31Ahbarlarını, rühbanlarını Allahdan başka rablar edindiler, Meryemin oğlu Mesîhi de, halbuki hepsi ancak bir ilâha ıbadet ile emrolunmuşlardır ki, başka ilâh yok ancak o, tenzih o sübhana onların koştukları şirkten (.........) Hahamlarını (Yehudîler) ve rühbanlarını (Nesârâ) Allahdan maada rablar ittihaz ettiler- Allah’ın emrine, hakkın hukmüne değil, onların hukümlerine onların iradelerine tâbi oldular, onlara Allah’a tapar gibi taptılar, hattâ Allah’ı bırakıb onlara taptılar, Allah’ın emrine kitâbın kavline, hakkın iycabına açıktan açığa muhalif olan hususlarda Allah’a ısyan ettiler de onların arzularına ve emirlerine itaat eylediler, Allah’ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle halâl gördüler, Allah’ın yapmayın dediği şeyleri yaptılar, yapın dediğini yapmadılar da bunun hilâfına onların men-ü tahrimlerini dinlediler ve bu suretle onlara emri ilâhîyi hedefi nazar ittihaz eden ve yalnız ahkâmı hakkı fehm-ü istinbattan, infaz-ü tatbikdan başka bir maksad ta'kib etmemesi lâzım gelen ılmî ve meşru' bir haysiyyetle değil, re'sen vaz'ı ahkâma, hakkı teşria malik bir rabbı müdebbir gibi baktılar, iradelerine hevalarına, keyf ve arzularına tâbi' oldular. Netekim bu âyetin ma'nâsı hakkında meşhur Hatimi taînin oğlu «Adiy» demiştir ki, «Resulullaha geldim boynumda altundan bir salib vardı -ki, Adiy o zaman henüz nasraniyyet dininde idi- Resulullah, Sûre-i «Berae» yi okuyordu «ya Adiy, şu boynundaki veseni at» buyurdu, ben de attım (.........) kavli ilâhîsine geldi, ya Resulullah onlara ıbadet etmezlerdi, dedim, aleyhıssalâtü vesselâm buyurdu ki, «Allah’ın halâl kıldığını tahrim ederler, siz de haram tanımazmıydınız, Allah’ın haram kıldığına halâl derler, siz de halâl saymazmıydınız?» ben de, evet! dedim «işte o onlara ıbadettir.» buyurdu. Rebi' demiştir ki, bu rububiyyet, Beni İsraîlde nasıl idi diye Ebül'âliyeye sordum «ekseriya Allah’ın kitâbında açıktan açığa Hahamların akvaline muhalif şeyler bulurlar, bununla beraber kitâbın hukmünü bırakırlar da Hahamların sözlerini tutarlardı» dedi. Bu rivayetler, şunu isbat eder ki, her hangi birini rab ittihaz etmiş olmak için ona behemehal «rab» namını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine muvafık veya muhalif olduğunu hiç hisaba almıyarak onun emrine itaat etmek ve alel'husus ahkâma müteallık olan hususatta onu vâzıı ahkâm ve hukuk gibi tanıyıb da o ne söyler ne emrederse hakk oluverir gibi farzetmek, ona itaatle Allah’ın emr-ü hukmüne muhalefet eylemek onu Allahdan başka rabb ittihaz eylemek ona tapmak demektir. Binaenaleyh burada ulema ülül'emir ve islamda ülül'emre itaat Allah’ın emri bir farz değil midir? O halde Yehûd ve Nesârânın ulemaları demek olan ahbar ve rühbana itaatleri niçin muahaze olunuyor? Gibi bir suâl vârid olamaz. Çünkü bahis, Allah için itaatte değil, min dunillâh itaatte, Allah’ın emrine muhalif itaattedir. Filvakı' ılme ve ulemaya itaat