60

Sadakalar ancak şunlar içindir: fukara, mesâkîn, onun üzerine me'mur olanlar, müellefetülkulûb, rakabeler hakkında borçlular, Allah yolundakiler, yolda kalmışlar, Allah tarafından kat'î olarak böyle farz buyuruldu, ve Allah alîmdir, hakîmdir

(.........) - SADAKA: insanın malından mahzâ Allah için muhtacına temlik edilmek üzere çıkardığı vergidir. Allah’a sıdk-u sadakat ma'nâsından me'huzdur. Sadaka vermek demek olan tasadduk kelimesi de «taharrii sıdık» ma'nâsını tazammun eder. Sadaka mefhumunda üç vasfı aslî vardır: fakr ya'ni ihtiyaç, temlik, Allah için olmak. Sadaka, evvel emirde vacib veya tatavvu' ya'ni nafile olmak üzere iki kısımdır ki, vacib olan kısmına zekât tesmiye olunur. Her iki kısmın da envaı muhtelifesi vardır: meselâ zekâti arazı «öşür»,

«zekâti sevaim» «ağnam vesaire», zekâti ticaret ve nükud, zekâti rikâz ve meadin, zekâti nefis «sadakai fıtır» bir kısmı emvali zâhireden, bir kısmı emvali batıneden olmak üzere hepsi sadakatı vacibeden ve envaı zekâttandır. Ve sadakat cem'i esas i'tibariyle bunların hepsine şamildir. Fakat âyetin nihayeti karinesiyle burada asıl murad ma'lûm olan farz sadakalar ya'ni envaı zekâttır. Binaenaleyh hasılı manâ şudur:Hakıkati mes'ele o Münafıkların zann-ü arzûları gibi değil bütün envâı muhtelifesile sadakatı ma'lûmenin cümlesi, cinsi zekât munhasıran şunlar icindir: (.........) fakırler ve yoksullar için -Ki, (.........) âyetinin dahi gösterdiği vehcile sadakai vacibe ya'ni zekât evvelâ bunların bir hakkı ma'lûmudur. Ve sadaka mefhumu evvelen ve bizzat fakr mefhumile alakadardır. Ve netekim aleyhıssalâtü vesselâm bir hadîsi şereifinde bunu şöyle ifade buyurmuştur: «Ben sadakayı ağniyanızdan alıb fukaranıza reddetmeğe me'mur edildim». Bununla sadakanın fukaraya aid olduğu ve vacib olan sadaka zenginin bir lûtfu değil fukara sınfının ağniya zimmetine geçmiş bir hakkının ya'ni bir borcun redd-ü iadesi demek olduğu anlatılmıştır. Şu kadar ki, bu hak doğrudan doğru her şahsı fakırin hakkı hassı değil fukara sınfının hakkı umumîsidir. Hem bizzat kendilerinden bir akıd veya gasb ile alınmış bir hakkı mükteseb değil Allahü teâlânın emr-ü havalesile sabit bir hakkı mevhubdur, ya'ni hakkullahtır. Bundan dolayı sadaka ancak Allah için sıdk-u sadakatle verliri. Ne ganinin fakıre menn-ü ezaya, ne de bir fakırin bir ganiyden taleb-ü davaya hakk-u salâhiyyeti olmaz ve hattâ her fakırın her sadakayı almağa salâhiyyeti olmaz. Netekim Âli Resulden olan fukaranın zekât almaları haramdır. Ancak tatavvu' sadakadan alabilirler. Kezalik usul-ü furu'dan olan fukara ve mesakîne verilmez. Çünkü nefaka haklarıdır. Bir de fukaranın ellerinden alınmış bir emanet veya deyn veya gasb her hangi bir hakkını redd-ü iadede sadaka ma'nası bulunmaz. Bunun içindir ki, haram maldan verilen şeyler hakıkatte sadaka olamaz, ya diğer bir hakkı hassın kısmen iadesi veya bir haksızlıktan diğer bir haksızlığa intikal olur. Fakîr nefsinde muhtac ya'ni iyradı, havaicine gayri kâfi olmakla beraber biraz bir şey'e malik bulunabilir de fakrını gizliyebilir ve hattâ (.........) medlûlünce cahiller onu zengin zannedebilirler. Miskîn ise daha düşkündür, (.........) medlûlünce zahiren dahi fakrı meşhud halindedir. Meskenet, fakrden fazla bir ma'nâyı acz-ü zillet ifade eder. Maamafih aksine tefsir edenler de olmuştur. Hasılı bütün sadakalar evvel emirde fukara ve mesakîn içindir, bunların hakkıdır, bunların menfaatine mahsustur. Bervechi âti diğerlerine de yine onların menfaati dolayısile veya fakr-ü ıhtiyac ma'nasının sübutü haysiyyetiyle verilecektir. Şöyle ki, (.........) ve sadakalar üzerinde âmiller -ya'ni cem-ü tahsılinde çalışan tahsıldarlar, kâtibler, muhafızlar, meselâ ağnam ve uşur me'murları, bunlara hizmet ettikleri sadakadan amellerin ücreti verilir. Ve binaenaleyh bunlar için bir sadaka olmaz, amellerinin ıvazı olan bir ücret olur ve bu amel ise fukaranın menfaatine aid bulunur.

