51

Bununla beraber hiç bir beşer için kabil değildir ki, Allah ona başka suretle kelâm söylesin, ancak vahyile veya bir hicab arkasından ve yâhud bir Resul gönderip de izniyle ona dilediğini vahyettirmesi müstesna, çünkü o çok yüksek, çok hakîmdir bununla beraber (.......) hiç bir beşer için kabil değildir ki, (.......) Allah ona - şu üç suretten - başka türlü kelâm söylesin (.......) ancak vahiy halinde - doğrudan doğru vahyederek, gayet seri' ve hafî bir işaret halinde tefhim ve birdenbire kalbe bırakıp ilham suretiyle ki, kelâmın sırf ruhanî olarak bilâ vasıta sünuh ve telâkkîsidir, ve şiddet ve za'f ile müteaddid meratibe mütehammil olabilir. Hem Enbiyaya hem de Hazret-i Musânın validesine olduğu gibi sair insanlara dahi gerek yakazada ve gerek menamda olur. Gıyabdan da olur, rü'yet halinde de, netekim isra gecesi Resulullaha öyle olmuş idi, onun için mukabilinde buyuruluyor ki, (.......) veya hıcab arkasından - söylemekle ki, ba'zı ecsamda ve samiada kelâm halkedip işittirir de, işiden kimin söylediğini görmez. Netekim Hazret-i Musâya böyle olmuştu. Bu doğrudan doğru kalbe değil, samiaya ilka edilmiş olduğundan perde arkasından olmuş oluyor. Resulullahın (.......) ba'zan bana çan sesi gibi gelir» dediği kısım da bu kabîlden sayılmak lâzım gelir. (.......) yahud da bir Resul, ya'ni tebliğ vasıtası bir Melek gönderip - mübelliğ olduğunu tanıttırıp da (.......) izniyle, tevfık ve teysîriyle dilediğini vahyettirmek suretiyle - ki, Peygamberlere ekser vakıtlarda vakı' olan böyle iyhâdır. (.......) buyurulmasından da anlaşılacağı üzere bu iyha ile Melekin vahyi gerek kalbe ilka ve gerek sesle ve yâhud sessiz kelâm ile olabileceği gibi Melekin gelişi dahi cismanî bir surette temessül edip etmemekten eamdır Melekin

kuvvet ve mertebesinin de ayrıca bir ehemmiyyeti mahsusası vardır. Meselâ Cibril ile olan vahyin ifade ettiği ılmi zarurî hepsinden yüksek olur. Sonra Peygamberler vasıtasıyle sair insanlara olan tebligat ve telkinat da bu kısma dahildir, Resul göndermektir. Bu kısımda Resul tebliğa vasıta olurken aynı zamanda mürsil ile mürseli ileyh arasında bir şahid demek olduğu cihetle bu nevi' vahyin ılmiyyetinde obirlerinden fazla bir müeyyid var da bundan olsa gerektir. Vahiy hakkında yukarılarda ba'zı sözler geçmişti. Bu âyet, vahyin bütün aksamı mümkinesini hulâsa ettiği cihetle kelimenin lügatteki ma'nâsına bir daha atfı nazar edelim. Âlûsî nin kaydettiği vechile imam Ebû Abdillahi teymiyyi isbehânî demiştir ki, vahyin, aslı tefhimdir. Kendisiyle bir şey tefhim olunabilen meselâ ilham, işaret, yazı hep birer vahiydir. Râgıb da Müfredatında der ki, vahyin aslı seri' işarettir. Sürati tezammun ettiği içindir ki, (.......) denilir, çok çabuk emir demektir, bu, kâh remiz ve ta'rız yollu kelâm ile olur. Ve kâh terkibden mücerred ses ile olur ve ba'zı cevarıhin işaretiyle ve kitabet ile de olur. Netekim (.......) kavli kerimi ona hamledilmiştir: remiz denilmiş, i'tibar denilmiş, yazı denilmiştir (.......) kavlinde de bu vücuh üzere (.......) kavliyle işaret olunan vesvese tarzındadır. Bir de bilhassa Allahü teâlânın Enbiya ve Evliyasına ilka olunan kelimei ilâhiyyeye (.......) denilir, bu da işbu (.......) âyetiyle beyan buyurulduğu üzere bir kaç türlüdür: ya müşahede olunan bir Resul ile olur ki, zati görülür kelâmı işidilir, Cibril aleyhisselâmın muayyen bir surette Peygambere tebliği gibi.

Yâhud muayene olmaksızın kelâmı işitmekle olur. Musâ aleyhisselâmın kelâmullahı işitmesi gibi.

Yâhud kalbe ilka ile olur. Aleyhisselâtü vesselâmın (.......) Ruhulkudüs ruıma, ya'ni kalbime üfledi» buyurduğu gibi, yâhud ilham ile olur: (.......) gibi ve yâhud teshır

ile olur (.......) gibi.

