34Ey iman edenler, Hahamlar ve Papazlardan bir çoğu, haksız yere insanların mallarını yerler. Onları Allah'ın yolundan alıkoyarlar. Ey Rasûlüm, altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarfetmeyenleri ise can yakıcı bir azap ile müjdele. Ey iman edenler, Yahudi Hahamlarından ve Hristiyan papazlarından bir çoğu, verdikleri hükümler karşılığında rüşvet alırlar. İşlerini idare ettikleri insanlardan az bir şey almak için Allah'ın kitabını tahrif ederler. Böylece insanların mallarını haksız yere yemiş olurlar. Ve onların, İslam dinine girmelerine engel olurlar. Ey Rasûlüm, altın ve gümüşü biriktirip de, insanların, onlardaki Zekât gibi haklarını vermeyenleri, kıyamet gününde uğrayacakları can yakıcı bir azap ile müjdele. Müfessirler, Âyet-i kerime’de zikredilen "Altın ve gümüşü biriktirme" ifadesinden neyin kastedildiği hususunda çeşitli görüşler zikretmişlerdir. a- Abdullah b. Ömer, İkrime, Süddi ve Şa'biye göre bu âyette zikredilen, biriktirilen mardan maksat kendisinden zekât vernıek farz olduğu halde zekatı verilmeyen her türlü malın zekâtım vermektir. Âyet-i kerime'de, mallarının zekâtlarını vermeyenlerin, insanların mallarını haksız yere yedikleri ve o mallardan zekatı ayırmayıp biriktirdikleri, Allah yolunda harcamadıkları, bu sebeple can yakıcı bir azapla azap görecekleri beyan edilmiştir. Bu hususta Abdullah b. Ömer diyor ki: "Zekâtım verdiğin her türlü mal, yere gömülüp depolanmış olsa dahi, biriktirilmiş mal değildir. Buna mukabil zekâtı verilmeyen her mal, Allah'ın, Kur'an'da zikrettiği biriktirilmiş mal'dır. Sahibi hahirette bu mal ile dağlanacaktır. Bu mal, biriktirilip gömülmemiş bir mal dahi olsa. b- Ca'de b. Hubeyre'nin, Hazret-i Ali'den Rivâyet ettiğine göre ise bu âyette zikredilen "Biriktirilen mal"dan maksat, dört bin dirhem miktarını aşan mal'dır. Kişi, bunun zikâtını verse de vermese de yine bu, biriktirilmiş mal'dır. Mal sahibi, ancak dört bin dirhem miktarında bir mal tutabilir. Bundan faziasmı Allah yolunda harcamak zorundadır. c- Ebuzer el-Gifariye göre ise, bu âyette zikredilen "Biriktirilen mardan maksat, mal sahibinin ihtiyacından arta kalan mal'dır. Kişi, ihtiyacından artan malt, Allah yolunda harcamak mecburiyetindedir. Onu biriktirip yanında tutması caiz değildir. Ebû Mucib diyor ki: "Ebû Hureyre'nin kılıcının kını gümüştendi. Ebuzer bunu görünce Ebû Hureyre'yi bundan sakındırdı ve dedi ki: "Resûlüllah buyurdu ki: "Kim öldükten sonra geriye sanyı (altını) ve beyazı (gümüşü) bırakacak olursa onlarla dağlanır. Sevban diyor ki: "Altın ve gümüşü biriktirenler âyet-i kerimesi nazil olduğunda, biz, Resûlüllah ile birlikte yolculukta bulunuyorduk. Resûlüllah’ın sahabilerinden bazıları dediler ki: "Altın ve gümüş hakkında bu hüküm indi. Hangi malın daha hayırlı olacağını bilsek te onu mal edinsek." Resûlüllah da buyurdu ki: "Bunların en hayırlısı, zikreden dil, şükreden kalb ve kocasının imanına (dinine) yardımcı olan mü’min bir Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sûre 9, Hadis No: 3094 Ebû Ümame diyor ki: "Suffe ashabından biri öldü. Onun peştemalında bir dinar bulundu. Resûlüllah buyurdu ki: "Bunun için bir dağlama vardır." Sonra onlardan başka bin daha öldü. Onun peştamalında da iki dinar bulundu. Resûlüllah: "Bunun içinde iki dağlama vardır. Ahmed b. Hanbel, Müsned, C: 5S: 252-253 buyurdu. Taberi diyor ki: "Bu görüşlerden tercihe şayan olanı, Abdullah b. Ömer'in zikrettiğidir. O da, zekatı verilen her mal, biriktirilen mal değildir. Mal sahibi, malının zekâtını verdikten sonra dilediği kadar mal biriktirebilir. Buna mukabil, zekât verilecek miktarda olup ta kendisinden zekât verilmeyen her mal, biriktirilmiş mal'dır. İşte bu malın sahibi cezalandırılacaktır. Allah'ın lütfuyîa affetme durumu müstesnadır. Bu görüşün doğru olduğu şu hususlardan anlaşılmaktadır. Allahü teâlâ, Resûlüllah’ın lisanıyla, beş Ukye'ye ulaşan gümüşün onda birinin dörtte birini, yine yirmi miskale ulaşan altının da onda birinin dörtte birini (yani kırkta birini) zekat olarak vermeyi farz kılmıştır. Mal sahibi, mallarından, farz kılınan bu miktarları