Mebsûtı Serahsîde mezkûrdur ki, Resulullah gerek emvali zahire ve gerek emvali batına sadakatının ahz-ü tahsıli için âmiller ta'yin buyurdu. Hazret-i Osmanın zemanı hılâfetinde emvali batına zekâtlarının tahsılinde görülen müşkilâta binaen bunlar mü'minlerin kendi vicdanlarına bırakılarak yalnız emvali zahire zekâtları üzerine âmiller nasbiyle iktifa olunmağa başlandı ki, o zamandan beri ağnam, uşur, meâdin, gümrük memurları ta'yin edilmekle beraber, emvali batına zekâtının edâsı mükelleflerin kendilerine bırakılmaktadır.

(.........) -ya'ni kalbleri islâma te'lif edilenler. Rivayatın hasılına göre bunlar başlıca üç kısım idiler. Bir kısmı ba'zı küffar idi ki, Resulullah bunların şerlerini defi' ve müslimanlara eziyyetlerini meni' ve diğer kâfirlere ve müşriklere ve zekâtı men'eyleyenlere karşı islâm tarafına muavenetleri için atıyye ile kendilerini islâma istimale ederdi. Diğer bir kısmı kendilerine bezli atâ ile emsalleri eşrafın ve maıyyetlerin islâma duhulleri gözetilir ve kavmleri içinde müsliman olanların islâmda sebatlarına mümaneat edilmemesi gibi masahhı islâmiyye nazarı ı'tibara alınırdı. Üçüncü bir kısmı da islâma yeni dahil olmuş ve niyyetleri henüz zaıyf bulunan bir takım kimselerdi ki, fakır olmasalar bile kalbleri iyice islâma ülfet ettirilib iymanları takviye edilmek için bilhassa taltıf olunuyorlardı. Ki, Uyeynetibni Hısn ve Akra' İbn-i Hâbis ve Abbas İbn-i Mirdas bunlardan idi. İşte müellefetülkulûb vasfı bu üç kısma da ıtlak edilir. Üçünde de ıktızayı hale göre islâma hızmet ile ma'nâyı cihâd ve fukaranın menafiini muhafaza hikmeti bulunabilir, Maahaza tarafı risaletten birinci kısma verilen atayanın sadakattan verildiği hakkında sarih bir rivayet yoktur. Rivayetler bunun ganaimden verildiğini gösteriyor. Aglebi ihtinal de bunun (.........) mucebince bilhassa sehmi Resul olan humsı humusten verilmiş olmasıdır ki, Resulullahın halıs malıdır. Onun için ımamı Şafiî gibi ba'zı eimme burada müellefetül'kulûb vasfının gayri müslime değil müslime aid olduğuna kail olmuşlardır. Bundan başka Hazret-i Ebi Bekrin zamanı hilâfetinde mezkûr Uyeynetebni Hısn ile Ekra' İbn-i Hâbis -ki, Necidli idiler- kendisine gelmişler «ya halifete resulillâh bizim tarafta otsuz' menfaatsız «bir arzı sebha» kır bir yer var, re'yin olursa bunu bize ver» demişler, müşarün'ilyeh de onu onlara ıkta' eylemiş ve buna dair bir hat tahrir ve işhad etmiş idi. Fakat hazırûn miyanında Hazret-i Ömer yoktu, ikisi bir şahid olsun diye kendisine vardılar, anlattılar, Hazret-i Ömer bunu işidince yazılmış olan hattı ellerinden aldı, sildi ve yırttı ve dedi ki, «Resulullah sizi islâma te'lif ediyordu ve o gün islâm azdı şimdi ise Allahü teâlâ islâmı igna etti, gidiniz gücünüz yettiği kadar cehd ediniz, siz riayet ederseniz Allah da gözetir». Bunun üzerine hiddetle dönüb Hazret-i Ebi Bekir radıyallahü anhe müracaat ettiler. Halife sen misin Ömer mi? dediler, müşarün'ileyh de «isterse o» buyurdu ve Hazret-i Ömere muvafakat etti, onun fiil ve re'yini inkâr etmedi, eshabdan inkâr eden de olmadı. Binaenaleyh bundan şu fıkıh çıkar ki, Hazret-i Ebi Bekir ıktaı yapmış, huküm imza etmiş iken sonradan Hazret-i Ömerin fi'lini inkâr etmiyerek hukmünden derhal rücu' eylemiş, olması şunlara delâlet eyler: demek ki, mes'elede Hazret-i Ömerin ıhtar ettiği ma'nâyı derhal anlamış tasdık eylemiştir.