ve hurmet Allah’ın emridir, Ve Allah’ın emrine itaat de Allah’a itaattir. Fakat re'sen değil (.........) âyetinde işaret buyurulduğu üzere Allah’a ve Resulüne itaatte müteferri' olarak tebean bir itaat bulunmak, Allah’a mukabil değil, Allah için bir itaat olmak, ya'ni mahlûka itaat ederken halika ısyan etmiş olmamak şartıyle meşruttur. Ilmin hukmi hak ve emrin ma'ruf olmasiyle mukayyeddir. Ilmin hakkı, hak-u hakıkati ta'kıb etmesinde, hakka teallûkunda, emri hakka isabetinde ve daima rızaullahı teharri edib ahkâmı hakkı idrâk ve istinbat etmesinde, hâsılı Allah için olmasındadır. Yoksa vâkıa mullaha muhalif bulunan, Allah kanunlarına karşı gelmek istiyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ılim değildir, Ve ulemanın kıymeti haysiyyeti ılmiyyesile mütenasibdir. Ülül'emr olmaları mahzâ ılimleri ve ılmî haysiyyetleri ı'tibariledir. Ya'ni emredilecek ma'rufu tanımaları, ittiba' edilecek hukmi hakkı âyâtı haktan taharri ve istinbat ile hakkı ızhar etmeleri (.........) vasıflarına mazhra olmaları (.........) buyurulduğu üzere ehli zikir bulunmaları haysiyyetiyledir. Âlim, âlim olmak haysiyyetiyle hiç bir şeyin değil, ancak hakkın kuludur. Delilin, âyâtı hakkın mahkûmudur. Hattâ aynı bir delil ve rehber, âyetün min âyatillâhdır. Lâkin delilin şanı bizzat kendine değil, medlûlü olan hakka delâlet ve izahtır. Hakkı bâtıl, bâtılı hak yapmağa çalışanlar ise haysiyyeti ılmiyeden âri birer Tagutturlar. Ilme ma'lûmu, ma'lûma hakkıyyeti, Hak teâlâ ındindeki sübutu ve ona izafeti haysiyyetiyle itaat, Allah’ın emrine itaat ve bir ferizai hak bulunduğunda ve ılim ve ulema düşmanlığı demek olduğunda şüphe yoksa da Allahdan kat'ı nazarlar velev ulemada olsun en cüz'î bir vaz'ı huküm salâhıyyeti tanımak, hattâ bir zerrenin bile kendiliklerinden hakkını tebdil edebilecek bir irade ve kudret teslim eylemek Allahdan başkasına bir hıssai rububiyyet vermektir, min dunillâh rabb ittihaz eylemektir. Şeytanlara, Tagutlara, Nümrudlara, Fir'avnlara, Putlara, evsane tapmak nasıl bir şirk ve Allah’a nasıl bir küfr-ü küfran ise ulemaya haddi ubudiyyetten fazla bir kıymet vermek, meselâ hatayı savabı, hakkı na hakkı ayırmıyarak ılmi hakkın iycabı olmıyan fikirlerini, sözlerini, emri haktan müstenbat olmıyan fikirlerini, sözlerini, emri haktan müstenbat olmıyan ındî reiylerini, heva ve teşehhiye tebaıyyet mahsulü olan keyfî fetvalarını ve iradelerini tervic etmek ve gûya onlarda Allah’ın haram kıldığını halâl, halâl kıldığını haram yapabilecek, hukmi hakkı tagyir ve tahrif edebilecek bir hakk-u salâhiyyet bulunabilirmiş gibi kasdî dalâletler şöyle dursun Allah’ın emrine muhalif olduğu zâhir olan hatalarına bile itaatı tecviz eylemek, velhasıl Allah ne diyor diye düşünmeden, Allah’ın emrine ittibaı hisaba almadan ittiba' eylemek dahi öyle bir şirk ve küfür demektir. Ve Allah’ı bırakıb başkalarına tapmaktır ki, maattessüf Yehûd ve Nesârâ böyle yapmışlar