zekât olarak verdikten sonra yükümlülükten kurtulmuş olur. Şâyet, zekât vermesine rağmen yine de mal biriktirmiş kabul edilecek olursa, Allahü teâlâ'nın böyle bir kişiye malının kırkta birini zekât olarak vermesini emretmesinin ne anlamı olur? Buna, Hazret-i Ali'den nakledilen görüşe göre malının dört bin dirhemden daha fazlasını vermesi emredilirdi. Veya Ebuzer'den nakledildiğine göre malının, ihtiyacından arta kalanını vermesi emredilirdi. Bunu yapmadığı takdirde de cezalandırılacağı bildirilirdi. Halbuki durum böyle değildir. Mal sahiplerine zekât nisabına ulaşan mallarının kırkta birini zekât olarak vermeleri emredildi ve bu zekâtı vermemeleri halinde cezalandırılacakları, çeşitli hadisi şeriflerde beyan edildi. Bu hususta Ebû Hureyre, Resûlüllah’ın, şöyle buyurduğunu Rivâyet etmiştir. "Hiçbir altın ve gümüş sahibi yoktur ki, onlarda olan hakları vermezse o kimse için kıyamet gününde ateşten tabaklar biçilmiş olmasın. O tabaklar, cehennemin ateşinde kızdırılır. Onlarla o kişinin alnı, yanı ve sırtı dağlanır. Her soğudukça bu tekrarlanır. Bu öyle bir günde olacaktır ki, onun miktarı elli bin senedir. Bu hal, kullar arasında hüküm verilip o kulun yolu tayin edilinceye kadar devam edecektir. O da ya cennete veya cehenneme giden yol'dur." Denildi ki: "Ey Allah'ın Resulü ya devenin durumu nedir?" Resûlüllah da buyurdu ki: "Herhangi bir deve sahibi devenin hakkını ödemezse ki, devenin su içtiği gün onu sağması da devenin haklarındandır. (Yani, deveyi sağıp onun sütünden fakirlere vermesi de onun haklarındandır.) Kıyamet gününde o kişi düz bir alanda devenin altma yüzü koyun yatırılır, Deve de en besili halinde gelir. Onun yavrularından hiçbiri eksik bırakılmaz. Develer o kişiyi ayaklarıyla çiğner, ağızlarıyla ısırırlar. Sürünün önü geçtikçe sonda olanlar aynı şeyi yaparlar. Bu da miktarı elli bin yıl olan bir günde yapılır. Bu iş, kullar arasında hüküm verilip o mal sahibinin hangi yola gideceği ortaya çıkıncaya kadar devam eder. Onun yolu da ya cennete veya cehenneme'dir." Denil di ki: "Ey Allah'ın Resulü, sığır ile ko-yu'nun durumu nedir?" Resûlüllah da buyurdu ki: "Herhangi bir sığır veya koyun sahibi, onların haklarını vermezse kıyamet gününde, düz bir alanda onların altlarına yatırılır. Onlardan hiçbiri eksik bırakılmaz. Onların içinde boyunuzu kıvnk olan boynuzsuz olan ve boyunuzu kırılmış olan yoktur. Onlar bu mal sahibini boynuzlanyla vuracaklar tırnaklarıyla çiğneyeceklerdir. Öndekiler bu işi yaptıkça arkadan gelenler onları takibedeceklerdir. Bu iş, miktarı elli bin yıl olan bir günde yapılacaktır. Bu azap, kullar arasında hüküm verilip o kişinin yolu belli oluncaya kadar devam edecektir. Onun yolu da Cennete veya cehenneme'dir. Müslim K. ez-Zekât, bab: 24, Hadis No: 987 / Ahmed b. Hanbel Müsned: C: 2, S: 262 Abdullah b. Abbas, bu âyetin izahında şöyle demiştir. Bu âyet-i kerime, müslumanlardan sadece belli kimseleri kastetmektedir. Bunlar da mallarının zekâtlarını vermeyen müslümanlardir. Ehl-i kitabın ise tümünü kastetmektedir. Çünkü onlar kâfir oldukları için hiçbirinin infakı kabul edilmemektedir. Dolayısıyla mal biriktirenler sınıfına girmişlerdir. Muaviye b. Ebi Süfyan da bu âyet-i kerime'nin her para biriktiren ehl-i kitabı kastettiğini, mü’minleri kastetmediğini söylemiştir. Bu hususta Zeyd b. Vehb diyorki: "Ben, Rebzede Ebuzer el-Ğifariye uğradım ve dedim ki: "Ey Ebuzer bu belaya ne sebeple düştün?" O da dedi ki: "Ben, Şam'da idim. "Altın ve gümüşü biriktirip Allah yolunda sarf etmeyenler" âyetini okudum. Muaviye dedi ki: "Bu âyet bizim hakkımızda değil, ehl-i kitap hakkındadır. Ben de dedim ki: "Bu âyet, hem bizim hakkımızda hem de onların hakkındadır." Bunun üzerine aramızda tartışma kızıştı. O, Osman'a mektup yazdı ve beni şikâyet etti. Osman da bana mektup yazdı ve "Buraya gel" dedi. Ben de kalkıp geldim. Medine'ye gelince sanki insanlar, daha önce beni görmemişler gibi başıma biriktiler. Ben bu durumu Osmana şikâyet ettim. O da dedi ki: "Buradan ayni, yakın bir yere git." Dedim ki: "Allah’a yemin olsun ki ben, söylediğim sözden geri dönmem." |
﴾ 34 ﴿