra kendi kavmine dönüp şöyle dedi: ”Kendi kendinize ne yaptınız böyle? Yurdunuzu onlara helâl kıldınız. Servetlerinizi onlarla paylaştınız. Vallahi onlara yiyecek vermeseniz, böyle sizin sırtınıza çıkmazlar, yakın zamanda sizi bırakıp giderler. Öyle ise onlara infâk etmeyin ki Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem)'in etrafından dağılıp gitsinler." Zeyd İbn Erkanı bu sözleri duydu, genç bir kimse idi. Zeyd, Abdullah İbn Ubeyy'e dedi ki: ”Vallahi sen, zelil, alçak ve kavminin arasında hoşlanılmayan bir kimsesin. Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah katında üstün, Müslümanlarla güçlüdür." Bunun üzerine İbn Ubeyy: ”Sus! Ben şaka yapıyordum" dedi. İbn Ubeyy'in dediklerini Zeyd, Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'a haber verdi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem)'ın rengi attı. Hazret-i Ömer (radıyallahü anh) dedi ki: ”Ey Allah'ın elçisi! Bana mü sade buyur da şu münafığın boynunu vurayım." Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Yâ Ömer! Öyle yaparsan Medine'de birçok kişiyi zelil edersin, (onların düşmanlıklarını çekersin.)" Ömer (radıyallahü anh): ”Bir muhacirin öldürmesini istemezsen ensardan birisine emir buyur da, o öldürsün" dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”O zaman da insanlar, Muhammed ashabım öldürüyor,' demeye başlarlar" buyurdu. Sonra Rasûl-i Kibriya Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) Abdullah İbn Ubeyy'e şöyle dedi: ”Bana ulaşan sözleri söyleyen sen misin?" Abdullah İbn Ubeyy: ”Sana Kur'anı indiren Allah'a yemin olsun ki, ben bu sözlerin hiçbirisini söylemedim. Zeyd, yalancının tâ kendisidir," dedi. Orada hazır bulunanlar: ”İbn Ubeyy bizim şeyhimiz ve büyüğümüzdür. Bir çocuğun sözüne inanma. Kendi vehmine kapılmış olabilir" dediler. Rivayete göre Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) daha sonra Zeyd'e şöyle buyurdu: ”Sen belki Ubeyy'e kızdığın için böyle konuştun."Zeyd: ”Hayır!" dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Belki yanlış duydun" buyurdu. Zeyd: ”Hayır!" dedi. Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem): ”Belki başkasını İbn Ubeyy sandın" dedi. Zeyd yine: ”Hayır" dedi. Sonra bu âyet inince Rasûl-i Ekrem (sallallahü aleyhi ve sellem) Zeyd'in arkasından yetişti ve şöyle buyurdu: ”Kulağın lam işitmiş ey genç! Allah seni doğruladı, münafıkları yalanladı." (3) Allahü teâlâ Münafıkların sözlerini şu âyet-i kerime ile reddetti: Halbuki üstünlük, ancak Allah'ın, Rasûlü'nün ve ımi'minlerindir. Yani, galebe ve güç yalnız Allah'ındır. Sonra da Allah'ın üstün kıldığı Rasûlü'nün ve müminlerindir, başkasının değil. Nitekim alçaklık ve zillet de, şeytanın ve onun arkadaşları olan münafıkların ve kâfirlerindir. Sahillerden birisi pejmürde bir kıyafet içinde olduğu halde kendi kendine söyle söylendi: ”Sen İslâm üzere değil misin? O İslâm ki zilleti olmayan izzettir. Beraberliğinde fakirlik olmayan zenginliktir." Hazret-i Ali (radıyallahü anh)'nin oğlu Hazret-i Hasan (radıyallahü anh)'dan şöyle rivayet olundu: Bir adam kendisine dedi ki: ”İnsanlar