ve ahbar-ü rühbane rab dememişlerse bile rab gibi tutmuşlar, vâzıı ahkâm tanımışlardır. Hele nasraniyyet tarihinde rühbanın mukaddes tanınması ve papaların lâyuhtı sayılması daha resmî ve daha zâhir ve meşhurdur. Bunların emri dindi bile diledikleri gibi tasarrufa salâhiyyetdar olduklarını, rüesayı ruhaniyyenin kararları ve papaların emriyle dinin ahkâmı, kitâbın en sarih hukümleri bile değiştirilecek derecede te'vil ve tahrif olunabileceğini, namazlar, oruçlar ve bütün haram ve halâl, hakk-u hukuk mesaili istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahlar afivedilebileceğini, hattâ Cennet ve Cehennemin anahtarları papaların ellerinde olub dilediklerine satılabileceğini ve buna hiç kimsenin ı'tiraza hakkı olmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlarını tanımışlardı ki, bu âyet bütün bunları ıhtar ile muahaze etmekte, Hadîs-i şerif de bunun asgarî mertebede menatını tefsir eylemektedir. Nesârâda sınfı rühbanın böyle bir imtiyaz ve hâkimiyyetle min dunillâh erbab» ittihaz edilmesine «klerikalizm» ta'bir edilmiş ve sonra bundan şikâyetle Protestanlık zuhur etmiş «Sûre-i Mâideye bak» ve bil'ahare bu imtiyazı rübubiyyet, sınfı rühbandan parlâmanlara geçmiştir. Bundan başka Protestanlar dahi dahil olduğu halde -selefdeki muvahhidlerden kat'i nazarla- alel'umum Nesârâda şayi' olmuş bir şirk vardır ki, bütün diğer şirklerin esasını teşkil eder. Şöyle ki, (.........) Mesih İbn-i Meryemi de -rabb ittihaz ettiler, Nesârâ Rühbanı rab yerine tuttuktan ve onların lâfiyle «Mesih, Allah’ın oğludur» dedikten başka bir de «Meryemin oğlu Mesih rabdır» diye tutturdular. Ona böyle üçüzlü bir akıde ile ma'bud, ilâh diye taptılar, rabb ıtlak ettiler, rübubiyyeti onda topladılar (.........) halbuki hakıkatte ancak bir tek ilâhe ıbadet ve ubudiyyet etmeğe me'mur idiler ki, (.........) ondan başka ilâh yoktur.- Onların hepsi Yehûd ve Nesârâsı, Ahbarı, Rühbanı, akıl delilleriyle ve Allah kitablarının asıl nususıyle başka değil, ancak Allah’ı ma'bud tanımak ve yalnız ona ıbadet etmek ile emrolunmuşlardı. Mesih aleyhisselâmın lisaniyle de (.........) buyurulmuştu. Sûre-i «Bakare» de Isâ kıssasına ve Sûre-i «Mâide» de Nesârâ kıssalarına bak», böyle iken onlar bu hak emrinin hılâfına olarak bir Allahdan başka rablar ittihaz ettiler, Allah’a ve Allah’ın emrine karşı geldiler (.........) nezaheti sübhaniyyesiyle tenzih ona onların işrakinden -ya'ni onlar, müşriklere benzemekle kalmıyor, bilfi'ıl müşriklik ediyor, Allah’a şirk koşuyorlar. Allahü teâlânın şanı ülûhiyyeti ise gerek zımnî ve gerek sarih her türlü şirk şâibelerinden nezaheti ezeliyyesiyle münezzehtir. Zat'i sübhanîsi hiç kimsenin tenzihine muhtac olmadan kendisini onların hafiy, celiy işrâklerinden tenzih eyler ve binaenaleyh Allahü teâlâ onlardan da «berî» dir. Bunlar Allah’a ve Âhırete iymandan o kadar uzak bulunuyor ve öyle kâfirlik, iymansızlık ediyorlar ki, |
﴾ 31 ﴿