34Yoksula yemek vermeye teşvik etmiyordu. Yani kendi malından vermek ve yedirmek şöyle dursun, ailesini ve başkalarını bile fakire yemek yedirmeye teşvik etmiyordu. Âyette yapmamanın değil de teşvik etmemenin zikredilmesi, teşviki terkeden böyle olursa, fiili terkedenin nasıl olacağının bilinmesi içindir. Yani o daha şiddetlidir. Âyette fakiri yardımdan mahrum etmek, küfürle yanyana getirildi. Bu, onun günahının büyüklüğüne delâlet etmesi içindir. Bu, şu âyette belirtildiği üzere kâfirlerin özelliğidir: ”Zekâtı vermeyen müşriklerin vay haline!" (Fussilet: 6-7) İmam Şafiî bu âyetle, kâfirlerin şeriatla mükellef oldukları hükmünü çıkarmıştır. İbnu'ş-Şeyh şöyle demiştir: ”Bu söz, kâfirlerin dinin hükümleri ile mükellef olduklarına delildir. Bu, onların namaz kılmamak, zekât vermemek, yasaklardan ve günahlardan kaçınmamak gibi fürûâta uymadıkları zaman cezalandırılacakları anlamındadır. Yoksa kâfir oldukları halde bu amelleri yapmakla mükellef oldukları mânâsında değildir. Çünkü kâfirler kendilerinde eda ehliyeti olmadığı için bu mânâda mükellef değildirler. Çünkü eda ehliyeti, bir fiili yapmakla sevabı haketmeye bağlıdır. Kâfirlerin amellerine ise sevap yoktur. Vücûp ehliyeti (hak ve sorumluluk sahibi olma ehliyeti) -fıkıh usulünde belirtildiği üzere- eda ehliyetini gerektirmez. Yani kişi vücûp ehliyetine sahip olduğu halde, eda ehliyetine sahip olmayabilir." Velhasıl kâfirler, fürû ile sadece cezalandırılma konusunda muhataptırlar. Rivayet edildiğine göre Ebu'd-Derdâ (radıyallahü anh) hanımını, fakirler için çorbanın suyunu çok koymayı, teşvik eder ve: ”Zincirin yarısını imanla çıkardık. Geriye kalan kısmını yedirmek ve yedirmeye teşvikle çıkaramayacak mıyız?" derdi. |
﴾ 34 ﴿