Yâhud menamda olur. Netekim aleyhissalatü vesselâm buyurmuştur ki, (.......) vahiy kesildi mübeşşirat kaldı; mü'minin ru'yası». İlham, teshır, menam bu üçüne (.......) kavli delâlet ediyor kelâmı işitmeğe (.......) kavli delâlet ediyor. Cibrilin tebliğine de (.......) kavli delâlet ediyor (.......) Lügaten vahyin fıli sülâsîden de gelir ise de Kur’ân’da hep if'alden varid olmuştur. İf'al babından iyha sülâsîsi gibi vahyetmek, vahiy vermek ma'nâsına gelmekle beraber ta'diye ile vahyettirmek, göndermek ma'nâsına dahi gelir. Burada aksamı temyiz ettirmek için doğrudan doğru olan evvelkine vahiy, Resul ile olan üçüncüye iyha ta'bir buyurulmuştur. Hasılı Allahü teâlâ hiç bir Peygambere: ne Musâya ne de sairlerine bu üç tarzdan başka bir suretle kelâm söylememiştir ve hiç bir beşere başka türlü söyleyemez. Beşerin beşerle konuşması gibi karşı karşıya ve ap açık muhdud bir suretle konuşmaz (.......) çünkü o çok ulu çok yüksektir. - Onun için beşer onun yüksekliğine yetişip de kadîm olan kelamını olduğu gibi telâkkiye dayanamaz. Fakat (.......) hakîmdir - onun için hikmetine göre vahiy veya iyha ile söyler. Bu âyetin tefsirinden şeyh Abdülvehhab Şa'ranînin kayde şayan ba'zı ifadeleri vardır ki, âlûsî bunları şöyle nakleder: şunu bil ki, hakkın kelâmını işitmekten men'eden ancak beşeriyyettir. Kul ondan yükseldiği vakıt ona Allahü teâlâ, ervahı mücerredeye söylediği haysiyyetten söyler, beşere beşer denilmesi de ruhun derecesine irmekten alıkoyan ümure mübaşereti hasabiyledir. İremeyince de Allahü teâlâ ona eşyada söyler ve onlarda tecelli eder. Enbiya gibi ona irenler ise öyle değildir. Onun için onların gayrisine Hak sübhanehu ancak suret hıcabları içinde tecelli eyler. Eğer Allahü teâlânın kuluna hidayeti olmasa idi onun rabbı olduğunu tanıyamazdı. Şunu da bil ki, Allahü teâlânın kendisinin gayrine

söylemesine yâhud kendisinin gayrisine işittirmesine hakıkat tehammül edemez, o hâlde kuluna işittirmek üzere hıtab ettiği vakıt onun cemiı kuvvâsı olmak ıktiza eder çünkü münacat sırasında Hak sübhanehu onun bütün kuvveleri olmaksızın hâdisin Kelâmı kadîmi işitmeğe takat yetirebilmesi muhaldir. Onun için Musâ aleyhisselâm düştü bayıldı, zira o makama lâyık tecellîyi kabul edecek isti'dadı yoktu, fakat Peygamberimiz sallallahü aleyhi vesellem sebat etti. Hakkın abdine sem'ı ve basarı ve cemiı kuvvası olduğu o mahabbet derecesi dağda bulunmadığı için cebel dahi hıtabı işitmeğe dayanamadı da hurduhaş oluverdi. Şunu da bil Hak sübhanehunun halka hadîsi (sirrî söyleyişi) ebeden lâyezaldir, şu kadar ki, insanlardan kimisi onun hadîs olduğunu bilir, Hazret-i Ömer radıyallahü anh ve ona vâris olan Evliya gibi, kimisi de onu tanımaz da bana şöyle şöyle zuhur etti der durur ve onun kendisine Hak sübhanehu ve tealânın bir hadîsi olduğunu bilemez. Şeyhımız der idi: Hazret-i Ömer semaı mutlak asbabından idi ki, Allahü teâlâ onlara her şeyde söyler ve lâkin söylemenin lakabları vardır: eğer onunla Hak teâlâya cevab veriyorlarsa ona hadîs denir ve eğer biribirlerine cevab veriyorlarsa ona muhadese (muhavere) denilir ve eğer Hak sübhanehunun hadîsini dinliyorlarsa o kendileri hakkında hadîs değil, bir hıtab veya kelâmdır, müteheccidîn hakkında (.......) onlar ehli müsemeredir diye vârid olmuştur. Demek oldu ki, vahiy, Allahü teâlânın has kullarının kalblerine hadîs tarzında ilka buyurduğudur ki, ondan onlar için her hangi bir emre bir ılim hasıl olur. Eğer böyle olmazsa ne vahiy ne hıtab olmaz. Çünkü nâs ındindeki zarurî ılimler gibi ba'zı insanlar kalblerinde bir işe dair bir ılim duyabilirler ve bu sahıh bir ılimdir. Lâkin hıtabdan sâdir olmuş

