45

Ancak o kimseler senden istiyzan ederler ki, Allah’a ve Âhıret gününe inanmazlar ve kalbleri işkillidir de işkilleri içinde çalkanır dururlar

(.........) Sana ancak şunlar arzı istiyzan ederler ki, (.........) Ne Allah’a inanırlar, ne de Âhırete -ba'zan inansalar bile istimrar üzere îman etmezler (.........) ve kalbleri reyb tutmuş, şekk-ü şüphe ruhlarına nüfuz etmiş sarmıştır (.........) Artık bünlar battıkları reyb içinde tereddüd eder dururlar.- Şekk-ü şüpheden kurtulmaz bütün mevcudiyyetleri reyb içinde olarak nefy-ü isbat arasında mütehayyir, sergerdan, şüpheden şüpheye, kuşkudan kuşkuya çalkalanır, yuvarlanır dururlar. Hattâ reyblerinde bile tereddüd ederler, iymandan küfre, küfürden îmana mekik dokurlar, bir kelepir görür îmana yanaşır, bir meşakkat görür küfre dolaşır. Bu suretle kâh îmana doğru giderler, cihada çıkmak için izin isterler, derken dönerler giri kalmak için ma'zeretler uydurarak iztiyzan ederler.

İşte cihadda istiyzan mü'minlerin değil, böyle mütemerrid, şüpheli iymansızların âdetidir. O halde istiyzan fi'li ayni küfr-ü şekk olmak lâzım gelmezse de mü'minden sudurü hılâfı âdet, zâhiri halde îmanı sadıkın hukmüne münafi ve ma'ziret iddiasında kizb ihtimalini takviye edecek bir şüphe delili teşkil eder. Binaenaleyh zâhirde mü'min bulunan bir kimse cihaddan i'tizar ve istiyzan ettiği zaman sıdkın esâleti ve îmanı delâletiyle sıdkını zâhir ve mütebeyyin olduğuna da hukmedilmeyib bu iki âyet ve âdet mucebince îman delili medfu', sözü zâhiri hale menafi, sıdkı şüpheli, gizbi an delîlin muhtemil velhasıl isbata muhtac bir da'vâ olarak beyyineye havade olunmak lâzım gelirdi.

Bu âyetlerde Fıkhın da'vâ ve tercihi beyyinat ve Usuli fıkhın istidlâl, taâruz ve tercih mebahısinin esasını ta'lim ve telkın eden gayet dakık bir sıyak vardır. Yeknazarda bu iki âyet her istiyzanın bir küfür ve her istiyzan edenin şekkine ve iymansızlığına hukmedilmek lâzım geleceğini ifade ediyor zannedilebilir. Fakat dikkat edilince mes'elenin öyle olmadığı tebeyyün eder. Zira öyle olsa idi istiyzan edenler miyanında sıdıkları tebeyyün edecek olanlar bulunamazdı. Halbuki bundan evvel (.........) buyurulmuştur. Demek ki, mücerred istiyzan ile henüz küfür ve kizbe hukmolunamamakla beraber, kizb, mücerred bir ıhtimali aklî olmaktan çıkıb şüphe delili ile mü'eyyed bir ihtimali zâhir olacak ve binaenaleyh kavil tasdik olunmayıb zâhirin hilâfını iddia eden bir da'vâ sıfatıyle beyyineye havale olunacak, bu ma'zeret da'vasının sıdkı isbat edilmedikçe izin hakkı sabit olamıyacak ve verilen izin, izni şer'î olmamış olacak, izin mes'elesinin evvel emirde bu safhai hukukıyyesi gözetilmek ıktıza edecektir. Bunun fıkhı şudur ki, cihad, hakkullah olarak sabit bir emr-ü teklif olduğundan iymanın muktezası buna karşı münkir vaz'ıyyetinde bulunmak değil, derhal icabet etmektir. Zâhiren mü'min olduğu halde buna karşı ma'zeret haberi vererek istiyzan edenler ise teklifi ne mukırr ne de münkir değil, dafı' vaz'ıyyetindedirler: Binaenaleyh defi'lerini isbat etmedikçe kavilleriyle musaddak olamazlar ki, bu huküm, cihad farzı ayn olduğu ahvaldedir. Anlaşılıyor ki, Resulüllah istiyzan edenlere izin verdiği zaman vahiy, varid olmamış bulunduğundan bu hukukî noktada şu ictihadda bulunmuş: «Kelâmda aslolan sıdık, ve iymanın hukm-ü muktezası da yalan söylememektir. Bu istiyzan edenler ise zâhiri halde mü'mindirler. O halde bunların zâhir olan iymanları karinesiyle sıdıkları da zâhirdir. Binaenaleyh kavilleriyle tasdık olunub izin verilmek haklarıdır. Hak zâhir olduktan sonra te'hır etmek caiz olmaz» diye izin vermişti. Bunun üzerine bu vahyi ilâhî nâzil olup tercihi beyyinata müteallık olan bu usuli muhakemeyi ta'lim buyurmuştur ki, bu cihetle bu üç âyetin siyakı Fıkhîsi şu olmuş oluyor: Gerçi kelâmda asıl ve muktezayı îman, sıdıktır. Fakat îman ile sıdkın tebeyyün etmesi ona muârız veya ondan racih bir delîl bulunmadığı takdirdedir. Burada ise zâhirdeki îman ile beraber istiyzan dahi bir fi'li vakı'dir. Halbuki birinci âyet ve âdet mucebince istiyzan zâhiren hukmi îmana münâfi ve muârızdır. Buna nazaran hiç biriyle istidlâl edilmemek ve evvel emirde vechi tercih aramak ıktıza eder. Bu ise istiyzan tarafındadır. Çünkü ikinci âyet ve âdet mucebince istiyzan yalnız hukmi iymanda değil fazla olarak nefsi iymanda ve zatı haberde dahi iştibahi daî bir şüphe delildir. O halde bunun delâleti öbürüne racihtir. İymanın delâletini defi'ettikten başka kizb ıhtimalini takviye ve sıdkın asaletini tevhin eder. Binaenaleyh ma'ziret sözü delilsiz bir kavli mücerred kaldıktan maada mü'min hakkında hilâfı zâhir bir def'i teklif iddiası da mü'min hakkında hilâfı zâhir bir def'i teklif iddiası olur da başkaca bir delîli beyyin ile isbat olunmadıkça sıdkı tebeyyün edemez. Hakkın zuhuru bu tebeyyünü gözetmekle olacaktı. O zaman, istiyzan edenlerin, içinde kalbleri iymansız, şekk-ü tereddüdü âdet edinmiş yalan yere yemin ederek teallül ve i'tizar eden bir takım yalancılar bulunduğu sübut bulacak ve hakkında mü'mini sadık muamelesi edilmiyecekti. Bundan başka bunlardan bir kısmının iymansızlıklarını, yalancılıklarını sureti i'tizarları da iyma ediyordu ki, bu da küfür ve kiziblerine hukm için kâfi olmasa bile isbatı sadakat etmedikçe mü'mini sadık tanınamıyacak şüpheli kimseler olduklarını anlatıyordu «hazırlığımız yok» diye i'tizar ve istiyzan ediyorlardı. Halbuki:

45 ﴿