13

Ey Rasûlüm, rabbinin, ülkelerde benzeri yaratılmayan sütunlar sahibi İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine, vadide kayaları oyup ev yapan Semud kavmine, kazıklar (güç ve kuvvet) sahibi Fiavuna ne yaptığını görmedin mi? ki onlar o ülkelerde azgınlık yapmışlar, oralarda bozgunculuğu artırmışlardı. Böylece rabbin de onlara bir azap kamçısı yağdırıvermişti.

Âyette zikredilen "İrem" kelimesi, müfessirler tarafından çeşitli şekillerde izah edilmiştir.

Bazılarına göre İrem bir beldenin ismidir. Muhammed b. Ka'b el-Kure-zi'ye göre bu şehir İskederiye şehridir.

Ebû Said el-Makburi, Said b. el-Müseyyeb ve İkrime'ye göre ise burası Şam şehridir. Buna göre âyetin manası "Ey Rasûlüm, rabbinin, İrem şehrinde yaşayan Âti kavmine ne yaptığını görmedin mi?" şeklindedir.

Bazı müfessirlere göre de İrem kelimesi bir ümmetin adıdır. Mücahid bu görüştedir. Buna göre bu âyetin manası, "Ey Rasûlüm, rabbinin İrem şehrinde yaşayan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" şeklindedir.

Bazı müfessirlere göre de İrem kelimesi bir ümmetin adıdır. Mücahid bu görüştedir. Buna göre bu âyetin manası, "Ey Rasûlüm, rabbinin, Âd kavmine, İrem ümmetine ne yaptığını gönnedin mi?" şeklindedir.

Başka bir kısım müfessirlere göre de İrem, "eski" manasına gelen bir sıfattır. Âyet-i kerime, önceki Âd kavminden bahsetmektedir. Bu görüş de Mücahid'den nakledilmektedir. Buna göre âyetin manası şöyledir: Ey Rasûlüm, rabbinin, eski Ad kavmine ne yaptığını görmedin mi?" şeklindedir.

Diğer bir kısım müfessirler, İrem kelimesinin, Âd kavminden bir kabileyi ifade ettiğini söylemişlerdir.

Katade, İrem'in, Âdın dedesi olduğunu söylemiştir. Yine başka bir kısım müfessirler İrem kelimesinin bir sıfat olduğunu, manasının da "Helak olan" anlamına geldiğini söylemişlerdir. Buna göre de âyetin manası: "Ey Rasûlüm, rabbinin, helak olan Âd kavmine ne yaptığını görmedin mi?" şeklindedir. Bu görüş, Abdullah b. Abbas ve Dehhak'tan nakledilmiştir.

Taberi, İrem kelimesinin sonunun esre okunmaması sebebiyle Âd kelimesine sıfat olamayacağını, bunun ya bir belde veya bir kabile yahut da bir ümmet adı olabileceğini bu sebeple gayr-i munsarif olduğunu ve cerri (esreyi) kabul etmediğini söylemiş ayrıca Âd kelimesinin İrem'e muzaaf yapılmaması sebebiyle İrem kelimesinin Âd kavminden bir kabileyi ifade ettiğini söylemenin daha isabetli olacağını belirtmiştir.

Allahü teâlâ, Âd kavmini "Sütunlar sahibi" olarak vasıflandırmışım Bu sıfattan neyin kasdedildiği hakkında müfessirler çeşitli izahlarda bulunmuşlardır.

Abdullah b. Abbas ve Mücahid'den nakledilen bir görüşe göre bu sıfattan maksat, Âd kavmine mensup olan insanların uzun boylu olmalarıdır. Yani onların boylan sütunlar gibi uzunmuş.

Katade ve Mücahid'den nakledilen başka bir görüşe göre bu sıfattan maksat, Âd kavminin göçebe hayatı yaşamaları ve sütunlar gibi direkler dikerek çadırlar kurmalarıdır. Zira bu kavmin, otlak ve sulu yerlere göç ederek hayatlarını sürdürdükleri nakledilmektedir.