değildir. Sözümüz ise vahiy denilen ilâhî hıtab hakkındadır. Çünkü Allahü teâlâ vahyin bu sınıfını kendisine gelen kimsenin bir ılim istifâda edebileceği bir kelâm yapmıştır. Şunu da bilmeli ki, Evliyanın kalblerine ilham vahyinden inebilen ancak ervahı melekiyyeden uzanan ba'zı dakıkalardır, yoksa nefsi melâike değildir. Çünkü Melek Peygamberlerden gayrisine asla vahyile inmez ve kat'â bir emri ilâhî ile emretmez. Zira şerîat tekarrur etmiş, yalnız mübeşşirat vahyi kalmıştır ki, vahyin en umumîsidir. Hakdan abde olur, vasıtasız da olur, vasıta ile de olur, vasıta nübüvvetin şanındandır, vasıtalıda Melekin tevassutu lâbüdd olur. Lâkin Melek ilka halinde zâhir olmaz. Halbuki Peygamberlerde öyle değildir. Çünkü onlar Meleki söylerken görürler, veliy ise Meleki ancak ilka halinin gayrisinde müşahede edebilir, kelâmını işitirse göremez, görürse söylemez. Demek ki, arifler kendilerini geçmiş olan nübüvvet pâyelerine iremezler, bununla beraber haklarında mübeşşirat bâkıdir. Ancak onda da nâs mütefadıldırlar, kimisi vasıta bişaretinden ileri geçemez kimisi de yükselir: efrad gibi ki, onlar için vasıtaların irtifaıle mübeşşirat vardır, maamafih nübüvvet yine yoktur. Onun için ahkâmda inkâr olunurlar. Zira hakkın kendilerine ta'rifatından gördükleri ile zâhirde müstekıl bir şeriat imiş gibi amel etmeleri haysiyyetinden Enbiyaya benzemek isterler, fakat obir şerîat değil, onu bir beyandır. Binaenaleyh münkatı' olan vahiy ancak teşri' vahyidir. Sünnette mücmel olan umurun ta'rifine gelince bu ümmet için o bakıdir ki, nâsı da'vet ettikleri mevzu'larda basîret üzere bulunsunlar, çünkü o ilâhî bir haberdir, Allahü teâlâdan ılham eylediği kuluna görünmiyen bir Melek vasıtasile ıhbardır. İlham ancak hayır hususunda olur. (.......) da fücurun ilhamı ictinab edilmesi ma'nâsınadır. Netekim tekvasının ilhamı amel edilmesi içindir. İlhamın ekmeli şer'a ittiba' ve kütübi ilahiyyeye nazar ve onun hududunda durmak ve emirlerini tutmak ilham

olunmasıdır taki tabiatin pası silinsin de onda suveri âlem intikaş etsin. Amma (.......) kavli celîli kalbe değil, sem'a ilka olunan hıtabı ilahîdir ki, ilka olunan kimse onu idrâk eder de işittirenin maksadı ne olduğunu anlar. Bu ba'zan tecellî suretinde hasıl olur da o suret ona hıtab eder, halbuki o aynı hıcabdır. Fakat o hıtabdan delâlet ettiği ılim fehm olunur ve bilinir ki, o bir hicabdır, mütekellim onun verasındadır. (.......) Kavline gelince: bu da Melekle indirilen veya beşerî Resul ile bize getirilendir. İkisi de Allahü teâlânın kelâmını tilâvet edenler gibi bilhassa nakl eyledikleri zamandır, yoksa kendi nefislerinde buldukları bir ılmi nakl-ü izah ederlerse o kelâmı ilâhî değildir. Evliyadan kimisi her insana hususî olan vahiy ve ilka halinde Allahü teâlâdan terceme verir, bunda söylenen veya yazılan harflerin suretleri mütercimin ve o suretlerin ruhu ise Allah’ın kelâmı olur. Ba'zı kerre de veliy: kalbim bana rabbımdan şöyle tahdis etti der ki, hususî surette demek ister. Bunları belle ve iyi teemmül eyle (.......) Şa'ranî kuddise sırrüh bu son ıhtar ile «Enbiyadan maadasının ilhami umum için ılim sebeblerinden değildir.» diye akaid ve usulde ulema beyninde ma'ruf olan esasa tenbih eylemiş oluyor. Şundan da gaflet edilmemek lâzım geliyor ki, vahiy, sırf enfüsî olan mücerred bir vicdan hâdisesi olarak da kalmıyor, hakdan haber alan bir ıhtıbar, nefsin mâverâsında vakıı duyuran bir ılmi yakîn ve hatta aynı yakîn haysiyyetini hâizdir. Bunda aynî, sem'î, kalbî üç haysiyyet de vardır. Ihtimal ki, (.......) buna işarettir. Bu suretle Sûrenin başında (.......) buyurulduğu gibi burada da buyuruluyor ki,

51 ﴿