Ya'ni müellefetülkulûb atıyyesi ehli islâmın kıllette bulunduğu hale mahsurdur. Ve bunda ictihada mesağ yoktur. Zira Ebû Bekir, ictihada mesağ görse idi imza ettiği bir hukmün feshıni tecviz edemezdi. Eshabdan bunu inkâr eden bulunmayınca mes'ele icmaî bir mahiyyet almış olur. Bunun için seleften bir çokları müellefetül'kulûb sehminin bu ılletle sukutuna kail olmuşlardır ki, mezhebi Hanefî ve mezhebi malikin meşhuru budur. Fukahai hanefiyye, icmaı sükûtîye kail olduklarından bunu beynel'eshab mücmeun aleyh addederler ve derler ki, müellefetül'kulûb sehmi bidayeti islâmda ahdı Resulullahda düşmanın kesreti ve müslimînin adeden kılleti haline mahsus idi. Badehu Hazret-i Ömerin izahı vechile Allahü teâlâ ehli islâmı öyle te'liften müstağni kılacak surette i'zaz eylemiştir. Şayed bundan böyle müslimanlar öyle bir şeye muhtac olurlarsa ancak mücahedeyi terk ettiklerinden dolayı muhtac olurlar ve her ne zaman ictima' ve teâdud edecek olurlarsa emvali müslimînden verecekleri bir mal ile ağyarı te'life muhtac olmazlar. Ve öyle bir halde evvel emirde uhuvveti islâmiyyenin te'yid-ü teşyidi ile meşgul olmaları ıktıza eyler. Binaenaleyh sadakatı müslimînden ağniyai küffar şöyle dursun velevse yeni müsliman namı altında olsun fakîr olmıyanlara mahza te'lifi kulûb için hıssa bil'evleviyye ifraz edilemez. Malikiyyeden Ebû hayvan tefsirinde bu mes'eledeki akvâl şöyle telhıs edilmiştir: «Ömer ibnil hattab, Hasen, Şa'bi ve bir cemaat müellefe sınfının ızzet ve zuhuri islâm ile munkatı' olduğuna zâhib olmuşlardır. Meşhur mezhebi Malik ve Ebû hanife budur. Ve ba'zı Hanefiyye demişlerdir ki, hilâfeti Ebi Bekirde islâmın zuhuri ızzetine binaen sahabe müellefe sehminin sukutuna icma' ettiler. Kazı Abdülvehhab demiştir ki,, ba'zı evkatta ıhtiyac hasıl olursa sadakattan verilir. Ehli ilimden bir çoğu da demiştir ki, müellefetülkulûb Kıyamete kadar mevcuddur. İbn-i Atıye demiştir ki, süguru teemmül edersek oralarda i'tilâfa hacet bulursun (.........). Yûnüs demiştir ki, Zühriye sordum bunda nesih bilmiyorum dedi. Ebû Ca'feri nühası demiştir ki, bunlar hakkında bu huküm sabittir: bir kimse te'life muhtac olur ve onlardan müslimanlara bir afet lâhık olmasından korkar veya ba'dehu husni islâmını ümid ederse verir. Kazı Ebû Bekir ibnil'arabî de demiştir ki, benim ındimde huküm şöyledir: islâm kuvvetli olursa zâil olurlar ve eğer ihtiyac bulunursa Resulüllahın verdiği gibi sehimleri verilir. Kitabüttahrirde mezkûr olduğuna göre Şafiî demiştir ki, âmil ve müellefetül kulûb şu zamanda mefkuddurlar, altı sınıf kalmıştır evlâ olan altısına sarftır. Maamafih mevcud olurlarsa mezhebi Şafiî her sınıfın medlûlü mu'teber olmasıdır.» (.........). Ancak şunu da unutmamalıdır ki, imamı Şafiî gibi bir çoklarına göre «müellefetülkulûb» vasfının islâma dahil olmamış bulunanlara teallûku yoktur. Netekim zekât hususunda bütün sunufı semaniyede islâm umumiyyetle şarttır. Gayri müslim fukaraya zekât değil, sadakati mütetavvea verilebilir.