İbn-i Zeyd'den nakledilen başka bir görüşe göre bu sıfattan maksat, Ad kavminin, büyük sütunlara sahip bir bina yapmalarıdır. İbn-i Zeyd diyor ki: "Bunlar Ahkaf (Yemen) bölgesinde yaşarlarken bu binayı yapmışlardı. Öyle ki onların bu binası gibi bir bina yeryüzünde mevcut değildi.

Dehhak ise "Âd kavminin bu şekilde sıfatlandırmalarının sebebi onların, güçlü ve kuvvetli olmalarındandır." demiştir.

Taberi, Arapçada "Sütun sahibi" ifadesinin, çadır kurup göçebe hayatı yaşayanlar için kullanıldığını söyleyerek bu şekilde izah edenlerin görüşlerini tercih etmiştir.

Âyet-i kerime’de, Âd kavminin benzerinin diğer beldelerde yaratılmadığı zikredilmiştir. Çünkü onlar, güçlü kuvvetli ve zorba bir kavim idiler. Katade, onların herbirinin boylarının on iki arşın olduğunu nakletmektedir. İbn-i Zeyd ise zikredilen bu sıfatın sütunlara ait olduğunu Âd kavminin, sütunlara dayalı olarak yaptıkları binanın benzerinin henüz yapılmamış olduğunu söylemiştir. Taberi bu görüşü, ifadedeki dilbilgisi kurallarına uygun düşmediği gerkeçesiyle reddetmiştir. Ayrıca Âd kavminin ülkelerinin, daha önce zikredildiği gibi İskenderiye ve Şam şehri olmayıp Yemen'deki Ahkaf bölgesi olduğunu ve bunun: "Ey Rasûlüm, Âd'ın kardeşi Hud'u hatırla. Kendisinden önce ve sonra nice uyancı Peygamberler gelip geçmiş olan Hud bir zaman Ahkafta oturan kavmini şöyle uyarmıştı. "Sadece, Allah’a ibadet edin. Ben sizin için büyük bir günün azabından korkuyorum." Ahkaf Sûresi, 46/21 âyetinde açıkça beyan edildiğini söylemiştir.

Allahü teâlâ, Firavunu zikrederken onun "Kazıklar sahibi" olduğunu beyan etmiştir. Müfessirler bu ifadeden neyin kasdedildigi hakkında farklı görüşler zikretmişlerdir.

Abdullah b. Abbas'tan nakledilen bir görüşe göre bu ifadeden maksat, Firavunun, emirlerini yerine getiren güçlü bir orduya sahibolmasidır.

Mücahid, Ebû Rafi' ve Said b. Cübeyr'e göre Firavuna "Kazıklar sahibi" denilmesinin sebebi, onun, insanları kazıklara çakarak veya kazıklara asarak işkence emesindendir. Ebû Rafı' diyor ki: "Firavun, karısını ellerinden ve ayaklarından dört kazığa bağladı sonra da sırtına bir el değirmeni taşı koydu ve onu o şekilde ölüme terketti.

Sadi b. Cübeyr diyor ki: "Firavun, yere kazıklar çakar, insanları ellerinden ve ayaklarından bu kazıklara bağlardı." Yine Said b. Cübeyr'den nakledilen başka bir görüşe göre Firavuna "Kazıklar sahibi" denilmesinin sebebi, onun, büyük bir bina yaptırıp insanlara orada işkence yapmasındandır.

Katade'ye göre ise Firavuna "Kazıklar sahibi" denilmesinin sebebi, onun, bir kısım ipler ve kazıklarla oyun oynanıp spor yapılması için eğitim ve spor sahaları yapmasındandır.

Allahü teâlâ, Âd, Semud ve Firavunun, yeryüzünde çokça bozgunculuk çıkardıklarını, Allah'ın haram kıldığı şeyleri işlemekten geri durmadıklarını, bu yüzden onlara azap yağdırdığını beyan etmektedir. Bu kavimlerden bazıları fırtınalarla, bazıları depremlerle bazıları da denizlerde boğularak helak olmuşlardır. Bunlar için "Azap kamçısı yağdırdı." ifadesinin kullanılması bu kimselerin azaplarının şidetli olduğunu göstermek içindir.

13 ﴿