sende gurur olduğunu sanıyorlar." Hazret-i Hasan (radıyallahü anh): ”Bendeki bu hâl gurur değil, izzettir" dedi ve adı geçen bu âyeti okudu. Büyük zatlardan biri dedi ki: ”Kim bu dünyada hâlis kul olursa, ebedî âlemde hâlis sultan olur." Bir hadislerinde Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu: ”Ben, Âdemoğullarının efendisiyim. Övünmek yok. ” (4) Yani, dünyada efendi olmakla övünmem, aksine ubûdiyyetle, kul olmakla övünürüm. Benim izzetim kulluktadır. Allah'a kulluğun dışında hiçbir şeref yoktur. Bütün zillet ve alçaklık da Allah'a isyan edip karşı gelmektir. 4- Tirmizî'nin rivayet ettiği hadisin bir kısmıdır. Daha evvel tamamı geçti. Kuşeyrî şöyle söyledi: ”Rasûlüllah (sallallahü aleyhi ve sellem) ve mü'minlerin izzeti ve şerefi, yaratma ve sahibi olma cihetiyle Allah'a aittir. Allah'ın izzeti, O'nun ezelî bir sıfatıdır. Çünkü tüm izzet Allah'ındır." Kuşeyrî'nin bu sözü, şu iki âyetin arasını birleştirmektedir: ”Kim izzet ve şeref isterse bilsin ki, izzet ve şerefin tümü Allah'ındır..." (Fâtır: 10) ”...Halbuki üstünlük ancak Allah'ın, Rasûlü'nün ve müminlerindir..." (Münâfıkûn:8) Aziz ve yüce olanın yalnız Allah olduğunu bilen kişinin, hiçbir yaratığı, Allah'a bağlanmadan yüceltmemesi edeptendir. Böyle olduğu içindir ki şöyle rivayet edilmiştir: ”Bir kimse, zengine sırf zengin olduğu için tevazu gösterirse dininin üçte ikisi gider. ” Gönülde Allah büyürse, gözde yaratılan küçülür. İzzet verenin Allah olduğunu bilirsen yalnız O'ndan izzet istersin. İzzet, yalnız O'na itaat etmekle elde edilir. İlim ehlinin birinden şöyle hikâye olunmuştur: ”Tavaf esnasında bir adam gördüm, önündeki hizmetçileri insanları sağa sola itiyorlardı. Sonra ben bu adamı Bağdat Köprüsü üzerinde el açıp dilencilik yaparken gördüm. Adamın tavaf esnasında gördüğüm adam olup olmadığını anlamak için ona doğru dikkatle baktım. Bana dedi ki: ”Neden bana devamlı bakıp duruyorsun?" Ben de dedim ki: ”Ben seni, tavafta durumu şöyle şöyle olan bir adama benzettim," dedim. Bu sefer adam bana: ”İşte ben oyum. Hiç şüphesiz ki ben, insanların tevazu gösterdiği yerde gururlandım. Allah da beni, insanların yüceldiği yerde alçaktı." Fakat münafıklar (bunu) bilmezler. Aşırı cehalet ve gururlarından dolayı hezeyanda bulunurlar. Bundan evvelki âyetin ”lâ yefkahûn" (anlamazlar), bu âyetin ise ”lâ ya'lemûn" (bilmezler) kelimesi ile bitirilmesi, belagatta makbul sayılan ifade tarzı değişikliği içindir. Ayrıca birinci âyet, onların kafasızlıklarının ve anlayışsızlıklarının; ikinci âyet ise, ahmaklık ve cehaletlerini açıklamaktadır. Burhânu'l-Kur'an adlı kitapta bu hususta şöyle denmiştir: ”Birincisi: ”...Oysa, göklerin ve yerlerin hazineleri Allah'ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar." (Münafıkûn: 7) âyetine bitişiktir. Burada kapalılık vardır. İnce anlayışa muhtaçtır. Münafıklar ise ince anlayıştan mahrumdurlar. İkincisi ise: ”Halbuki üstünlük ancak Allah'ın, Rasûlü'nün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler," âyetinin sonunda gelmiştir. Hiç şüphesiz Allahü teâlâ dostlarını yüceltir, düşmanlarını alçaltır." |
﴾ 8 ﴿