Saniyen fîsebilillâh kaydi eamm bir ma'nâ ile mülâhaza edildiği surette sadekatin hepsinde vardır. Balâda işaret edildiği üzere (.........) olmak sadakanın mahiyyetinde dahildir. Fukara ve mesakîne, rikab ve garimîne verilen de fîsebilillâh ma'nâsı vardır, yoksa verilemezdi. Bunun böyle olduğu ma'lûm iken bir de bunlara mukabil (.........) buyurulması bunun alel'umum fîsebilillâh dahilinde bilhassa bir fîsebilillâh demek olduğunu ya'ni ma'nâyı eamm ile mülâhaza edilemiyeceğini derhal anlatır. Bu ta'dâd olunanlardan maada olarak sair böyle fîsebilillâh demek gibi bir ta'mim ma'nâsına da olamıyacaktır. Çünkü bundan sonra (.........) tahsısı böyle bir ma'nâya mani'dir. Binaenaleyh bunun ma'nâsı «her hangi bir cihete fîsebilillâh sarf için» demek olamaz. Buradaki fîsebilillâh zarfı esas ı'tibariyle ne doğrudan doğru sadakanın ne de sarfının değildir. Bundaki ma'nâ «sadakat ve fîsebilillâhdır» demekten ıbaret olmadığı gibi (.........) da olduğu vechile «ve fîsebilillâh sarf içindir» demekten ıbaret de değildir. Sadakanın obirlerinden başka bilhassa verilmesi lâzım gelen bir masrefi mahsusun zarfıdır «ve Allah yolundakiler için» ya'ni (.........) demektir ki, Allah için bir ıbadeti mahsusada mahsur olanların vasfı mahsusunu anlatır. Sadaka mefhumu karinesiyle de bunların muhtacları ve defi' ıhtiyaçları maksud olduğu teayyün eder. Bu suretle burada (.........) mazmununu tehlıs eden bir ma'nâ vardır. (.........) atfı da bunların en ziyade İbn-i sebil sınfı ile tecanüslerini iş'ar eder. Fukara ile mesakîn, âmillerle müellefetülkulûb, rikab ile garimîn nasıl mütekarib iseler bunlar da öyle demek olur.

