118

«Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti. Allah tevbe ettikleri için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünkü O, tevbeleri en çok kabul eden, hakkıyla esirgeyendir.»

Kâ'b ibn Mâlik'ten şöyle rivayet edilmiştir: «Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) ile Tebük seferi hariç bütün savaşlara gittim. Tebük Peygamber'in son savaşı idi. Mevsim çok sıcak ve hasad zamanı idi. Bu bakımdan harbe gitmek isteyen pek azdı, Müslümanlar savaşın başka bir zamana bırakılmasını istiyorlardı. Savaşa gitmek için durumum müsait idi, iki binek hayvanım vardı ve istihkakım da hazırdı. Buna rağmen gönlümden savaşa gitmemek ve meyvelerin gölgesinde oturmak geçiyordu. Peygamberimiz bir perşembe günü sabah namazından sonra ordusu ile yola çıktılar. Resûlüllah, perşembe günü sefere çıkmayı severdi. Ben o gün, onlarla sefere çıkmadım, yarın pazardan eksiklerimi tamamlar arkalarından yetişirim diye geri kaldım. Pazara gittim, fakat eksiklerimi o gün tamamlayamadım, yarın tamamlar da giderim diye yine geri kaldım, yarın da tamamlayamadım, bugün-yarın derken günler geçti. Ve ben Tebük seferine gidemedim. Böylece Peygamber'e muhalefet etmiş oldum. Artık Medine sokakları bana dar gelmeye başladı, üzüntülü üzüntülü dolaşmaya başladım. O zaman gördüm ki, Peygamber ile savaşa gitmeyenler münafıklardır. Münafık olmayanlar Allah'a ve Resulüne itaat ederek Peygamber ile savaşa iştirak etmişlerdi. Tebük seferine iştirak etmeyenlerin sayısı seksenden fazlaydı. Peygamberimiz Tebük'e gidene kadar beni hiç sormamış, Tebük'de konaklayınca yanındakilere beni sormuş, bizim kabileden birisi «Ey Allah'ın Resulü, meyve ağaçlarının altında gölgelenmek onu seninle savaşa çıkmaktan alıkoydu» der. Muâz ibn Cebel derhal müdahale eder ve şöyle konuşur; «Onun hakkında ne kötü söz söyledin. Ey Allah'ın Resulü, biz Kâ'b'ı biliriz, bu adamın dediği gibi değildir. Onun savaşa iştirak etmemesi size muhalefetinden dolayı değildir, mutlaka önemli bir özründen dolayıdır. Eğer önemli bir özrü olmasaydı, savaşa iştirak ederdi.»

Günler geçer, Tebük'te savaş olmaz, nihayet Peygamber ordusu Medine'ye döner, Peygamber'e suçumu nasıl afvettireceğim diye düşünmeye başladım ve bizim kabilenin içinde ne kadar sözü dinlenir adam varsa hepsini kendime yardımcı alıp yalanımı tasdik ettirmeye karar verdim. Fakat gerçekleri söylemeyince kurtuluşa ulaşamayacağımı anladım. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) kuşluk vakti şehre girdi, her zaman yaptığı gibi mescide girdi, iki rekât namaz kıldı, duâ etti sonra oturdu. Savaşa iştirak etmeyenler gurublar halinde gelip özürler beyan ederek andiçtiler. Fakat çoğu yalan yere yemin ediyorlardı. Peygamberimiz sözlerine itimat ederek özürlerini kabul ediyor ve onlar için istiğfarda bulunuyordu. Gizli hallerini de Allah'a havale ediyordu. Ben de mescide girdim yanına yaklaştım, beni görünce tebessüm ederek ayağa kalkmak istedi, gittim önüne oturdum. 'Binek için hayvan satın alan sen değil misin?» dedi. Ben de -Evet benim» dedim. «Seni bizden ayıran ve savaşa gitmene mani olan nedir?» dedi. Dedim ki: -Ey Allah'ın Resulü, eğer senden başkasının önünde oturmuş olsaydım vallahi onu iki kelime ile kandırır, özrümü kabul ettirir ve gadabından kurtulurdum. Bende öyle bir kabiliyet var. Ey Allah'ın Resulü, sana söyleyeceğim sözden dolayı belki bana kızarsın, fakat sözüm doğrudur, ben onunla Allahü teâlâ'dan afvımı umarım. Sana yalan söylesem belki, seni kandırırım, sen de benden hoşnud olursun. Fakat Yüce Allah onun yalan olduğunu meydana çıkarır, beni mahcup eder. Ey Allah'ın Resulü, vallahi bu insanlar içinde, nafakası benden az ve aile efradı kalabalık başka kimse yoktur. Onların nafakasından dolayı sizinle savaşa çıkamayıp geri kaldım.» Bunun üzerine Peygamberimiz «Eğer bu söylediklerin doğru ise, git Allahü teâlâ hakkında hüküm indirene kadar bana gelme- buyurdu. Ben de Peygamberimizin bu sözü üzerine yanından ayrıldım. Bizim kabileden bir gurub insan arkamdan gelip beni tenkit ettiler ve «Biz bundan önce senin bir suç işlediğini bilmiyoruz, keşke sen bir yalan uydurup da Peygamber'e söyleseydin, daha sonra da özür dileseydin, belki seni afvederdi. Böyle yapman senin için daha iyi olmaz mıydı?» derler. Peygamber'e yalan yere özür beyan etmem için beni çok zorladılar. Ben de, onlara, sözünden dönüp Peygamber'e yalan söyleyenler var mı? diye sordum. Onlar «Evet var» dediler. Kim olduklarını sordum. Hilâl ibn Ümmiyye ile Mirâtübni Rebla olduğunu söylediler. Halbuki onlar Bedir savaşma iştirak etmiş sâlih kimselerdir. Vallahi ben, herkes gibi Peygamber'in huzuruna gidip kendimi yalanlayamam, sözümden asla dönmem.

Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem) halka bizimle konuşmamalarını ve selâm vermemelerini emretti. Artık kimse bizimle konuşmuyor, selâmlaşmıyordu. Gezdiğimiz, gördüğümüz yerler sanki bize yabancı geliyordu, âdeta halkın içinde bizi tanıyan yoktu. Kimse bizimle konuşmuyor, hal hatır sormuyordu. Evimden çıkar çekine çekine mescide gelir, Peygamberimize selâm verirdim, selâmı aldığı dudaklarının hareketinden anlaşılırdı.. Direğin dibinde namaza durunca göz ucu ile bana bakardı, ben de' ona baktığım zaman hemen kafasinı çevirirdi. Fakat iki arkadaşım evlerinden çıkmayarak gece-gündüz ağlarlardı, hiçbir yere çıkmazlardı. Bir gün pazarda gezerken Hıristiyanlardan biri beni sormuş, göstermişler yanıma sokuldu ve Gassan melikinin mektubunu verdi. Mektubu okudum, içinde şunlar yazılı idi: -Ey Mâlik, Muhammed sana ve arkadaşlarına eziyet edip, hakaret etmiş. Siz hakaret edilecek ve eziyet çektirilecek insan değilsiniz. Bize gelin size izzet ve ikramda bulunalım.» Mektubu okuduktan sonra dedim ki «Benim için en büyük belâ ve felâket islâm'dan çıkıp küfre dönmektir.» Gittim, mektubu ateşe atıp yaktım. Mektubu yaktıktan sonra aradan kırk gün geçti. Peygamberimiz bana bir adam göndererek hanımımdan ayrılmamı emretti. Ben de o zata «Boşanmamızı mı emretti?» dedim. -Hayır, onunla bir arada bulunmamanızı emretti» dedi. Peygamberimizin bu emrini işiten Hilâl ibn Ümmiyye'nin hanımı huzuruna gelerek «Ey Allah'ın Resulü, Hilâl yaşlı ve zayıftır, ona hizmet etmek için bana müsaade eder misiniz?» der. Peygamberimiz «Git hizmet et, fakat sana yaklaşmasın» buyurur. O kadın «Ey Allah'ın elçisi, gece-gündüz ağlamaktan onda hiçbir hareket kalmamıştır» der.

Kâ'b şöyle devam ediyor-. «Peygamber'den bu kadar uzun zaman ayrı kalmamız bana çok ağır geldi. Artık daha dayanamadım, bir gün amcamın oğlu Katâde'nin yanına gittim, evinin avlusunda oturuyordu, selâm verdim almadı. Ey Katâde, benim Allah'ı ve Resulünü sevdiğimi bilir misin? diye üç defa tekrarladım. Üçüncüde «Allah ve Resulü bilir” diye cevap verdi. Kendimi tutamadım ağlayarak yanından ayrıldım. Peygamberimiz, halkı bizimle konuşmaktan men edeli elli iki gün olmuştu, elli ikinci günün sabahında evimin üstünde sabah namazını kıldıktan sonra oturdum derinden bir ses «Yâ Kâ'b ibn Mâlik, sana müjdeler olsun» dedi. Bu sesi duyunca hemen secdeye kapandım. Allahü teâlâ'nın bizi bağışladığını anladım. Arkadan bir atlının bana doğru geldiğini gördüm, daha kendi gelmeden sesi bana ulaştı ve beni müjdeledi. Ben de mükâfat olarak elbisemin birini ona verdim ve temiz elbisemi giyinerek Peygamber'in huzuruna geldim. Ensâr beni gurub gurub karşılayıp tebrik ettiler, müjdelediler. Fakat Muhacirlerden sadece Talhâ tebrik etti ve müjdeledi, ondan başka kimse tebrik etmedi. Talhâ’nın beni tebrik edip, müjdelemesini hiç unutamam. Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) mescidin içinde oturmuş etrafına nur saçıyordu, Müslümanlar da etrafını sarmışlardı. Peygamberimize Allah tarafından bir müjde geldiği zaman mübarek yüzü nurlamr etrafına nur saçardı. Ben de gelip mescide girdim ve Resûlüllah'ın önüne oturdum. Bana dedi ki: «Ey Kâ'b, bugün se'ni müjdelerim. Anandan doğduğun günden beri sana böyle bir müjde verilmedi.» Bunun Üzerine «Ey Allah'ın Elçisi, bu müjde Allah tarafından mı, yoksa senden mi?» dedim. «Hayır, Allah tarafından» buyurdu.» Yüce Allah onlar hakkında şöyle buyurmuştu: «Bütün genişliğine rağmen yer onlara dar gelerek nefisleri kendilerini sıkıştırıp, Allah'tan başka sığınacak kimse olmadığını anlayan, savaştan geri kalmış üç kişinin tövbesini de kabul etti. Allah tevbe ettikleri için onların tevbesini kabul etmiştir. Çünkü O, tövbeleri en çok kabul eden, hakkıyla esirgeyendir.» Allahü teâlâ samimiyetle tevbe edenlerin tevbesini kabul eder ve günahlarını bağışlar.

118 ﴿