Ya'ni bunlarda bir yolculuk, bir sefer-ü gurbet ma'nâsı bulunduktan başka bu yolun Allah yolu olması ve bunların o yolda bir ıhtısas ve mahsuriyyeti bulunması bir seferi mahsus ile bir ıbadeti hassayı cami' bir hali inhisarda bulunmaları ma'nâsı vardır. Demek ki, diğer masriflere verilen sadakalar dahi fîsebilillâh olduğu halde bu masrife verilen sadaka (.........) dır. Binaenaleyh burada (.........) dan murad bir ma'nâyı hass olduğu zâhirdir. Ve bu ma'nâ evvelâ cihad, saniyen hacc, salisen Allah için tahsıli ılim de mülâhaza olunabilir. Bu vechile fîsebilillâh unvanı urfi şeri' de cihade alem olmuştur. Çünkü Allah için sefer ve inhısar ile en ziyade ma'ruf olan ıbadet budur. Ve bunun için bütün müfessirîn ve fukahâ bu ma'nâda müttefıktirler. Bununla beraber hacda da bu ma'nâ mevcuddur. Buna şümul ile de tefsir ve fıkıh varid olmuştur. Ehli suffe gibi ılmi din tahsıline vakfı nefs edenler de (.........) âyetinde nakledilmiştir. Velhasıl fîsebilillâh ta'birinin sadece bir zarf veya vasf olarak kullanılması ile burada olduğu gibi bir lâkab olarak kullanılması arasında mühim fark vardır. Evvelki âmm, ikinci hass bir ma'nâdır. Evvelki ma'nâ ile her ıbadet, her hayır, her sadaka fîsebilillâhdır, Allah’ın rızası yolundadır. İkinci ma'nâ ile ise her sadaka fîsebilillâh değildir, Fîsebilillâh sadaka bir masrifi mahsusa verilen sadakadır ki, bilhassa ı'lâi kelimetullah yolundakilere verilen sadakadır. Bu farkın ma'ruf olmasına binaendır ki, bütün müfessirîn ve ma'ruf olan eime ve fukaha bu «fîsebilillâh» masrifinden asıl murad mücahidîn olduğunda müttefıktırlar. Binaenaleyh zekâtta, ya'ni sadakatı vacibede bu sekiz masriften fisebilillâh masrifinde müteyakkan olan ma'nâ budur. İbn-i Ömer Hazretlerinden «hac da fîsebilillâhdır» diye merviydir. Fahrüddini razi tefsirinde «müfessirûn ve fîsebilillâh, ya'ni guzat dediler» diye tesbit ve eimmei müctehidînin kavilleri de bunun üzerine olduğunu bil'icmal anlattıktan sonra şunu ilâve ederek

«ve fîsebilillâh kavlinde zâhiri lâfz külliguzate kasri iycab etmez. Bu ma'nâdan dolayı Kaffal tefsirinde ba'zı fukahanın tekfini mevtâ, binai husun, ımareti mesacid gibi vücuhi hayrin cemi'sine sarfı sadakatı tecviz ettiklerini çünkü ve fîsebilillâh hepsine amm olduğunu nakletmiştir» demiş, kazı Beyzavî de (.........) diye bu kavli tevhin ile kaydetmiştir. Fil'vaki' Razînin bunu zahiri lâfz ta'biriyle bir nevi' te'yid suretinde nakleylemesi doğru değildir. Bunda hem isim siyakındaki fîsebilillâh lâfzının mütearef olan ma'nâyı hassından, hem de izah eylediğimiz vechile sıyakı beyandaki kıraetten bir zühul vardır. Hadîs-i sahihte varid olduğu üzere aleyhissalâtü ves-selâm buyurmuştur ki, (.........) gani için sadaka halâl olmaz, ancak fîsebilillâh veya İbn-i Sebil yâhud o âdem müstesnadır ki, miskîn bir komşusu vardır kendine tasadduk olunmuşta o miskîn komşusuna ihda eylemiştir. Görülüyor ki, bu Hadîs-i şerifteki fîsebilillâh lâfzının bütün vücuhi hayre amm değil, muhtemil bile olmadığı gayet vazıhtır. O halde âyetin tefsirinde bundan zühul ile lâfzı umumda zâhir telâkkı etmek nasıl doğru olur? Şüphesiz zâhir ve müteyakkan olan mana mücahidîndir. Bunda diğer vücuhi hayır olsa olsa bir ihtimal olur ki, bununla sadakatı nafilede amel caiz olsa bile sadakatı vacibede olamaz. Meselâ zekâta mahsûben mescid veya müsafirhane yapmakla borc eda edilmiş olmaz. Onlar sadaka mahiyyetinden haric re'sen bir hayır ve kurbet olur. Hattâ derecei vücubda olanları da bulunur. Lâkin o hayrı vâcib, masrafı sadakayı ıskat etmez. Ancak mücahidînin cihadda muhtac oldukları bütün levazım ve mühimmat ya'ni (.........) mazmununda dahil olub da yalnız kendileri tarafından tedarükü mümkin olmıyan «havaici cihad» ın cümlesi bu fîsebilillâh masrifinde dahil olur. Ve asıl maksad def'i ihtiyac olduğundan ihtiyacın mahiyyetine göre bunları mücahidin bizzat kendisine değil de ciheti cihada ya'ni mücahidînin eşhasına değil veliyyi ammın kabzıyle sınfına temlik edilmek suretiyle (.........) ihtiyacının def'i ma'nâsının kifayet edebileceği mevzu'ı bahs-ü ictihad olabilir. Sahib sadaka sadakasını fîsebilillâh olmak üzere mücahidi muhtaca temlik veya imama teslim ile vacibi eda etmiş olur. İmam da onu hasbelvelâye kabz ve mücahidînin cihaddaki ihtiyacına husni safr ile vazifei velâyet ve emanetini iyfa etmiş bulunur. Ve ihtiyacın mahiyyetine göre mücahidin re'sen sübut veya kararı milki lâzım ve matlûb olmıyabilir. Meselâ erzak şahsa temlik edilir de silâh ciheti cihada (.........) alınıb verilebilir. Ve bu sadaka obirlerinden ziyade hakkullahı mahz olarak eda edilmiş bulunur. Ve o halde İbn-i Sebîl mes'elesi de aynı hukümde mülâhaza edilebilir. Velhasıl sadakatın cemi'si bu sekiz masrif içindir ve bu sınıflara mahsustur. Ve hepsinde de sadakanın sarf ve ahzı fakr-u ihtiyac hasebiyledir. Yalnız sadaka üzerindeki âmillerle müellefetülkulûbun ahızleri sadaka olarak değildir. Sadaka yedi imamda fukara vesair müslimînden def'i şerr-ü eza ile islâma muâvenet olmak ve bir cihadı malîyi tazammun etmek üzere verir. Âmillere de sadaka değil amellerinin ıvazı olarak verir ve binaenaleyh sadaka alanların hepsi ma'nâyı fakr ile sadaka alabilir. (.........) hadîsi nebevîsinin mazmunu da gösterir ki, balâda zikrolunan hadîsteki üç müstesna dahi dahil olmak üzere sadaka alması halâl olanların hepsi gerek esaleten ve gerek nibayeten olsun her halde bir fakr sebebiyle alabilir. Ve bu sunufı masarif, fakr-ü ihtiyacın esbab ve vücuhunu beyan için zikrolunmuş ve gösterilmiştir ki, fakrın mutlak kısmı da vardır, izafî envaı da. Binaenaleyh (.........) unvanı altında mülâhaza olunamıyacak hiç bir sadaka yoktur. (.........) Allahdan farıza olarak bu böyledir. -

Ya'ni sadakat, Allah tarafından ancak bunlar için bir farıza olmak üzere farz kılınmıştır (.........) dir.- Her şeyi ve herkesin ahvalini ve meratibi istihkakını bilir ve her şeyi mevzı'ına kor ki, hukuku müstahıklarına sevketmek, hukuk ve feraiza riayet edenlerle etmiyenlere de ona göre müstahaklarını vermek dahi bu cümledendir. Binaenaleyh Allah’ın farz kıldığı sadakatın bu sunufı semaniyeden harice sarfına cevaz olamaz. O halde bunlardan bütün bütün haric olan ve kalbleri islâm ile kabili te'lif bile olmıyan o harıs ve gammaz Münafıklar sadakaya nereden müstahikk olabilir? Ve onlara sadaka vermek nasıl caiz olur? (.........)

(.........)

60 ﴿